Direnen kadın ve insanlık değerleri

- Zerya GÜL
8 görüntüleme

“… Şehrim söndürdü ışıklarını

Elleri üstünde taşıdığı bir çocuğun kanıyla

kapattı kapılarını ve gökyüzünde yalnız kaldı

Geceyle beraber…”

Kadim baharlara, anavatanından bir ekmek ve bir yasemin esintisine ve eski bir denizcinin yüzüne benzettiği taşlarıyla Feyruz’un şarkılarının Beyrut’u;

“Peki şimdi ne halde onun tadı

O ateş ve duman tadında şimdi” duygusunda dile gelir.

Lübnan’da iç savaş yıllarında, sesin ve sözün ruhuna dökülen bu gerçeklik, bugün bütün Ortadoğu’yu anlatır. Halep gibi, dünyanın en kadim şehirleri, köyleri ve yaşam alanları küle dönen bir virane gibidir. Yine de bütün kin, intikam saldırganlığına inat, kültür ve yaşam renkliliğinin, zenginliğinin mekanları, tarihlerinin şanına uygun bir direniş içinde, küllerinden yeniden doğan, filizlenen, özgür kimlik ve yaşamı savunan coğrafyalar olarak tarihteki yerini alır.

Savaşın sonunu atom bombaları hatırlatır…

4 Ağustos 2020’de Beyrut’ta meydana gelen patlama, 2. Dünya Savaşı sonunda ABD uçaklarından atılan atom bombasıyla yerle bir edilen, acıları ve etkileri günümüze kadar silinmeyen Hiroşima ve Nagazaki’yi hatırlattı. Savaşın sonunu atom bombaları hatırlatır… Yerle bir edilen tarih, toplum, emek, kültür, doğa ve insan yaşamları… Beyrut özelinde Lübnan halkı olmak üzere, savaşlarda yaşamını yitiren tüm barış sevdalılarını minnetle anmak, özgür yaşam ve ülke özlemlerini gerçekleştirmek, insanlık borcumuzdur.

Nazi Almanyası’nın Polonya’ya saldırı ve savaşın başlangıç günü olan 1 Eylül Dünya Barış Günü ilan edilerek, hep barışa olan ihtiyacı hatırlatan gün olur. Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı ülkeleri, bu savaştan en çok acı çekmiş ülkeler olarak, Nazi faşizmini yenilgiye uğratmanın dünya barışına vesile olmasını ister. ‘Bir daha savaşlar olmasın’ istemi, halkların gündemini oluştururken, devletlerin hız verdiği hazırlıklar hep savaşa yönelik olmaya devam eder.

1 Eylül Dünya Barış Günü, “Dünyaya barış, demokrasi, özgürlük getirme” yalanıyla en kanlı savaşları sürdüren emperyalist güçlerin döktüğü kana bulanmaya devam ediyor. Tıpkı, Beyrut’un “Elleri üstünde taşıdığı bir çocuğun kanıyla” sembolize edilmesi gibi, Halep’e yapılan hava saldırısından yaralı kurtulan Ümran Dakneş, Suriye-Ortadoğu’da yaşanan savaşın vahşetini hafızalara kazır. Bu savaşın katliamcı, tecavüzcü çetelerinden ve çete devletlerinin Kürtsüzleştirme operasyonlarından kaçarken, sürgün ve göç yollarında minicik bedeni deniz kıyısına vuran Kobanêli Alan Kurdî’nin, Kürdistan’ın insansızlaştırılması ve Kürt soykırım saldırılarının sembolüne dönüşmesi gibi.

Til Rifat’ta katledilen 8 çocuğun, Efrin’in işgalini kabul etmeyerek dönüş umudunu hiç yitirmeden kurdukları sokak oyunlarının kana bulanması gibi. Şehba’da kalmakta ısrar eden, çocukluk hayallerine sahip çıkmak isteyen Kürtlüğün gelecek umutlarına duyulan kin ve düşmanlığı anlatır.

Savaşların gölgesinde “Barış Günü”

Dünya Barış Günü, binyılların hesabının görüldüğü, bir dünya savaşının gölgesinde karşılanmaktadır. 3. Dünya Savaşı’nın, başta Kürdistan olmak üzere, Ortadoğu’da derinleşen sömürge savaşlarının gölgesinde karşılanacak. “Kutlanacak” di

yemiyoruz, kanın gövdeyi götürdüğü, kafa kesmenin, kadınları köle pazarlarında satışa çıkarmanın, cinsel şiddet ve tecavüzün açık bir savaş politikasına dönüştürüldüğü zamanlarda, bırakalım kutlamayı, barıştan söz etmek bile zorlaşmış durumdadır. Bu savaş, 1. Dünya Savaşı’nın sonuçları üzerinden Kürdistan ve Ortadoğu üzerindeki küresel parsellemenin yeniden dizaynı gibi yorumlansa da devletli uygarlık güçleri ile demokratik uygarlık güçleri arasında yaşanmaktadır. Erkek egemen iktidarcı güçler bir tarafta, demokratik toplum, kadın ve emek değerlerini savunan güçler bir tarafta yer almaktadır.

Kadın ve temsil ettiği toplumsallık, bu savaşın bir tarafını temsil ettiği için, kadının kök kültürünü ve inancını temsil eden Kürt Ezidî kadınlar, kölelik çağlarını aratmayacak pazarlara sürülmüş, kötü ve çirkin erkeğin her tür kullanım aracına dönüştürülmek istenmiştir. Kürdistan’ın dört parçasında kadın üzerinden şiddet, tecavüz ve saldırganlık ayyuka çıkarılmıştır. Direnişçi Zilan’lar-Leylalar geleneğinin karşısına, kendilerince “kirlettikleri, düşürdükleri ve cinsel metaya” dönü

ştürdükleri kadına yönelik her türlü şiddet politikasını geliştirmekteler.

Örgütlü kadınlar hedef

Kadın gerilla ve direnişçilerin bedenini teşhir, işkence ile Ekin Wan, Barîn, Amara üzerinden; Sara’lar, Sevê’ler, Hevrîn Xelef’ler ve

 Zehra’larla katletmenin türlü biçimleri öne sürülmekte ve ideolojik mesajlar verilmektedir. Dağda, şehirde, köyde direnen, toplumsal ahlak ve değerlerini korumak isteyen, şeriat kanunlarına

uyarak eve kapanmayan, erkeğin-iktidarın-devletin kapatması olmayan tüm kadınlar hedef haline getirilmektedir. TC’nin 2012 yılında imzaladığı ve devletlerin uymak zorunda olduğu ev içi şiddeti önl

emeyi içeren İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi gündemleştirmesi, fazla radikalizmi içermeyen yaptırımları bile engel olarak gördüğünü göstermekte ve buna karşı gelişen kadın direnişleri, cinsiyetçi politikaları frenleme açısından önem taşımaktadır.

İran’da zindanda oradan oraya taşınan ve idam tehdidi altında tutulan Zeynep Celaliyan, Türkiye’de ölüm oruçlarında katletme, siyasetten ve direnişten men etmenin işkence, gözaltı ve zindana atma politikaları, aşina faşizan uygulamalardır. Dersim’de hala cesedine ulaşılamayan Gülistan Doku ve en son Batman-Beşiri’de devletin işgalci askeri tarafından günlerce tecavüze uğrayarak intihar eden ve “Ben sessiz kalmadım, ama kimse sesimi duymadı” diyen İpek Er’e yapılanlar da bu politikanın bir parçası. Örgütlü kadın iradesini dağıtmayı amaçlayan yönelimlere, sadece Kürt olduğu için yöneltilen tecavüzcü, cinsiyetçi saldırıların eklenmesi, birbirini tamamlayan ve özel savaşın önce kadınları vurmaya dönük sistem politikasıyla ilgilidir.

İslam’ı kurtarmak

Tarihe, kadına, doğaya, kültürel ve toplumsal değerlerin tümüne düşman bir savaş stratejisi sürdürülüyor. Ekonomik-siyasi kriz bir gerekçe olsa da esas yaşanan ideolojik kriz ve özünde ideolojik savaştır. Tüm egemenlik ideolojilerini ve stratejilerini boşa çıkaran, tanrıların maskelerini düşüren, kutsallarını bozan, özgürlük ve kurtuluş ideolojileriyle kadını, toplumu, ekonomiyi, doğayı savunan herkes düşman ilan edilmiştir. Sahte barış savunucuları aşılarak, gerçek barış savunuculuğuna girişenler, tecrit ve soykırım tehdidi altında tutularak, teslim alınmak istenmektedir.

Ekolojik, demografik düşmanlıktan, ekonomik sömürü ve toprak işgaline, faşist ve sömürgeci savaşları “barış” anlamına gelen İslam adına sürdüren Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin elinden İslam’ı kurtarmak ve gerçek barış temsilcilerine teslim etmek gerekiyor. İslam adına örgütlenen çeteciliği, çete devletleri ve bu devletlerle stratejik ilişkilerini tarihin hiçbir döneminde bozmayan küresel hegemonik güçlerin maskesini düşürmek, bu mücadelenin en temel ayağını oluşturmaktadır. Anti-kapitalist, anti-faşist, devlet ve iktidar karşıtı tüm Müslümanları, farklı inanç ve kültürleri, kadınları bu cephede yanyana getirmek, tarihsel önem taşıyor.

En güzel yaşamın temsilcisidir beyaz güvercin

Beyaz güvercin ve zeytin dalı, bu toprakların en köklü, en eski ve en güzel yaşam temsilcileri. Bu yüzden TC, işgal ettiği Efrin’de bütün zeytin ağaçlarını kökten kaldırarak, bir daha yeşermemesi için kan döküyor. İnsanların canını almakla ağaçların canını almanın bu düzeyde özdeşleştiği bir kine, savaş biçimine çok az rastlanır. Barışı, toplumsallığı, emeği ve kadın etrafında örülen özgür eşyaşam ilişkilerini yeniden canlandıran, direnen kadın ve halklar kimliğini ortadan kaldırma saldırganlığı ve düşmanlığıdır yaşanan. Bu direniş, yaşam ve özgürlük kültürünün tarihi, saldırganlarınkinden çok daha köklü ve kalıcıdır. Tarih bu gerçeği bir kez daha kanıtlamış ve ölüme karşı, yaşam çizgisinin savunuculuğuna dönüştürmüştür.

Yeniden Beyrut’a dönersek, bu toprakları her an patlamaya hazır bomba haline getiren, savaşı bir yaşam biçimine dönüştürerek yaşam umudunu, coşkusunu yok etmek isteyenler, gerçek sorumlulardır. Bu toprakların barışını, kardeşliğini, yaşam ve özgürlük değerlerini çalan ve üzerine kölelik-egemenlik kalelerini yükselten devletli uygarlık güçlerinin stratejik hedefidir; Beyrut, Halep, Efrîn-Serêkanî, Amed, Şengal, Kerkük, Musul gibi tarih, kültür ve insanlık merkezleri.

Küle çevirmek istemeleri, yakıp yıkmaları, çocuklarını, kadınlarını ve tüm insanlarını aç-susuz, kimliksiz, kültürsüz ve geleceksiz bırakmak istemeleri bundan.

“Büyüdü halkımın yaraları ve anaların gözyaşları” diyen Feyruz’un ağıdı, aynı zamanda direnişi de içermekte;

Yüreğimden selam olsun Beyrut’a

Denizine ve evlerine de öpücükler

Sen Beyrut, sen benimsin

Ah, kucakla beni

özlemi, Ortadoğu kadın devriminin şiarıdır. Bu topraklar ve kültürler, kadın etrafında gelişen toplumsallıkla yoğrulmuş ve bu maya tutmuştur. Bu toprakların gerçek sahipleri, yaşamı yaratan, koruyan ve yücelten, barışı koruyan ve savunan, bu coğrafyanın direnen halkları ve kadınlarıdır. Halkları, kadınları, inançları parçalama, karşıtlaştırma ve birbirine karşı savaştırma yerine, demokratik ulus kültürü ile barış ve kardeşlik içinde yaşatma direnişine kadınlar ve kadın devrimi öncülük etmektedir. Rojava’da gerçekleşen ve Suriye halklarının devrimine dönüşen kadın devrimi, bu umudu yükseltmektedir.

Feyruz’un sesi ve nefesi, hep bu topraklar üzerinde yükselecek ve barış şarkılarını mayalayacak.