Erkeğe, “erkekçe” ceza

- Filiz Gazi
187 görüntüleme

2“Erkekliğinden utan”, “dibine kadar adam”, “adam gibi adam”, “erkek adam” gibi tabirlerin gırla olduğu bir memlekette “kimyasal hadım-kastrasyon” uygulamasının yasalaşması çoğumuz için şaşırtıcı olmasa gerek. İş bu, tecavüzcüye verilecek en büyük ceza olarak akla gelen, “ulvi yaradılışının nimetinden” onu men etmek ya men edeceğine dair tehdit etmek. Ceza, yine “erkekçe” zihniyetin tekrarı anlayacağınız.

İktidar mekanizmalarının, her türlü şiddeti olmasa da bazı şiddet biçimlerini, ayrıcalıklı bir  şekilde anlama yolunu tercih etmelerinin nedeni, “olayı”, kültürel ya da tıbbi bir vaka olarak görmek istemesi değil. Örneğin linç kültürü diye bir şeyden söz etmek mümkün. Kürt işçinin öldüresiye dövülmesi toplumda infiale yol açmayacak kadar “münasip bir olay.” Tek başına yaşayan bir kadının tecavüze uğraması ise “anlaşılabilir.” Geri kalan, hak ihlali olarak aynı kefeye koyulabilecek, toplumsal karşılıklarına bakıldığında denk olmayan diğer hikayeler için ne demeli? Koskoca devlet, bir çocuğun tecavüze rızasının olduğunu ileri sürerek, suçluyu nasıl cezasız bırakabilir?

Dört duvar arasında yaşanan cinsel şiddetin devletin koordinatlarıyla belirlediği alanlar içinde kollanmasının bir nedeni de, o alanın içinde kendisinin de olması. Toplumsal cinsiyet rolleri, ataerkil düzen ve ilgili tanımlamalar dışında en basit anlatımıyla “erkek devlet” derken, devleti temsil edenlerin çoğunun erkek olması da kast ediliyor. Erkeklerin yanında erkekçe düşünen kadınlar ise erkek devletin, ekstra sembolik güçleri.

Erkek dünyasının toplumsal gücü

Yakın zamanda Ensar Vakfı bünyesinde, Karaman ve Bitlis’teki yurtlarda yaşanan tecavüzlerin örtbas edilmeye çalışılmasına tanıklık ettik. Vakfın, devlet kurumlarıyla olan bağlantılarına bakacak olursak; Ensar kurucularından biri olan Ömer Dinçer3, sırasıyla, Başbakanlık Müsteşarı, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ve Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilmiş. Ensar Mütevelli Heyeti’nden Serdar Karagöz, Sabah Genel Yayın Yönetmeni olmuş. Yine Ensar Mütevelli Heyeti’nden Hilmi Türkmen halen Üsküdar Belediye Başkanı. Ensar kurucularından Feyzullah Kıyıklık, AKP Milletvekili. Yine Ensar kurucularından biri olan Kadir Topbaş, şuan İstanbul Belediye Başkanı. Liste böyle uzuyor. (Birgün Gazetesi’nden, Onur Erem’in, “Ensar Rejimi” başlığı altında hazırladığı haber dosyasına bakılabilir) Meselenin bu tarafı siyaset ve dinin, bile isteye buluşturulduğu, kesişme noktasında, cinsel şiddetin, erkeğin faydalanabileceği (!) şekilde dizayn edilebilme kudretini kullanıyor olmasında. Bahsi geçen isimler suçu işleyenler değil, suçu işleyenlere bir şekilde iştirak edenler. Bu yakın mesafe birliktelik, erkek dünyasının kontrol edilemeyen toplumsal gücünden kaynaklı, “olacak o kadar suç” kabulüyle, bize dayatılarak yaşatılan hikayeler olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü biri aklanırsa, diğerleri üst üste yığılacak. Ekonomik rant, kariyer yükselişleri ve nice ikbal hayalleri heba olup gidecek.

Kimyasal hadım ile devletin maksadı nedir?

Ev içinde yaşanan cinsel şiddet ve hane dışına taşan cinsel şiddetin, cezasızlıkla sonuçlandırılmak istenmesinin bir diğer amacı “suçlu” ve “az suçlu” ayrımını gören bakış açısı. Buna göre, sokakta tecavüze uğrayan kadınla, ev içinde, kocası tarafından tecavüze uğrayan kadın arasında net bir fark var. İkincisi “az suç” kapsamına giriyor ve hatta kabul edilebilir. İlki ise ikincisiyle değerlendirildiği için kerhen ilan edilen “suç” yani aslında “kadının o saatte sokakta işi ne?” sorusu akılların bir köşesinde. Bu yüzden, her tecavüzün ardında, hafifletici ve tahrik ettirici nedenler aranıyor. “Az suç”u işleyenler, “suç”u işleyenleri hem duygusal hem de bilinç düzeyiyle anlayabiliyorlar.

Cinsel suçları “hastalık” olarak gören devlet, feminist teorinin bakış açısıyla tariflersek toplumsal iyileşmeyi sağlayamayan devlet, “yetiş ya farmakoloji” mi diyor? Buraya kadar ki tecrübemize göre, hayır. Öyleyse, maksadı ne olabilir uygulamaya sokulan bu yasanın? Başkent Kadın Platformu Başkanı, kadın hakları aktivisti Berrin Sönmez, Gazete Duvar’da yazdığı yazısında, bunu şöyle açıklıyor:

“Bundan sonra cinsel şiddet ve çocuk istismarı davalarında mahkemelerin kimyasal hadım gerekçesiyle cezaları alt sınırda tutma ihtimali var. Cezanın infazına ait bir parça olarak görüldüğü için kastrasyon işlemine dayalı şartlı salıverme vakalarının artacağını tahmin etmek hiç zor değil. Ve, sadece ilaç kullanıldığı sürece cinsel gücü baskılayan kimyasal hadım, çocuğu ve toplumu koruyacak bir işlem olmadığı halde istismarcıların salıverilmesi için yeter sebep olarak kullanılabilecek. Üstelik yasa ve yönetmelikte açıkça kastrasyon yazmayıp tıbbi tedavi ifadesiyle değinildiği için cinsel saldırıların suç değil de hastalık gibi algılanması riski çok yüksek. Nitekim İngiltere’de kimyasal hadımın varlığına dayanarak bazı sanıklar ve becerikli avukatları “suçlu ben değilim, hormonlarım” savunmasıyla cezasızlık talep etmişlerdi. Cinsel şiddetle mücadele artık her zamankinden daha 4zor olacak.”

Sönmez’in konuya düştüğü notlar, neler gördük, neler göreceğiz dedirtiyor.

Cinsel şiddet hastalık değil, zihniyettir

Kaldı ki, Türkiye’deki kadın örgütlerinin uzlaştığı konulardan biri de, “haksız tahrik”, “pişmanlık indirimi”, “iyi hal” gibi hallerden ceza indirimlerine karşı verilen tepki. Talepler nedenleriyle birlikte sunulmasına, raporlar hazırlanmasına rağmen somut bir sonuç bugüne kadar alınamadı.

“Cinnet geçiren koca”, “kıskanç sevgili”, “delirten aşk” gibi yaygın medyada kullanılan ifadelere bakarsak, çoktandır, suçun hormonlarda, aşırı hissedilen duygularda olduğuna kaniyiz. Kadın Cinayetleri Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi doktor Gülsüm Kav, cinsel saldırının ne bir hastalık ne de herhangi bir cinsel ilişki biçimine karşılık gelmediğini söylüyor. Kav’a göre, bunca çıkışa rağmen, cinsel suçları, inatla, hastalık olarak görmenin altında yatan nedenler başka:

“Cinsel şiddeti sadece bir hastalık; patoloji olarak ele almak, şiddetin gerçek kaynaklarını ve toplumsal bir sorun olduğu gerçeğini gizler. Bu suçun yinelemesine iten motivasyon salt cinsel nitelikte değildir. Bu suçlar şiddet uygulanmasının, başkası üzerinde güç kullanımının ve iktidar sergilenmesinin yolları olarak kavramsallaştırılır. Dolayısıyla cinsel şiddet bir suçtur, dahası insanlık onuruna karşı işlenen ağır bir suçtur.”


Cezalar buram buram “erkeklik” diye uluyor

Kimyasal hadımın, ayrıca bir insanlık suçu olduğunu belirten ve dolayısıyla bir başka insanlık suçunu örtemeyeceğini söyleyen Gülsüm Kav, yine bu yöntemi, uygulandığı ülkelere bakıldığı takdirde yaptırım olarak da sonuçsuz buluyor. Halihazırda, ABD’de 8 eyalette uygulandığı ve tecavüz oranlarının düşmediği bilgisi de var. “Danimarka, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde, İsveç, Kanada gibi ülkelerde de uygulama var. Hollanda’da tartışılıyor. Fakat bu ülkeler ile bizim yönetmelik arasında çok önemli; hayati bir fark var: bu ülkelerde ‘kişinin kendi isteği’ ile işlem yapılabiliyor, sanığın rızası yoksa yapılamıyor. Tek istisna ABD Georgia eyaleti, burası da ırkçılığı ile ünlü Güney eyaletidir ve tecavüz oranları da oldukça yüksektir.”

Butler’e atıfla, “toplumsal cinsiyet belasının” çoğumuzun hayatlarını alabora etmesi, çoklu bir mücadeleyle yan yana durma zorunluluğunu doğuruyor. Başka türlü kurtulmak mümkün değil. Baksanıza, cezalar bile buram buram “erkeklik” diye uluyor.