Erkek egemen zihniyetle zehirlenmiş ‘yurtsever’ erkekler

- Şükran SİNCAR
268 görüntüleme

ist-25-11-2016-25-kasim-eylem18Toplumsal dokular, yabancı olan bir ideoloji ve egemenlik statüsü yaratılarak değiştirilmeye ve bozulmaya zorlanmıştır. Bu değişim ve bozulma, toplumun yarattığı değerleri ve birikimlerini tekleştirerek ya bir ideolojide ya da merkezi yönetimlerde buluşturma sonucunu doğurmuş, bu değişim ve bozulma aynı zamanda kurum ve mekânları da yaratmıştır. Topluma öncülük edenler ve değerlerin yaratılmasında emek sahibi olanlar, egemenlerin biriktirdiği bu değerler silsilesinin toplanma sürecinde şiddeti, talanı, tecavüzü, irade kırmayı ve sömürgeleştirmeyi ana kaynağından kurutmaya çalışarak mücadele yürütmelidir.

Toplumsal değerlerin sömürüsü

Biliyoruz ki tarihin başlangıcından günümüze kadar insanlık değerlerini üreten, koruyan ve yaşatan kadın olmuştur. Bu nedenle milliyetçilik ve dincilikle beslenen erkek egemen ideolojinin hedefinde hep kadınlar olmuştur. Kadınlar yaşamın her alanında saldırıya maruz bırakılmakta, yarattığı değerleri çalınmakta, bedeni üzerinde politikalar üretilmektedir ve erkek egemen ideoloji kendi sistemini sürdürebilmek için cinsiyetçi bakış açısını geliştirmektedir.

Sömürgeciliğin kaynağı bu noktadan beslenmektedir. Sömürgecilik sadece bir ulusun toprağına, yeraltı ve yer üstü kaynaklarına el koymak değildir. Gittiği coğrafyanın kültürünü, dilini, zihniyetini, yarattığı değerleri ve en temel olarak da kadının toplumsal statüsünü sömürge altına alarak kendisini var etmektedir. Uygulama yöntemlerinde savaş ve şiddet olmakla birlikte uzun vadede sömürgecilik, farklı maskeler kullanarak esas olarak topluma ait olmayan yaşam tarzını geliştirmekte ve manevi duyguları sömürmektedir. Aile, kadın ve gençleri hedef alan kapitalist modernite bireyciliği, egemenliği, cinsiyetçiliği ve dinciliği geliştirerek toplumu farklı kategorilere parçalamaktadır. Sistem toplumsal gücü ve enerjiyi, bireylerin ve toplumların birbirini güçlendirmesinden uzaklaştırarak bu güç ve enerjiyi, karşılıklı çatışma ve sanal gündemler etrafında tükettirmekte, toplumu bu yaşama mahkum etmektedir.

Bu egemenlikçi, cinsiyetçi, militarist ve iktidarcı anlayışlardan en fazla nasibini alan Kürdistan coğrafyası olmaktadır. Kürt halkı, egemenlerin yürüttüğü yönetim politikalarına karşı dönemsel ve bölgesel direniş ve mücadeleden vazgeçmemişlerdir. Toplumsal kültürel şekillenmede temel olan anaerkil nüveleri birçok yönüyle de canlı tutmaktadırlar. Tüm bu nedenlerden dolayı ulus devletin hedefinde her zaman özelde Kürt kadını ve genelde de Kürt ve Kürdistan halkları olmuştur.

Erkek egemen zihniyete karşı devrim

Kürt Özgürlük Hareketinin başlangıcından itibaren her dönem kadınlar kendi emeği, direnişi ve bedelleri ile kendisini var etme mücadelesi vermiştir. Askeri, siyasi ve toplumsal kimliğini ve kadın kurtuluş ideolojisini yaratmıştır. Bunu yaparken de sadece ulusal kimlik ile sınırlı kalmaKADIN MUCADELESI -mış toplumsal geriliklere neden olan ve kadın özgürlüğünün önünde engel olan devletçi erkek zihniyetiyle, devlet şiddetiyle beslenen erkek egemenlikçi mikro aile modeliyle, feodal erkek anlayışıyla ve tüm bunlarla şekillenen klasik kadın anlayışlarıyla  mücadele etmiştir.

Kadına yönelik saldırılara, “namus” adı altında yapılan katliamlara, küçük yaşta zorla evliliklere, berdel veya başlık parası gibi topluma ait olmayan anlayışlara karşı mücadeleyi de merkezine almıştır. Ahlaki ve politik toplumun gelişmesi için çeşitli kurumlar, akademiler ve örgütlenmeler yaratmıştır. Kürt halkı olarak da Demokratik Ulus perspektifi temelinde sadece kadınların değil, tüm toplumun özgürlüğü hedeflenmektedir.

Değişime kendimizden başlayalım

Günümüzde tüm insanlığa umut olan kadın özgürlükçü, demokratik, ekolojik paradigma sadece kadınlara rol biçmiyor. Egemenlikçi sistemin şiddet, kıyım ve katliamlarla besleyerek geliştirdiği tekçi, eril ideolojisinden rahatsız olan ve kendine insanım diyen herkesin artık kendini bu sistem ve zihniyetten arındırması gerekiyor. Reber Apo’nun geliştirdiği ideolojiye inanan ve kendini yurtsever Kürt olarak tanımlayan her bireyin, önce kendisinden başlayarak değişimi esas alması ve bunun mücadelesini vermesi gerekir. İdeolojiye inanma ölçüsü, kişinin kendisinde yarattığı değişim ve dönüşüm ile bu dönüşümü bir yaşam biçimi olarak uygulamasıdır.

Bu değerleri ve ideolojiyi benimseyen, kendini bu değerler sistemine ait hisseden kişinin öncelikle duruşuna, üslubuna buna göre şekil vermesi, doğaya ve kadına karşı zihniyetini gözden geçirmesi, yaşadığı toplumun sorunlarına kayıtsız kalmaması gerekir. Soru açıktır: Kişi bu değerler ve ideoloji ne kadar içselleştiriyor, yaşanan sorunlara karşı belli zemin ve mekanlarda dile getirdiği düşüncelerini pratikte ne kadar açığa çıkarıyor? Kürt halkının toplumsal, sosyal, kültürel ve siyasal değerlerine ne kadar sahip çıkıldığı; geleneksel aile yapılanmasına, bu zihniyetin yönelimlerine, gençliğin iradesinin kırılmasına, toplumsal cinsiyet öğretilerine ve kadına yönelik şiddete, kadının kimliğine ve varlığına karşı saldırılara ne kadar karşı çıkıldığı; özgürlük değerlerinin ne kadar sahiplenildiği ve sorunlara karşı nasıl bir tavır sahibi olunduğu hayati derecede önemlidir. Demokratik konfederalizm, demokratik ulus ve kadın kurtuluş ideolojisine inanmanın olmazsa olmazlarıdır bunlar.

Özgür eş yaşamı geliştiren kadınlar

40 yıldır verilen emek ve mücadelenin geldiği düzey göz önünde bulundurulduğunda Kürt toplumunda ulusal kimliği ve siyaseti sahiplenme düzeyi istenilen aşamada olmazsa da bir bilinçlenme gelişmiştir. Kadın özgürlük mücadelesi de büyük emekler ve ödenen bedellerle her dönem çeşitli anlayışlarla mücadele ederek çok önemli bir aşama katetmiştir. Bu gelişmeler sadece siyasal alanla da sınırlı kalmamıştır. Toplumsal ve sosyal dönüşüm de yaşamıştır.

Kadın Özgürlük Hareketi, erkek egemen zihniyetin yönettiği toplumu ve kadına yönelik geliştirdiği cinsiyetçi algıyı da önemli düzeyde değiştirmiştir. Kadın hareketi özgün meclisler, akdemiler kurmuş, siyasal alanda kazanımlar elde etmiş ve yerel yönetimlerde aktif rol almıştır. Yine özgür eş yaşamın gelişmesi için toplumda her iki cinsin iradesinin eşit düzeyde tanımasını ve temsiliyetini kabul eden, dönemin temel perspektifi olan eş başkanlık siteminin kurulmasında öncülük etmektedir.

SIDDET - KADIN -Çarpıtılmış zihniyete teslim olan yurtsever değildir

Erkek egemen sistem 5 bin yıldır kadını statüsüz bırakmış, ucuz iş gücü olarak görmüş, “her başarılı olan erkeğin arkasında duran” ifadesiyle hep erkeğin gerisinde tutmuş, cinsel obje olarak metalaştırmış, erkeğin mülkü olarak görmüştür. Kadını kaynana-gelin, elti-görümce, güzel-çirkin, iyi-kötü, gelişkin-geri, kuma gibi tanımlamalarla birçok kategoriye ayırmıştır. Aile kurumu erkek tarafının söz kesme, nişan takma, kına yakma, nikah kıyma ritüelleri uygulanarak kurulmaktadır. Kesme, nişanlama, yakma ve kıyma anlayışı ile gelişen süreçte erkeğin evlendiği kadını kendi mülkü görmesini, namus veya sevgi bahanesiyle canı istediğinde dövebilmesini, hakaret edebilmesini ve öldürebilmesini hak gören toplumsal bir algı oluşturulmaktadır.

Kadına ise eşi tarafından gelecek her türlü şiddet, saldırı ve hakarete boyun eğmesi ve susması gerektiği, “seven erkeğin” şiddetini normal görmesi öğretilmektedir.

Son süreçte başta Almanya olmak üzere Avrupa’da yoğun olarak gelişen kadın katliamları, erkek zihniyetinin kadına reva gördüğü yaşamın faturası olmaktadır. Kendisini Kürt ve yurtsever olarak tanımlayan erkeklerin kadına yönelik şiddet göstermesi ise yurtseverliğin toplumsal ve sosyal yaşamda gereklerinin yerine getirilmediğini, kadın özgürlüğünün ve ideolojinin sadece söylemde kaldığını göstermektedir.

Evde feodal dışarda özgürlükçü olanın, ev içerisinde şiddet uygulayan söylemde karşı olanın, annesini, kız kardeşini, eşini ve kızını hakir gören, dışarda kadın özgürlüğünü savunan, kadını erkeğin tapulu malı olarak gören veya bunları gördüğünde tavırsız kalarak onaylayan riyakar yaradılışta olan kişiler, yurtseverlik gerekliklerini yerine getirmekten uzak olanlardır. Bu pozisyonda olan kişiler kadınları ve toplumu kandırdıklarını düşünmekte ama aslında sadece kendilerini kandırmaktadır.

Katliamcı zehirden arınmak

MANSETYurtsever olmak, tüm bu anlayışlara karşı önce kendisinde olan cinsiyetçi söylem ve eylemden uzak durmak ve mücadele etmektir. Etrafında yaşanan olay ve olgulara karşı mücadeleyi göze almaktır. Yoksa sadece kurumlarda yer almak, eylemlere katılıp siyasi tavır koymakla yurtsever olunmuyor. Ahlak adına ahlaksızlık yapana, namus adına etik dışı davranana karşı mücadele etmek de en az devletin uyguladığı siyasi, askeri saldırı ve katliamlara karşı gösterilen duruş kadar önemlidir. Unutmamak gerekir; kadına yönelik şiddet ve katliamlar, cinsel istismar kültürü, faşizan ve sümürgecilik anlayışı ulus devlet sisteminin dayattığı zihniyettir ve Kürt toplumunun özünü bozmaktadır.

Bunları zihniyetimizden, yaşamımızdan, dilimizden ve yaklaşımımızdan çıkardığımız oranda ahlaki ve politik toplumu açığa çıkarır kadın özgürlükçü, demokratik, ekolojik, komünal yaşamı inşa edebilir ve kurumları yaratabiliriz.

Kadınlar olarak da erkek egemenlikçi, milliyetçi ve dinci anlayışlara karşı örgütsüz hiçbir kadının kalmaması gerekliliği ve şiarıyla özgün meclis, komün, akademi, danışmanlık merkezleri kurmamız ve örgütlülüğünü geliştirmemiz gerekir. Daha fazla kurumsallaşmak kadının konfederal demokratik ulus sistemini kurması için çok önemlidir.

Kadınların kendi özgün örgütlülüğünü geliştirmesi, yanı sıra karma örgütlenmelerde meclis, komün ve kurumlarda daha fazla yer alarak kadın rengini ve iradesini yansıtan düzeye gelmesi gerekmektedir. Kadın örgütlendikçe ve özgürlük bilinci açığa çıktıkça var olan verili toplumsal cinsiyet rollerinden kurtulacak ve özgür bir yaşamın öncülüğünü yapabilecektir.

Kadın kadar erkek de mücadele etmeli

Özgür yaşamın örülmesinde kadının öncülük misyonu elbette çok önemlidir ancak Demokratik Ulus paradigmasına inanan erkeklerin de kapitalist modernitenin zihninde yarattığı egemenlikçi ve cinsiyetçi anlayıştan memnun ve değişimi sadece kadından bekleyen pozisyondan çıkarak kendisini arındırmak için mücadele etmelidir. Erkekler şiddete, tacize, cinsel sömürüye ve kadın katliamlarına karşı daha açık ve cesurca ret eden bir tavrın sahibi olmalıdır.

Kapitalist modernite toplumunda kadın en zayıf halka haline getirilmiş ve her an saldırıya açık savunmasız bir pozisyonda tutulmaktadır. Devletlerin çıkardığı yasalar kadınları korumaya yetmemekte, çoğu kez kadınlar resmi kurumlara ve yasalara başvurmasına rağmen her türlü şiddete, saldırıya maruz kalmakta ve katledilmektedir.

Bugüne kadar kadınlar aşiretleri ve aileleri için şiddete sessiz kalmışlardır. Günümüzde de kimi kadınlar, kendilerine “yurtsever” deyip geleneksel erkek özelliklerini koruyan erkekleri, örgütsel veya yurtsever kimliğe zarar vermemek gerekçesiyle açığa çıkarmamakta ve yaşadıkları şiddete sessiz kalmaktadırlar. Oysa şiddet nerden gelirse gelsin ve hangi gerekçeyle olursa olsun şiddete karşı sessiz kalınmamalı, üstü örtülmemelidir.

Yurtseverliğin ölçüsü mücadeledir

En önemlisi de yurtsever olmanın ölçüsü yaşanan şiddeti kabul etmeme, teşhir etme ve buna karşı mücadele etmektir. Demokratik ulusun en önemli özelliklerinden biri kadına yönelik şiddeti ret etmektir. Kadın kendi doğasıyla, cinsiyle ve dünyasıyla buluşmalı, kadının gücüne inanılmalı ve sahiplenme bilinci gelişmelidir.

Ancak bu bilinç ve inançla devlet, erkek ve toplum şiddetinin sarmalından kurtulabilir; kendi özgücüyle, örgütlülüğü ve gerekli kurumsallaşmayı sağlayarak öz savunmasını geliştirebilir. Yaşamın her alanında örgütlendiğimiz oranda şiddete uğrayan, tehlike altında olan her kadının sesi olmak yolunda başarılı olabiliriz. En önemlisi de şiddete maruz kalmadan ve katledilmeden kadının yanında olmayı, devlet, aile, eş ve toplum tarafından yalnızlaştırılma ve şiddete maruz bırakılmanın kadınların kaderi olmadığını, olamayacağını, yaşadığı sorun ne olursa olsun örgütlü kadının çözme gücü ve iradesi olduğunun, kendisinin de bu iradenin bir parçası olduğunun bilincini ve duygusunu yaratmaktır.

Kadına yönelik şiddetin, katliamın ve sömürünün olmadığı bir dünya mümkündür. Kürt kadınlarının 40 yıldır Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nde büyük emek ve bedel ödeyerek verdiği mücadelenin daha fazla büyütülmesi, kadınlara ve tüm insanlığa demokratik özgür bir yaşamın garantisi olmaktadır.