‘Eski toprak’ ve ‘toprak ana’mız

- Site varsayılanı
249 görüntüleme

Toplumda yaşlılara  neden “eski toprak“ denildiğini hiç düşündünüz mü? “Eski toprak” kirlenmemiş, doğa gibi direngen, anaç, kapsayıcı ve kucaklayıcı anlamına gelir. “Toprak Ana” ise doğadaki devinimi en güzel anlatan sözcüklerden biridir belki de. Yani “eski topraklardan” ve “toprak analardan” öğreneceğimiz çok şey vardır.  

der-duzgun-baba-ziyaret2

Günümüz dünyasında binlerce ve hatta milyonlarca canlı türü ile içe içe yaşıyoruz. Bu canlıların varlığından ne kadar haberdar olduğumuz ise tartışmalık. Özelikle büyük kentlerde yaşayan insanlar, şehirlerde büyüyen çocuklar açısından tamamen doğadan kopan, ev ve okul arasında örülen bir yaşam söz konusu. Çocuklarımız kentlerin duvarları arasında yeşile, hayvana, ormana, ağaca, suya yabancılaşıyor. Doğanın seslerinden korkar hale geliyor.

Canlılarla karşılıklı yaşam ilişkisi eski toplumlarda daha gelişkin bir biçimde yaşanırdı. Tüm canlı türlerini kendinden bir parça, kendisini de onun bir parçası hissetme ve kabul etme canlıcılığı en temel zihniyet biçimiydi. Doğal toplumların temel özelikleri günümüz kavramıyla çok daha ekolojikti diyebiliriz. İnandığı güçle ilişkilerinden tutalım, dokunduğu her şeyde, yediği ve yaşamına zemin yaptığı maddelere kadar bir canlıcılık anlayışı görülebilir. Dünyada hiçbir şey boşuna yaratılmamış ya da var olmamıştı. Her şeyin bir amacı vardı. Varlık bulma ve yaşama, bunun içerisinde kendisiyle anlam yaratanlar da vardı. Yaşamı ve dünyayı komple bir yaklaşımla ele alan bir toplumsallıktan bahsedilebilir. Yani oluşum, yaratma, paylaşma, hissetme dönemlerinin iç içe yaşandığı olgulardı tüm bunlar.

Üretim de yaşamın en anlamlı yanını oluştururdu. Yabancılaşma denen şey bugünkü gibi yaşanmamıştı. Daha sonraları üretim üzerinden gelişen ekonomik sömürü coğrafyamızdaki bin bir türlü canlıyı da yok etti. Bunları belirtirken “niye bu kadar geçmişe vurgu yapılıyor” diye düşünülebilir. Geçmiş ile bugün arasındaki farkı ancak böyle karşılaştırmalarla açığa çıkarabiliriz. Devletçi sistemlerin ve sermayedarların, toplumlar ve halklar için ne getirdiğini ve ne götürdüğünü anlamak durumundayız. Böylelikle “gelişmişlik ve gerileme” kavramlarına da açıklık getirmiş oluruz. Tarih; toplumsal izahlarına bugün de farklılık ve içerik katarak devam eder. Politik literatürde ise buna “ahlaki ve politik bir bakış ile yaşamı sürdürme” durumu da diyebiliriz.

Biyolojik çeşitliliğe kendini de katarak kabul eden, hisseden toplumlar ve topluluklarla bugüne kadar gelinmiştir. Örneğin, köylerimizde yaşlılarımızın doğayla ilişkisini bir düşünelim. Çevresindeki her şey onunla bir diyalog içindeymiş gibi ilişkilenir. Ağacına sarıldığını, çiçeğini okşadığını herkes görmüştür. Ya da bostanında sebzesini topladığında bir çocuğa dokunur gibi dokunduğuna birçoğumuz tanıklık etmişizdir. Gördüğü turna kuşana bakıp “bu yıl bereket gelecek memleketimize” diye mırıldandığını duymuşuzdur.

Doğada her şey birbirine yaşam koşulu oluşturur, sürdürür. Yukarıdaki örnekleri vermemiz belki konumuzu daha anlaşılır kılar. Toplum içerisinde yaşlılara  neden “eski toprak“ denildiğini hiç düşündünüz mü? “Eski toprak” kirlenmemiş, doğa gibi direngen-güçlü, anaç ve kapsayıcı, kucaklayıcı anlamına gelir. “Toprak Ana” sözcüğü ise doğadaki devinimi en güzel anlatan sözcüklerden biridir belki de. Yani “eski topraklardan” ve “toprak analardan” öğreneceğimiz çok şey vardır.  Doğada en güzel ve en toplumcu bakış açısı böylesi insanlarla ayakta kalmış ve günümüze kadar bize ulaşmıştır.

Kürdistan’daki zengin doğal çeşitliliği bin yıllardır bu ruhla ve akılla korudu insanlar. Doğal bir sorumluluktu bu. Biyolojik çeşitliliğin, toplum yaşamı üzerindeki ektilerini hissettiler, kendilerinden bir parça olarak gördüler ve ihtayaçları kadarını olarak yaşamlarını sürdürdüler. Günümüz dünyasında zirve yapan kapitalist sistemlerin yaptığı gibi kâr kazanmak ve kazandırmak için bir fırsat olarak bakmadılar doğaya. Hükmetmediler, tahrip etmediler, yok saymadılar. Özelikle son yirmi yılda Kürdistan köylerinin boşaltılması, ormanların yakılması, Kürt insanın toplumsal ekonomisinden uzaklaştırılması, ciddi bir yönelim olarak gelişmiştir. Doğal ekonomiden kopan halk, büyük kentlere kafeslenmesinin olumsuz sonuçlarını çok fazlasıyla yaşamıştır. Kürtler topraklarından sürülünce, ekonomisinin çeşitliliği de ortadan kalkmıştır.  der-kar-nisan1

Bugün insanlarımızın çoğu metropollere sığınmıştır. Köylerinden, memleketinden koparılan insanların özelikle gözlerine baktığınızda, size çok şey anlatırlar. Yaşlılarımızın ömrünün mega kentlerde kısaldığını, kır yaşamının sadeliğini aradıklarını ve geçmişi özlemle andıklarını birçoğumuz biliyoruz. Bu gerçeği salt sosyal yabancılaşmayla izah etmemiz çok basit ve sıradan bir açıklama olacaktır.

Kürdistan’da egemen devletin kendi varlığını herkese dayatması ve zulmü karşısında zorunlu bir göç yaşanmıştır. Bu göçün yarattığı sorunlar, artık içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Kentleşmenin yarattığı sorunlar ağırdır. Şunu çok iyi biliyoruz ki; bir toplumun yaşam alanı sadece kentler olamaz. Kentlerde doğadan kopuşun en çıplak halini görebilirsiniz. Kent yaşamında insan ile birlikte doğanın en vahşi şekilde sömürülme ve ezilme biçimi yaşanmaktadır.  Kent yaşamı ekonomik soykırımın yanı sıra, tabiatın tüm canlılarını yok sayar. Çünkü kentleşme anlayışına göre en yüce varlık en zengin insandır. En değerli canlı, kârını büyüten patronlardır. Şehirler, aynı zamanda sosyal ve kültürel olarak insanın asimile edildiği merkezlerdir. Bin yıllardır toplumsal kültüre dönüşen canlıcılığı, toplumculuğun zihniyetini yok etmeye çalışır. Bugün bunun karşısında en çok zorlanan ve direniş gösteren kesim ise çok dile getirilmese de yaşlılarımız, toprak analarımız olmaktadır. Çünkü onlar bilirler ki; kendi toplumunun, kendi topraklarının ve çeşitliliğinin içerisinde yaşamak ve yükselmek her zaman için daha sağlıklı ve doğal bir gelişim açığa çıkarır. Toplumları kendi toprağından koparmak, o toplumu doğal savunmasından uzaklaştırmak, çaresiz bırakmak ve hayat bulmasına izin vermemek demektir.

Kısacası; toprağa dönüş, öze dönüştür. Bugün Kürt halkı öz varlığıyla kendi topraklarında yaşamak ve toplumsal inşayı gerçekleştirmek için çaba harcıyor. Toplumsal inşayı sadece siyasal bir faaliyet olarak değerlendirmek eksik bir yaklaşımdır.  Kürt halkı bugün doğayı, ekonomiyi, canlıcılığı içine alan bir bakış, zihniyetle toplumsal inşaya yöneliyor. Ekolojik, doğal ekonomik çabalarla, sosyal ve siyasal bir bütünlükle bir yaşamı hedefleyerek mücadele ediyorlar. Bugüt yürütülen mücadele tüm canlı türlerinin kendi yaşam haklarının olduğu bir sistemi geliştirme çabasıdır. “Eski toprak”larımızın, “toprak ana’larımızın yeniden kendi topraklarında kendi varlığını hissedeceği bir yaşamı örmek için herkes bu çabaya dahil olmalıdır.