Esas olan özgürlük ilkesidir

- Abdullah ÖCALAN
54 görüntüleme
Toplumumuz ve hareketimiz içinde yaşadığımız önemli bir sorun da, aile ve kadın sorunudur. Elbette ki bu sadece bize özgü olmayıp, bütün sosyal hareketlerin yaşadığı bir durumdur.

Bu sorun çok önemli bir darboğazı oluşturduğu gibi, seviyeyi epey tehdit eden gelişmelere de kendini kötü vuruyor. Biz bu konuda da tamamen devrimi yakalamak, devrimi yaşatmak istiyoruz.

Şu belirtilebilir ki, ailenin gerici konumu kullanılarak el atılmadık bir devrimci kalmamış gibidir. Aile, kan, akrabalık ilişkileri kullanılarak bu ilişkiler temelinde devrimci hareketimize karşı büyük bir saldırı vardır.

Bu alan, ailenin bizim toplumsal yapımızda işgal ettiği konum yüzünden, bu konumu iyi hesap eden düşmanın giderek daha da artan bilinçli karşı-devrimci faaliyeti dolayısıyla bir gericilik alanı durumundadır. Düşman bu alana adeta dört elle sarılmıştır.

İlişkilerin devrimcileştirilmesi

Dünya genelinde de yine bu sorun kullanılarak kapitalizm yaşatılmak isteniyor. Kadın değişik tarzlarda metalaştırılarak, sömürü düzeninin sürüp gitmesinde son derece uygun bir araç olarak değerlendiriliyor. Sosyalizm buna belli çözümler getirmek istemesine rağmen, sosyalist ülkelerde de sorun hala kendi ağırlığını duyuruyor.

Ama, emperyalizmin, sömürgeciliğin ve faşizmin tahakkümü altındaki geri kalmış halklarda sorun tamamen bir devrim sorunu haline gelmiştir. Bu aynı zamanda karşı-devrimin de en çok bel bağladığı bir olaydır.

12 Eylül’de toplumun ne ölçüde düşürüldüğünün en iyi ölçülebildiği alan, kadının artan oranda metalaştırılması ve kullanılmasıdır. Özgürlüğün çok kutsal ulusal boyutu yerine “cinsel özgürlük” adı altında -toplumu tehdit edecek kadar- sahte kadın hareketleri, anlayışları ve pratiklerinin yaşanması ve dayatılması söz konusudur. Bunlar hep karşı-devrimin etkili olmasının bir yöntemi olarak geliştiriliyor.

Kürdistan’a baktığımızda ise şöyle bir durum görülüyor: Toplumun ahlaki yapısını değerlendirerek, bir yandan geleneksel de olsa “namus” anlayışını çarpıtıp bozarken, diğer yandan onu en sahte temellerde -ki bu aileciliğin ve aile konumuna sarılmanın dayatılması biçimini alıyor- dayatılması söz konusudur. Saflarımızda da kadın-erkek eşitliği, ilişkilerin devrimcileştirilmesi önemini koruyor. Kadın sorununun ele alınışında görevler bir türlü gereğince yerine getirilemiyor. Halbuki, devrimimizin gelişmesinde kesin önemli bir rol oynaması gereken bu kitleyi harekete geçirmenin büyük önemi var.

Kadının devrime katılması

Nasıl ki “devrim kitlelerin eseridir” deniliyorsa, aynı zamanda kadın kitlesinin devrime katılması meselesidir de. Şüphesiz bu kendiliğinden bir katılım olmayacak. Yaşadığı geriliğe karşı savaşım temelinde olacaktır. Katılımı, kendi öz birliğini toplumsal özgürlüğe bağladığı oranda bir anlam ifade edecektir.

12 Eylül faşizminin “cinsel özgürlük ” diye tüm basın-yayın organlarında körüklediği, neredeyse herkesin çok uğraştığı bir konu da budur.  Adamın karnı aç, en ufacık bir kişisel hakkı bile yok, ama cinsel soruna öyle bir daldırılmış ki, tam bir afyonlama söz konusudur. Eskiden bu rolü din görürken, bugün kadın bu rolü görüyor. Tabii burada, çok ciddi değer verilmesi ve özgür bir toplumun ölçütü olarak ele alınması gereken kadının toplumsal özgürlüğü değil, tam tersine köleliğin daha da geliştirilmesi söz konusudur. Yapılan, bir kurumun faşist sömürgeciliğin sürdürülmesinde kurumsal bir araç olarak kullanılmasıdır.

Kapitalist-emperyalist sistem içinde ve özellikle de 20. yüzyılda kadının gittikçe yoğunlaşan bir tempoyla bu tarzda kullanılması, reklam ve gösteri aracına dönüştürülmesi yaşanıyor. Dinin geçmişteki afyonlaştırıcı etkisi yerine, günümüzde kadının afyonlaştırıcı bir öğe olarak kullanılması çok açıktır. Sinema, roman, müzik, bu konuda böyle bir afyonlamanın aracı olarak kullanılıyor.

Sahte özgürlük anlayışları

Türkiye burjuvazisinin bu konuyu esas itibariyle 1970’lerde devrimci gelişmenin kendini dayattığı dönemde böyle ele alması tesadüfi değildir. Özellikle de 12 Eylül faşizminin soruna daha planlı, daha sistemli yönelmesi anlaşılırdır. Karşı-devrim amaçlıdır: “Toplumu düşürmek mi istiyorsun; kadın-erkek ilişkilerini düşür, kadını düşür!” Slogan bu! Televizyonda, basında, sinemada, edebiyatta, günlük olarak bütün insani ilişkilerde bu konuyu tersyüz ederek körüklemesi, çığırından çıkarması bu nedenledir. Zayıf insan zaten kendinde değildir. Onu ağzını yere çalarcasına düşürür ve istediği rejimi sürdürür. Yapılan ve yapılmak istenen budur. Bir toplumun düşürülmüşlük derecesi en çok kadın ve ailenin düşürülmüşlüğünde somutlasın.

Devrim sürecine ne kadar yaklaşılırsa, bu alanlarda yozlaşma da o oranda geliştirilir. Özgürlüğe en çok muhtaç olunduğu, özellikle de siyasal, toplumsal ve ekonomik özgürlükler için kavganın en çok verilmesi gerektiği bir dönemde sahte özgürlük anlayışlarının hortlatıldığını çok iyi biliyoruz. Özgürlüğün sahte biçimleri devreye konuluyor. Şimdi Türkiye’de burjuva aile-kadın ilişkilerinde bir patlama söz konusuymuş! Bu patlamada en sapık ilişkilerin üzerine felsefenin, edebiyatın, tıbbın, psikolojinin tüm gücü seferber edilmiş; sahte sorunlar ve sahte cevap uzmanlığı için bunun çok sayıda teşkilatı geliştirilmiştir.

Toplumumuzdaki egemenlik alanı

Çıkarılması gereken sonuç; faşist sömürgeciliğe karşı savaşımı ele alırken bu konuya da ilkeli yaklaşmak, onu önemli bir devrimci mücadele sorunu olarak görmek, sahte çözüm yollarına ve inkarcılığa sapmamak, karşı-devrimin bu biçimdeki saldırısını gözardı etmemek, bu saldırıya karşı da devrim silahına sarılmaktır.

Eğer bu yöntem yerine klasik Kürt aile anlayışına bağlı olsaydık, Kürt erkeğindeki namus anlayışını esas alsaydık, PKK’nin işi çoktan bitikti.

Toplumumuzda egemen olmanın kendini en çok dile getirdiği yer, kadın üzerindeki egemenliktir; bu konuda ne kadar güç sahibi olunduğudur. Egemenliği buna dönüştürme yoluyla sahte bir egemenlik ve diktatörlük anlayışına ulaşıyorlar. Aslında rejim ve her türlü toplumsal baskı karşısında yenik erkek, kadın üzerindeki egemenliği oranında kendisini sahte bir egemenlik konumunda tutuyor.

1989 çozümlemelerinden derlendi.