Emperyalizme karşı  Kadın Enternasyonali

- Site varsayılanı
217 görüntüleme

GULISTAN KILICBölgede yaşanan savaşın sebep ve sonuçlarını, Rojava Devrimi’ne dönük tehditler, Türkiye’de kendisini kurumsallaştırmaya çalışan faşizme karşı Demokrasi Cephesinin varlık sorununu, HDK’nin fonksiyonunu ve tüm bunların kadın ve topluma yansımalarını HDK Eş Sözcüsü Gülistan Kılıç Koçyiğit’e sorduk.

“Baskı, şiddet bugünün egemenleri açısından çözüm olarak görülmekle beraber her baskının karşıtını doğurduğunu ve yeni mücadele zeminleri açığa çıkardığı”nı hatırlatan Koçyiğit alttan alta büyüyen toplumsal öfke ve itiraza dikkat çekiyor.

Eril, emperyalist sisteme karşı bugün her zamankinden daha fazla ortak mücadelenin imkanları olduğunu ifade eden Koçyiğit, bunun da kadın öncülüğü ile gelişebileceğini belirtiyor ve ekliyor: Binlerce kadın ağıyla yeryüzündeki bütün kadın örgütlerini birbirine bağlayabilir ve nihayet bu ağları bir kadın enternasyonali ile taçlandırabiliriz.

Ortadoğu ölçeğinde ama Suriye somutunda ‘silahlanma, savaş ve sömürü üzerinden kendisini üreten ve daha fazla kaynak için çelişki, çatışma ve savaşlar çıkartan emperyalist sistemin yarattığı kaoslu sürecin gidişatı konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Uluslararası emperyal güçlerin hem kendi iç krizlerini çözmek hem de artan enerji ihtiyaçlarını karşılamak için Ortadoğu’da sürekli çatışmalı bir politika izlediklerini söylemek yanlış olmaz. Bu politika temel üç ayak üzerinden yürütülüyor. Bunlardan birincisi silahlanma. Kapitalist modernist güçlerin çok güçlü silah tekellerinin politikalarını uyguladıklarını ve silah satışlarının kendileri için vazgeçilmez bir gelir kaynağı olduğunu söylemeliyiz.

İkincisi savaş. Hiç kuşkusuz uluslararası kapitalist emperyalist güçlerin ürettikleri silahları satmaları için; az gelişmiş ülkelerin ya da bölgelerin kendilerini tehdit altında hissedecekleri bir durumda olmaları gerekir. Bazen bir savaşın veya şiddetin hedefi, bazen de yaşanan savaşın tarafı olmaları gerekiyor ki bu güçler silah satabilsinler. Bunun için de etnik ve mezhepsel farklılıklar vb. kimi argümanı birebir kullanıyorlar. Tıpkı Suriye’de olduğu gibi.

Bu çatışmalı politikanın üçüncüsü sömürüdür. Uzun zaman savaşın sürdüğü topraklarda genel olarak kurtarıcı rolünde gelen uluslararası güçler ya da merkez kapitalist devletler bu kurtarıcılığın karşılığında o ülkenin bütün zenginliklerine el koyarlar. Bu kurtarmanın bedeli hiçbir zaman tam olarak ödenemez. Yıkılan kentlerin ve yerleşim yerlerinin yeniden inşası, gerekli alt ve üst yapının tamiri gibi konularda birebir söz sahibi olurlar ve deyim yerindeyse pastanın büyük kısmını kapmak için her yöntemi kullanırlar. Özel önemde olan meselelerin başındaysa el konulan, sömürülen enerji kaynaklarının hangi ülke tarafından işletileceği, hangi güzergahlar (boru hatları) kullanılarak transfer olacağı gibi başlıklar oluşturuyor. Bütün bunlar olurken işgücünün ülkedeki yoksullaştırılmış halklar, emekçi sınıflar eliyle giderildiğini belirtmeliyiz. Yani kendi ülkesinde karın tokluğuna çalışan milyonlar ve onların ülkelerinin ve emeklerinin eseri olan zenginliği sömüren uluslararası kapitalist tekeller.

Ulus devletin kendini kurtarma hamlesi 

Bugün Suriye özelindeki alan kapma ve ABD-Rusya geriliminin de yukarıda belirttiğimiz nedenle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Burada altı çizilen her üç meseleninde Suriye için geçerli olduğunu düşünüyorum. Hali hazırda henüz savaş sonuçlanmış değil ve uluslarası güçlerin hegemonya kavgaları kısa vadede çok daha yıkıcı sonuçlara yol açabiliyor. Özellikle bu hegemonya kavgasının yarattığı çelişkileri gören yerli statükocu devletler bu durumu kendi yayılmacı alt emperyal ülke olma hedeflerinin bir kaldıracı olarak kullanabiliyorlar. Bunun en yakın örneğini Efrîn savaşı oluşturuyor.

Söz Efrîn’e gelmişken Rojava Devrimi somutunda açığa çıkan halkların ortak yaşam şekli yerel ulus devletleri ve hegemon sistemleri neden bu denli korkutmakta ve hedef haline getirmekte? Efrîn somutunda ve giderek Rojava’nın birçok bölgesine yayılan saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikgulistankocyigitle şunu belirtmem gerekiyor. Rojava Devrimi ortaya koyduğu model ile başka bir yaşam şeklinin mümkün olduğunu gösterdi. Ulus devletin ve onun yaratıcısı olan kapitalist modernist sistemin bütün argümanlarını çökertti. Demokratik yaşamı pratik anlamda örgütleyerek gerçek demokrasiyi ve onun olmazsa olmazı olan halkların, inançların, mezheplerin eşit ve özgür bir temelde yaşamasının kapısını araladı. Tabi en temel çelişki olan cins çelişkisine kadın özgürlükçü paradigma ile meydan okudu. Yönetim sistemini bir bütün demokratikleştirerek ve yerelleştirerek (komin, kooperatif, kanton sistemi) hiyerarşik devlet yapılanmasına karşı doğrudan demokrasi ile cevap oldu. Kapitalizmin yarattığı bağımlı insan modelinin yerine özgür düşünen ve özgür eyleyen insanın gelişmesi için çaba harcadı. Bütün bunların kendisi bugün özelde Efrîn’in genelde ise bir bütün sistemin yaygınlaştığı alanları hedef heline getirmiş durumda. Çünkü kapitalist modernist sistemin kendini süreklileştirmek için dünyada kullandığı çelişkiler (etnik, kimlik, inançsal kimlik, siyasal farklılık) Rojava Devrimi ile bir zenginlik olarak görülmeye başlandı. Bu yaklaşımın kendisi hiç şüphesiz en kullanışlı aracından yoksun kalan kapitalist güçlerde panik yaratmış durumda. Saldırıların nedeni; çözülmeye yüz tutmuş, kendi krizini daha fazla şiddet ile ve otoriterleşme ile aşmaya çalışan, insanlığa daha fazla sömürü ve şiddet dışında bir vaadi olmayan ulus devletin kendini kurtarma hamlesi olarak görmek gerekiyor.

Türkiye somutuna dönecek olursak; tekçi ideolojisini kurumsallaştırma ve organize etme savaşımı veren Erdoğan’ın tek adam rejim hırsı Türkiye’yi faşizmin yayılma merkezi konumuna götürmekte. Türkiyeli halklar bu faşizan zulme daha ne kadar dayanabilir? Bu gidişat daha fazla kendini sürdürülebilir kılabilir mi?

Aslında sorunu sadece Erdoğan’ın tek adam hırsı olarak okumak sanırım eksik bir okuma olacaktır. Şu anda kendi krizini aşamayan devletin-rejimin kendi krizini aşmasının bir aracına dönüşen bir AKP ve Erdoğan gerçekliği ile karşı karşıyayız.Yürüyen politikaları bin yıllık devlet geleneğinden, yüz yıllık tekçi ulus devlet ideolojisinden bağımsız ele alınamaz. AKP ve Erdoğan’ı mevcut durumda bu devletçi geleneğin devamcıları, yürütücüleri olarak görmek gerekir. Tabiki Erdoğan’ın bütün bu süreçleri daha fazla canla başla yürütmesini sağlayan kişisel motivasyonlarının başında; kendi hırsları ve iktidardan düşme korkusu geliyor. Tarihin bu kesitinde rejimin beklenti ve isteklerinin Erdoğan’ın kişisel beklentileri ile örtüştüğünü iç içe geçtiğini ifade etmek yanlış olmaz. Bu dönemin temel ayrım noktasının bu olduğunu düşünüyorum. Tabiki bütün bunların Türkiye halklarını, ezilen sınıflarını çok ciddi risklerle karşı karşıya bıraktığını söylememiz gerekiyor. Faşizm gittikçe kurumsallaşıyor. İktidarın şiddeti ve zulmü mevcut yaşamı çekilmez kılıyor. Özellikle OHAL ve KHK, rejimin ana karekteri asli unsuru olmuş durumda. Bütün bu tesbitler ışığında şunu da belirtmek durumundayız; baskı ve şiddet katmerleştikçe toplumun buna itirazı da gittikçe artıyor. Alttan alta büyüyen bir öfke ve itiraz olduğunu söyleyebiliriz. Bunu 16 Nisan Referandumunda gördük. Yine 8 Mart ve Newroz alanlarında da buna tanıklık ettik. Yani aslında mücadele açısından da saflar netleşiyor ve mücadele dinamikleri de gittikçe aktifleşiyor. Bugünün güncel sorunu; biriken bu öfkeyi ve itirazı ortak bir hatta birleştirememiş olmaktır. Gelişen süreç bize gelecek dönemin mücadele bakımından yeni dinamikler ve somut durumlar yaratacağını gösteren işaretler ile dolu. Elbetteki iktidarın bu politikalarının sürdürülebilir olmadığını ifade etmeliyiz. Baskı, şiddet bugünün egemenleri açısından çözüm olarak görülmekle beraber her baskının karşıtını doğurduğunu ve yeni mücadele zeminleri açığa çıkardığı unutulmamalıdır.

HDK ortak mücedele örgütü olarak konumlanmakta

Tam da bu noktada HDK’nin rolü çok belirleyici. Ekim Devrimi’nin 100. yılına denk gelen 8. Genel Kurulunda halkların toplumsal devrimini gerçekleştirme adayı olduğunu belirten HDK; ortak yaşam değerlerini dağıtan, toplumu parçalayan, karşıtlaştıran, tekçi cinsiyetçi, milliyetçi savaş politikaları ile herkesin yaşam biçimlerine müdahale eden bu iktidarın karşısında nasıl bir mücadele yürütecek?

MANSETHDK kendisini mevcut durumda en önemli ortak mücedele örgütü olarak konumlandırmaktadır. HDK temel motivasyonunu halkların, inançların toplulukların ve toplumda dışlanan yok sayılanların birleşik mücadele zeminidir. Tabi içinden geçtiğimiz sürecin karekteri aslında HDK perspektifinin ve programının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu dönemin güncel mücadele başlıklarının başında faşizme karşı mücadele, tekleştirilen toplumun çoğulcu yapısını örgütlemek ve mücadeleye katmak, iktidarın düşünsel hegemonya kurma çabasına karşı; HDK’nin felsefik ve çoğulcu bakışını toplumsallaştırmak ve yaymak çok önemli ve anlamlıdır. Toplumsal devrimi örgütlemek uzun ve meşakkatli bir süreçtir. Bugün tohumunu attığımız ve uğruna çalıştığımız başlıklar bugünden yarına olmayabilir. Önemli olan uzun vadede doğrulanmak gelişmek ve aslında mücadele yöntemi olarak da çoğalarak yola devam etmektir. Bugünün yaratılmaya çalışılan tek sesli, tek renkli toplumunda HDK’nin her rengi aslında bir karşı koyuşu ve mücadeleyi simgelemektedir. Asıl olanın toplumun örgütlenmesi ve katılımının arttırıldığı demokratik toplumun pratik zeminin kurmaktır. HDK 8. Genel kurulunda aldığı kararlar doğrultusunda daha fazla örgütlenecek ve birleşik mücadelenin gelişmesi için yoğun çaba harcayacaktır.

OHAL rejimi ablukasına karşı Demokrasi Cephesinin varlığından bahsetmek mümkün mü? Oluşmasında ne gibi engeller var?

Maalesef bu abluka koşullarına rağmen henüz istediğimiz anlamda bir Demokrasi Cephesini kuramadık. Bunun çok çeşitli sebepleri var. Ama ben belli başlı birkaç tanesini sıralamak istiyorum.

* Bunlardan birincisi; her siyasi ya da toplumsal yapının, içinden geçtiğimiz süreci aynı şekilde değerlendirmemesi (Açık faşizm mi, örtük faşizm mi)

* İçinden geçtiğimiz süreci aynı bakış açısıyla değerlendirenlerin de çözümü (demokrasi cephesi kurulması) noktasında ortaklaşamamaları

* Süreci faşizmin kurumsallaşması olarak değerlendiren yapıların bu ülkenin en temel sorunu olan Kürt sorununun çözümü noktasındaki ikircikli tutumları, ya da Kürtler ile yan yana gelmekten imtina eden tutumları

* Kurulacak Demokrasi Cephesinin faşizm ile mücadelede etkili olmayacağını düşünmeleri

* İdeolojik farklılıkların yan yana gelmenin önüne set çekmesi ve geçmiş olumsuz pratiklerin yarattığı inançsızlık (Blok, platform benzeri güç birliklerinin yeterince etkili olamaması).

“Halkın öz iradesi, yerinden örgütlenme, çoğulcu demokratik siyaset, çok kültürlülük” esprisi ile yola çıkan HDK kuruluşundan bu yana yerel iradeyi hangi düzeyde örgütleyip harekete geçirebildi? Demokrasi kültürünü sokakta, mahallede, evde ne kadar inşa edebildi?

kocyigit_mucadeleyi_limana_vardirmakta_kararliyiz_h3445_bf129Bugün için bu soruya tam olarak cevap vermek çok zor. Çünkü nihayetinde yaymaya çalıştığımız paradigmanın birçok başlığı aslında somut çıktısı olmayan uzun erimli hedefler olup bugün çok sınırlı alanlarda ancak gözlemlenebilir. İlahi bir somut alandaki çıktı olarak cevap vermek gerekirse sanırım 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri en somut cevapları oluşturmaktadır. Çünkü HDK kurulduktan çok kısa bir süre sonra HDP’yi kurarak birleşik mücadeleyi ve onun programını politikleştirmiş ve demokratik siyaset zeminine ezilenler lehine bir müdahalede bulunmuştur. Bu müdahalenin kendisi siyasi olanın toplumsallaşması, toplumsal olanın da siyasallaşması açısından yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

İkinci temel kazanımı meclis tarzı örgütlemeyi bugün için Türkiye demokrasi mücadelesine temel bir örgütlenme modeli olarak kazandırmış olmasıdır. HDK kurulduğunda meclislerin kurulamayacağını ifade eden yapılar bugün için kendi örgütlenmelerini meclisler şeklinde yapılandırdılar. Ya da HDK içinde yer almasalar da meclisleri esas alan yeni birlik örgütleri kuruldu. 16 Nisan referandumunda gözlemlediğimiz ‘Hayır Meclisleri’ yine bu somutun göstergeleridir. Bütün bunlar geçmişden farklı olarak daha olgun bir yaklaşımın, ortaklaşmanın ve birlikte kolektif tartışıp, kolektif karar almanın pratiklerine de işaret ediyorlar. Yani demokrasi mücadelesi yürütenlerin bizzat kendileri demokratik bir değişim ve dönüşümü yaşamak zorunda kalıyorlar. Bu zorunluluğun kendisi de örgütsel yapıları aşıp, üst politikadan, kurumlara ve topluma doğru bir yayılma alanına sahip oluyor.

Tabi en önemli somut kazanımın; Türkiye mücadele tarihine de çok zor olan birşeyi başarmıştır. Bu da KÖH ile Türkiye sosyalist hareketini önemli bir oranda bir araya getirmek ve ortak hedefler doğrultusunda mücadeleye katmak olmuştur. Her ne kadar daha önce de birlik deneyimleri olsa da bir program ve tüzük ile stratejik anlamda bir içeriğe sahip olamamışlardır. (Seçim ittifakı, mücadele birlikleri, cephe tarzı örgütlenmeler vb.) Bugün HDK’de somutlanan birlikteliğin kendisi ise taktik, dönemsel ihtiyaçlara değil, stratejik bir ittifaka dayanmaktadır.

HDK’nin modeli özgür kadındır

HDK kadın meclisi olarak erkek, devlet ve topluma nüfus eden eril zihniyetin “ya itaat et ya da öl” ikilemini dayattığı kadına hangi çözümleri sunuyor? İktidarın “Ev hanımı”, “anne”, “makbul kadın” tanımına karşı HDK’nin kadın modeli nedir?

GULISTAN KILIC 1HDK kadın mücadelesinin açığa çıkarmaya ya da yaratmaya çalıştığı kadın “ÖZGÜR KADIN’dır”. Yani kadına yönelik her kuşatmaya karşı örgütlenip bütün eril tahakküm mekanizmalarına karşı mücedele edecekleri kadın meclislerini örgütlüyoruz. Bugünkü eril tahakkümün en büyük dayanağını kadının yalnızlığından yani örgütsüzlüğünden aldığını biliyoruz. Onun için en büyük mücadele başlığının örgütlenmek, örgütlenerek özgürleşmek ve toplumsal yaşamda hak ettiği yeri almak, eşitlikçi bir yaşamı kurmanın adımlarını atmak olduğunu biliyoruz. Bize dayatılan her “makbul kadın” kimliğini reddederek mücadeleye başlıyoruz. Bize biçilen elbiseye sığmayacağımızı razı olmadığımızı, sadece bir eş bir anne ya da abla olarak değil eşit özgür bireyler olarak var olmak istediğimizi ve hayatı böyle kuracağımızı her yerde haykırıyoruz. Temel motivasyonumuz kadın özgürlük mücadelesinde çığır açan, bu uğurda her türlü bedeli ödemekten geri durmayan kadınlardır. Bu süreci örgütlerken de yer aldığımız her yerde, her birimde mekanizmalar kurarak bu özgürlük ve eşitlik mücadelesini sistemleştirerek bütün örgütümüze ve yaşamın her alanına yayıyoruz. Birlikte yol yürüdüğümüz yoldaşlarımızın eril bakış ve tutumları ile mücadeleyi bir ilk adım olarak kabul ediyoruz.

HDK’nin Kadın Meclisleri hedefleri arasında olan; demokratik ve kominal yaşamın örülmesinde öncülük rolü olan kadınlar açısından yeni bir Kadın Enternasyonali’ni gerçekleştirmenin olanakları ne kadar var?  

Kadın enternasyonalini kurma HDK kadın meclislerinin 8. Genel toplantısında alınan kararlardan biriydi. Bu kararın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden bağımsız olarak Kadın Enternasyonali’nin bütün kadın örgütleri ve mücadele eden kadınlar tarafından bir ihtiyaç olarak görülmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü mevcut mücadelelerin parçalılığı ve dağınıklığı bunu gerekli kılıyor. Biz HDK Kadın Meclisleri olarak bu kararı, bu gerçeğe daha fazla dikkat çekmek ve kadın özgürlük mücadelesinin dünya çapında bir mücadele ile daha anlamlı ve kalıcı sonuçlar elde edebileceğine olan inancımız nedeni ile aldık. Kadına dönük saldırı dünya üzerinde göreceli farklılıklar içerse de sonuçta aynı eril sistemin içinde yaşıyor ve eziliyoruz. Bugün her zamankinden daha fazla ortak mücadelenin imkanları var. Binlerce kadın ağıyla yeryüzündeki bütün kadın örgütlerini birbirine bağlayabilir ve nihayet bu ağları bir kadın enternasyonali ile taçlandırabiliriz. Yaşadığımız zamanın bize böylesi bir tarihsel misyon yüklediğini düşünüyorum. 21. yüzyılda insanlık kadınlar şahsında Orta çağ karanlığına gömülmek isteniyorsa ve modern köle pazarları kuruluyorsa bizim, elimizden gelenin en iyisini yapmak ve mücadeleyi sıçratmak gibi bir derdimiz olmalı. Globalleşen küresel kapitalizmin erk sistemine karşı dünya çapında örgütlenerek ve birleşerek cevap olabiliriz. Bunun yöntemi bizce bir kadın enternasyonali kurmaktan geçer.