Düzenin hakimiyet dayanağı olarak aile

- Abdullah ÖCALAN
11 görüntüleme

Kürdistan’da aile, toplumsal düşüncenin ve pratiğin en fazla yoğunlaşacağı bir saha. Ülkemizde ailecilik siyasetçiliktir, particiliktir. Hatta bir inanç haline getirilmiştir. Yaşamın ana merkezi haline gelmiştir. Sözde sosyal bir kurum olmakla birlikte aile, bugün her türlü gerici sosyal-kültürel değer yargılarının yoğunlaştığı bir saha olmaktadır. Bu durumuyla da toplumun ulusal kurtuluş konusundaki gelişimini dumura uğratan, adeta onu dizginleyen, bağlayan temel bir gerici mihrak rolünü oynamaktadır. Ailecilik, düşmanın üzerinde en çok oynadığı bir kurum durumundadır.

İçindeki fertlere (kadın, erkek, çocuklar) kaostan başka hiçbir şey yaşatmadığı halde aile, yine de bireylerin beyinlerini en çok meşgul eden kurumdur. Öyle ki bu, sadece toplum açısından değil, partimiz saflarındaki birey açısından da bir gerçektir. Birçok arkadaş, düşüncelerinin ana merkezini ailecilik işgal ettiği için iflah olmamaktadır. Bütün bunlar dikkate alındığında ailecilikle mücadele ve onun çözümlenmesi, bizde, sömürgeciliğin çözümlenmesine eş değer bir önem göstermektedir. En az sömürgeciliğin çelişkilerini bulup ortaya çıkarmak ve onunla mücadele etmek kadar, bu kurumu da ortaya koymak, üzerinde düşünce geliştirmek ve onunla mücadele

etmek gerekir.

Mesele sövgü ya da övgü değildir

Aile, dinin etkilerinin de en fazla yoğunlaştığı bir sahadır. Ağalık, aşiretçilik, kabilecilik gibi kurumlar da bugün ailecilik biçiminde yoğunlaşmıştır. Aşiret reislerinin de, aile reislerinin de tümünün en büyük derdi aile kurumunu geliştirmek, bu kurum içinde daha fazla çocuk, kadın, para ve servet sahibi olabilmek, kısacası daha fazla mülkü bir araya getirmektir. Onun fabrikası, holdingi, her şeyi budur.

Ailenin vazgeçilmezliği vb. türünden bir değerlendirme yapmaktan ziyade, onun toplumsal ve ulusal gelişme içindeki rolünü açığa çıkartmak gerekir. Sosyalizm de bu kurumu eleştirmiştir. Feodal ve burjuva aileyi eleştiriye tabi tutmuştur. Engels’in ailenin kökeni ve yapısı ile ilgili eleştirisi ve değerlendirmesi ünlüdür. Bu, bizim için de özenle ele alınması gereken bir tanım ve teorik çerçevedir. Mesele, aileye sövgü ya da övgü meselesi değil, olduğu gibi görerek gelişmelerimiz-değerlerimiz içindeki konumunu belirtmektir. Devrimciliğin en önemli özelliklerinden biri bu alana yönelik yaklaşımın da devrimci olmasıdır. Ancak sanıyorum ki, hepimiz bu kurumdan etkilenmişiz. Hepimiz bu kurum içinde büyümüşüz, birçok etkisini yaşamaktayız. Bu nedenle de bu kurumu çok yönlü olarak ele almamız gereklidir. Yani onun tarihsel gelişimi, sömürgecilikle bağlantısı, aşiretçi-feodal yapılarla bağlantısı, halen geçerli bir kurum olarak ülke ve ulusal yapı içindeki yeri, toplumsal gelişmedeki fonksiyonu incelenmelidir. Ayrıca bu kurumun kendi iç yapısı, bunun içinde ana-baba ve çocukların kendi aralarındaki ilişkileri, kurum içinde hakim olan anlayışlar, bunların feodal ya da burjuva mı olduğu, demokrasinin olup olmadığı vb. birçok kavramın incelenmesi gerekir. Kadın-erkek arasındaki ilişkilerin durumu nedir; eşitlik mi, kölelik mi hakimdir? Çocuklar üzerindeki anlayış nedir, ilişkileri nasıldır? Bunların değerlendirilmesi önemlidir. Aynı şekilde bu kurumun ilericilikle tutuculuk doğrultusundaki önemli rolü özenle vurgulanmalıdır.

Düzenin hakimiyet dayanağı

Bizim geldiğimiz kuşak açısından ana-babalarımızın temsil ettiği bu kurum, gerçekten düzenin en çok dayandığı hakimiyet noktasıdır. Halen çoğunuzu sömürgecilikten değil, bu kurumun etkisinden kurtarmaya çalışıyoruz. Aynı şekilde tüm bir halkı gerçek anlamda sömürgeciliğin baskı ve sömürü kaynağı olan kurumlardan değil, öncelikle baskı ve sömürüye en tehlikeli dayanağı teşkil eden bu kurumun etkilerinden kurtarmaya çalışıyoruz. Bu kurumun en kötü yönü, ana-baba ve yetişen çocuklar tarafından bağlı kalınması, korunması, üretilmesi ve devrimde de sürdürülmesi gereken bir olgu olarak ele alınmasıdır. Bu kurum sürdürülemezse insanımızın adeta ufku kararıyor, kendisini dünyanın en başarısız bireyi sayıyor. Aile karşısında başarılı olmayan kişiyi “adam” yerine koymuyor, en kötü yaklaşımlarla değerlendiriyor. Dolayısıyla burada şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor: Geri, yaramaz ve son derece tehlikeli sonuçları da olsa, herkes aileye taparcasına hizmet etmek zorundadır! Hizmeti ise, “para getir, aileyi koru, aile uğruna öldür!” Aslında aile için neden öleceği sorusunun cevabı belli değildir.

Ailecilik meseleleri yüzünden bol kan dökenler olduğu gibi, hayatını adayanlar da az değildir. Anasının-babasının iyi oğlu-kızı olmak, ailenin sadık bendesi olmak için her şeyini ortaya koyanlarınız az değildir. Sanıyorum bizi devrimci olmaya iten en önemli nedenlerden birisi de, daha baştan itibaren aile kurumuna bu kadar önem atfedilmesinin anlamsızlığını görmemizdir. Ailenin kötü çocuğu olduğumuz için değil, bu kurumun incir çekirdeğini doldurmayan meseleleri için gençleri boğuşturmayı son derece saçma ve tehlikeli bildiğimiz için sürekli aramıza mesafe koyduk ve eleştirisel yaşadık. Bu gerici kurumu böyle eleştirmemizin bizi devrime yaklaştırdığını açıkça belirtelim. Eğer birçoğunuzun devrimciliğinde ciddi eksiklik varsa, çocukluğunuzdan beri bu kuruma tapınmış ve hala da bundan soğumamış olmanızdandır. Bu tapınma ve benimseme sizi gözü kara bir aileci yapmıştır.

Açık pazara sunulan aile

Avrupa’da aile son derece çözülmüş bir durumdadır. Sosyalist ülkelerde de durum daha değişiktir. Bunları ifade ederken aile fertlerimizi beğenmemek gibi bir yaklaşımımız yok. Biz, kurumu eleştiriyoruz; bu kuruma hakim olan zihniyeti, karakteri, özellikleri açığa vurmaya çalışıyoruz.

Bizde çok yaygın olarak girilen aile uğruna savaşlar, ailenin kurulması amacına yönelik olmasına rağmen, aileleri en fazla parçalayan, kana ve gözyaşına boğan bir özelliğe sahiptir. Aileyi korumak için girdiğimiz kan davaları da gerçekte ailenin yıkılmasına yol açıyor.

Toplumda aileyi kurtarmak için ailenin temelleriyle nasıl oynandığını Türkiye örneğinde görüyoruz. Aile kendisini açık pazara koymuş satıyor; para için oğullarını-kızlarını ve hatta eşler birbirlerini satıyorlar. Oysa ailenin tanımında en belirgin yan, onun dürüst, saygılı, paraya dayanmayan ilişkilerin yoğunlaştığı saha olmasıdır. Burjuvazi aileyi kullanmıştır, alım-satımın bir kurumu durumuna getirmiştir. İlk oluşumunda aile, gerek doğal güçlerin karşısında, gerekse toplumsal gelişmenin karmaşıklığı altında tek başına direnme zayıflığından ötürü, direnmeyi ortaklaşa geliştirmek üzere erkek ve kadının geliştirdiği bir ilişkidir. Başlangıçta sınıf çıkarlarıyla da bağlantılı olmayan bu oluşum, kaynağını komünal toplumdan alır. Demek ki, özgür-eşit aile mümkündür. Tanımı böyle olan bu kurumun başına daha sonra gelen belki de hiçbir toplumsal kurumun başına gelmemiştir.

*Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 1993’te Weşanên Serxwebûn tarafından  yayınlanan ‘Kürdistan’da Kadın ve Aile’ kitabından derlendi