Edebiyat, hafıza ve vicdan!

- Medya DOZ
267 görüntüleme

“Çıldırmış, şirazesinden çıkmış bir çağın nasıl bir edebiyatı olur?” diye sorup bir cevap aramaya çalışmak bazen beyhude gelir. Bazen de kolaya kaçmayıp yüzü kabuk tutan bir gerçeğin kabuğunu kaldırası gelir insanın. Birçok şey gibi, bu konuya dokunmak da acıtıyor insanın hafızasını… İnsanca olan soyutlama yeteneğinin en çok ifade bulduğu edebiyatın kapitalizmin elinde can çekişmesi, pespaye duygulara alet edilmesi, ekşimsi, küflü bir ifade bırakıyor insanın usunda…

Edep eski ve hakiki kültürün bir çağrışımı gibi yansıyor kulaklarımıza, ki gerçekte böyledir. Yansımayı aşan bir hakikat algısı taşır edebiyatın kendisi. Edep, toplumsal ahlakın kendini ifadeye kavuşturduğu biricik yaşam biçimidir. Eğer insan eşit ve özgür ise edepli olabilir, ya da böyle bir çabaya akıyorsa enerjisi, edepten bahsedebilir.

Günümüz edebiyat tarzı kökünden koparılmaya çalışılmaktadır; evrensel bir içerik yerine bireysel bir damga taşıma eğilimini yaşar. Tarihsel değere değil, güncel popülizme sığınma vardır. Oysa edep biraz da geçmişe saygılı olmayı gerektirir; çünkü hiçbir şey öncesiz ve sonrasız değildir. Aynı ölçüde edebin kendisi toplumsallığı şart koşar. Bu anlamda insanlık yörüngesinden çıkmış, mülteci duygularla yazılan, ısrarla kendini yabancılaştıran, dünyadan bihaber akvaryuma hapis olmuş edebiyatlara ‘edebiyat’ demek yeryüzü insanın fukaralığı olur. Köksüzlüğe meyil veren her söz biraz da sürgündür, kayboluştur. Kendinden kaçmanın dili nedense hep aynıdır; sömürge kokar. Kendi öz kültürünün derinliğine inme cesareti göstermeyen ve oryantalizme sığınan her görüş, kendi oluşum yasasına terstir. Çünkü kök kültüründen kopmuşluğu ya da kendinden kaçışı ifade eder.

Bizlere ‘tarihini unut’ diyorlar

Kürt kültürünün tarihsel zenginliğini ve yerelden evrensele gösterdiği yayılımı bilen bir insan neden tarihten kopuk ve şimdinin anlamından uzak bir yere düşsün ki? Demek ki bilinçlerimize kırım uygulanıyor. Maalesef şu yeryüzünün en acımasız uygulaması olan kültürel soykırımdan edebi kültürümüz de nasibini almış bulunmaktadır. Zira edebi metinlerimiz kültürel soykırımın sancısını yaşayan zihinlerimizin birer ürünü olarak yaşam buluyor. Verili olan, daha doğrusu bize dayatılana bu kadar çabuk teslim olmanın tek ve geçerli bir sebebi olabilir; o da kendini bilmemektir. Kendini bilen insan kendinden kaçmayı değil, kendi özüne akmayı hedefler; insani olan da budur. Burada gayem sadece kendi kültüründen kaçan bireylere eleştiri yapmak değil, bu aynı zamanda kapitalist sistemin kültürümüze dayattığı soysuzluğun bilincine varma isteminin bir dışa vurumu, belki de içsel bir isyanıdır… Sanırsam kendini allayıp pullayan yeni yetme ve insanlığın baş belası olan kapitalizmden çok daha derin bir kültürümüz olduğu konusunda hem fikiriz; 400 yıldır çalıp çırpan bir ceberut ancak edep hırsızı olabilir. Edepli olan hırsızlık yapmayacağına göre kapitalizmin kendisi bir edepsizlikten ibarettir. Dolayısıyla kapitalizm bir kültür sahibi değil, bin yılların öz kültürünün hırsızlığını yapmaya çalışan, önceyi silip tarihi kendisiyle başlatma yalanına herkesi inandırma çabasındaki bir kültürsüzlük örneğidir. Ama burada vahim olan, bizlerin insanlık tarihini öz kültürümüz bilip sanatsal bütün faaliyetlerimizi bu minval üzeri akıtmak yerine, kültürel ve edebi enerjimizi şatafatlı, hiçbir şey olma hali olan kapitalizm oyunlarına kanmak olacaktır. Anlamdan uzaklaştıran, ısrarla geçmişi unutturan ve bugünün çelişkilerini de fazla kurcalamamızı istemeyen egemenler neyi hedeflemektedir? Sanal bir dünya sunup yalnızlaştıran ve bireyi toplumundan uzaklaştıran bir sistemdir. Bundan ötesi var mı? Biliriz ki insan tarihi ile insan, insan vardığı anlamla insan, insan toplumu ile insan, insan ilişkileriyle insan… Ve en çok buradan vuruluyoruz, çağın tanrıcıkları rolünü oynayan bütün iktidarcılar en çok buradan yaralıyor bizleri. Açıktan “tarihini unut” demiyorlar ama unutmamız için bin dereden su getiriyorlar. Hem de bizi görmezden gelerek, biz yokmuşuz gibi bir tavır takınarak, anlamsızlığı avuçlarımıza sunarak… Anlamı unutturma gibi zahmetli bir işe girişmenin tek bir sebebi vardır; o da biziz!

Soysuzluğa karşı kültürel direniş…

Sistem geleceğimizi, kültürel değerlerimizi, inanç dünyamızı yansıtacak olan ve garantiye alacak olan kuşağın, günümüz gençliğinin devrimcileşmemesi için elinden geleni yapıyor. O hiç tenezzül etmememiz gereken, her fırsatta içimizden söküp atmamız gereken sistem! Sistemin kültürleri yok etmek için çok kafa yorduğunu, bu konu için birçok strateji belirlediğini biliyoruz ve o çirkin stratejilerin hedefinde halkların kardeşçe örülen kültürlerini hedeflediğini de biliyoruz. Masallarımızı, destanlarımızı, kahramanlarımızı ısrarla unutmamızı isteyen bu kültür kırıcılarına bir cevabımız olmayacak mı? Şeyh Bedrettin yarattığı değerlerle anılmayı hak etmiyor mu? Mazlum Doğan destansı direnişi ile yeni yazılacak destanlara konu olmayı gerektirmiyor mu? Kültür veya edebiyat denildiğinde aklıma kendini insanlığın ütopyasına adamış bu güzel insanlar gelir. Çünkü insan, hele devrimci insan, kültür ve edebiyatın mayasıdır.

Hakikat rejiminin karşısında olan, halkların değer ve direnişine karşı olan her sisteme karşı olmak öncel görevlerimizden, ama karşı olmak yetmez! Aşkla üretmek, sistemin bize giydirdiği o miskin giysiyi çıkarıp atmak ve yüreğimizin bir köşesinde gizlenen o kültürel direniş ruhuna kulak vermek gerek. Haykırmak ve öz benliğimize kavuşmak gerek. Bize sunulan dar dünyaları bazen terk etmek gerek, belki de Anadolu’da bir Yörük çadırında soluklanmak, Kürdistan’da avazın çıktığı kadar çığlık atmak gerek… İnanıyorum ki o zaman ruhumuz edebi bir doyuma kavuşabilir…