Feminizmin öznesini yerinden oynatma

- Zerya GÜL
52 görüntüleme

1980’ler sonrası modernizme karşı gelişen post-modernist arayışlar içinde sistem-karşıtı, Marxist-sosyalist, feminist arayışlar da önemli bir yer tutar. Günümüz kuram ve eylemine yön vermeye devam eden bu sürecin özü; yeni sistem tanımları ve bu sistemlerin kurucu “özne”sini tanımlama çabalarıdır. Marxizmin “işçi” öznesini, feminist teori-kuramda sabit “kadın” özneyi yerinden oynatarak geliştirilen post-yapısalcı çabalar, sürekli oluşum halinde, hareketli özneyi aramaya evrilir. Ulus, sınıfa dayalı tekçi sistemleri (kapitalist-reel sosyalist) aşma-dönüştürmeyi amaçlayan radikal çoğulcu demokrasi; yine farklılık feminizmi ve Queer feminizmde katı-tek yönlü kimlik yapılarını bozma-aşma ve yeniden yapılandırma öne çıkar.

Chantal Mouffe-Ernesto Laclau, 1985 yılında çıkardıkları Hegemonya ve Sosyalist Strateji Kitabı’nda kendilerini post-Marxist olarak tanımlar ve yeni bir iktidar tanımı yaparak; “Hegemonya …Sol için bir alternatif olarak, radikal bir demokrasi tasarısı… bir dizi sistem-karşıtı talebin marjinal konumlardan kalkılarak öne sürülmesinden ibaret olamaz; tersine, kendisini, demokratik devrimin geniş bir dizi alan içinde, en ileri noktalara götürülmesi ile bu alanların tabi gruplar açısından, pozitif yeniden-kurulma ve hegemonik yönlendirilme kapasitesi arasında bir denge noktası arayışına dayandırması gerekir…. Fakat bu toplumsal mantıklar çoğulluğu, ortada bir gerilim olduğunu gösterdiği gibi, bu mantıkların içlerinde oluşturulacağı alanların bir çoğulluğunu da gerektirir” diyor.

‘Özne’ kategorisinden vazgeçmek

Pozitif yeniden-kurulma; “dar sınıf”çı, feminizmde “kadın” merkezciliği aşarak, çoğul kimliklerin sahiplenildiği demokratik bir mücadele alanı ve anlamı taşır. Karşıtlıkların öne sürülmesi yerine, ortak çıkarları gözeten bir dengenin kurulmasını gerekli kılar. Radikal politikada; “Çeşitlilik ve kuruluş biçimleri, ancak birleşik ve birleştirici bir öz olarak ‘özne’ kategorisinden vazgeçtiğimiz takdirde düşünülebilecek olan, bir özneler çoğulluğunun ortaya çıkışıyla karşı karşıya bulunuyoruz” tespiti yapılır. Öznelerin çoğul kimliklerini sahiplendiği, çoklu öznelerin farklılıklarını örgütlü kılmalarını, demokratik gelişimlerini önemseyen bir mücadele perspektifi olarak yorumlayabiliriz.

  1. K. Gibson-Graham (Katherine Gibson-Julie Graham)’ın Kapitalizmin Sonu-Siyasal İktisadın Feminist Eleştirisi (1996) eserinde; “Bu oldukça gelişmiş kuramsal çerçeveye rağmen, Laclau ve Mouffe’un çalışmalarında ‘kapitalizmi’ toplumsal kalkınmaya dair tanıdık anlatının kahramanı olarak görmek bir hayli afallatır insanı” diyerek eleştirirler. Ancak bu sorununun kaynağını Marxizmin kapitalizme yaklaşımında görürler. Bunun yanısıra ideolojik anlamda, farklı boşluk alanları bulunmakla birlikte, -liberal özgürlüğü reddetmeme, bir bileşen olarak görme, sosyalizmi diğer bileşenler gibi radikal çoğulcu demokrasinin bir bileşeni olarak görme vb- ufuk açan ve dogmatikleşen teori ve sistemlerin aşılması bağlamında, önaçıcılığı barındırır.

Kapitalizm ataerkil şiddet ve sömürüyü derinleştirmekte

Radikal siyaset alanında birçok temel konunun tartışılmasına rağmen “kapitalizm” kavramının tartışmaya açılmadığını belirten Gibson-Graham; “Bir anlamda Marksizm, tam da kapitalist mevcudiyeti kuramlaştırma tarzıyla sosyalizmin yokluğuna katkıda bulunmuştur…. Bugün radikal siyasetle ilintili ırk, toplumsal cinsiyet ve cinsellik gibi birçok kavramın aksine, kapitalizm kavramı…. şu ana kadar genel bir tartışma ve yeniden tanımlama süreci başlatmamıştır. Gerçekten de bu sözcüğe tek bir anlam atfedilebileceğine dair -en azından Marksizm’de- sessiz bir oybirliği vardır” diyor.

Kapitalist olmayan ile kapitalist olanın ilişkisini kadın ile erkeğin ilişkisine benzeterek, “Kapitalizmi/erkeği çoğul ve farklı”, “kapitalist olmayanı/kadını özgül, belirli varlık” olarak kuramlaştırıldığını vurgulayarak; “Postyapısalcı feminist kuramcılar kadının ikili toplumsal cinsiyet yapısındaki yerini noksanlık ve negatiflikten kurtarmak için, belli söylemsel stratejiler geliştirmişlerdir. Örneğin Luce Irigaray’nin cinsiyet farkını kuramlaştırma çabası, bizim ekonomik farklılığı kuramlaştırma çabamız bağlamında çok aydınlatıcı olmuştur” tespiti doğrultusunda kapitalizmi tahlil ederler. Kullanım değerine dayalı (ev içi, küçük, yerli üretim vb) üretimin kapitalist olmadığını, tek parça bir kapitalizmden bahsedilemeyeceğini savunurlar.

Feminist kuramda da kapitalizmin ataerkil şiddet ve sömürüyü derinleştirerek gelişmesi, emek ve beden sömürüsü, cinsiyetçi politikaları bütünlüklü görme ve çözmede parçalı yaklaşımlar vardır. Diğer yandan, kadın emeği ve bedeni üzerinde kurulan tahakkümün, kapitalizmle birlikte daha da derinleştirildiği, ilkel ve küresel sermaye birikimi süreçleri ile cinsel sömürünün bağını kapsamlı çözümleyen Maria Mies, Silvia Federici, yine Angela Davis, Gülnur Acar-Savran gibi feministlerin önemli katkıları vardır. “Özne-nesne toplamı”1 olarak hem kadının “özne” olma arayışı hem nesneleştirilen, doğasını tahrip eden erkek egemen ideolojilerin cinsiyetçi politikalarını açığa çıkaran araştırma ve yazım çalışmaları tarih ve mücadele bilincini geliştirmeye, kadın kimliğinin tanımlanmasına hizmet etmiştir. Bu anlamda feminist teori-kuramlar içinde, bu varolma arayışı ve direnişinin kaba bir “özcü”lük tanımlamasıyla bir kenara itilmemesi, artı ve eksilerini değerlendirerek, mirası üzerinden yeni açılımlara gidilmesi, daha kapsayıcı olacaktır.

Özgürlükçü varoluşa yönelmek

“Evrensel” sınıf, özne ve ideoloji tanımlarını aşarak, radikal ve çoğulcu demokrasinin gelişeceğini savunan Mouffe; feminist özcülüğü eleştirerek; “Tek bir kadınların ezilmesi mekanizmasının varlığı bir kez reddedildiğinde, feminist politikaların önünde engin bir faaliyet alanı açılmaktadır” diyor. Bu vurgu, Hannah Arendt’in “çoğul kimlik” tanımıyla örtüşmektedir. Kadın olmanın yanısıra, ulus, sınıf, ırk, emek, sömürgeciliğe karşı olma gibi toplumsal alanları kapsayan, “tek merkezlilikten” çıkan bir mücadeleyi içerir. Tek yönlülük ayrı, “özcü”lük ayrı anlamlar içerir. Bu dönem feminizminin, geçmişin bütününü “özcü” tanımıyla reddetmesi kopukluğa yol açar.

Mouffe; “erkekleri düşman” olarak tanımlayan feminist söylemin; “hem erkekleri hem kadınları etkileyen, ekonomik gücün tekelleşmesine karşı mücadele ya da ifade özgürlüğü için mücadele” zeminini kapattığına işaret eder. (….) Nitekim bizzat erkeklere saldıran bir radikal feminizm, ‘dişilik’i yeniden yüceltmeye çalışan bir farklılık feminizmi ve ataerkilliğe çözülmez biçimde bağlı saydığı kapitalizmi asıl düşman olarak gören bir Marksist feminizm vardır” değerlendirmesinde bulunur.

Kadın kimliğinin toplumsal kimlikle uyumlu gelişimi düşünüldüğünde; erkek karşıtlığı, kadını özneleştirmenin ideolojisi-politikası olamaz. Yine Arendt’ten önceki bölümde alıntıladığımız, kadın ve erkeğin “benzersizliklerini koruma” temelinde “insan olma”ya yaptığı vurgu önem taşımaktadır. Feminist “özne”leşme ne klasik erkeğe eşitlenme ne geleneksel kadın kimliği sınırlarına tutunmadır. Simone de Beauvoir’in varoluş felsefesini, kadının kültürel varoluşunu aydınlatma, kendini aşma temelinde feminist teoriye katması, önemlidir. Tabii, “kadın doğulmaz olunur” tespiti kadar, “erkek doğulmaz olunur” tespitine bütünlüklü yoğunlaşmak ve cinsiyetçi temelde varoluş biçimlerine meydan okuyarak, özgürlükçü varoluşa yönelmek “kadın” öznenin esaslı sorumluluk alanlarından birini oluşturmaktadır.

“Kimlik” politikaları

Fatmagül Berktay da bu dönemde “…kollektif grupları, dışlayıcı kimlik kategorilerine başvurmadan teorileştirme ihtiyacının önem kazandığını” dile getirerek; “Artık, ‘aynılık’ ve ‘farklılık’ konusundaki hassasiyetin, bir topluluğu kendi içinde aynılaştırırken, onu başkalarından ayıran özcü bir tutum olup olmadığı tartışılmaktaydı. Bir yandan, hareketi bütünleştirecek ortak deneyimleri ve hedefleri ifade edebilmek için ‘kadın’ kategorisi gibi kimlik kategorilerine hala başvuruluyor, öte yandan kimlik dışlayıcı ve baskıcı niteliklerinden ötürü reddediliyordu. Dışlayıcı kimlik ile parçalanmış kimliksizlik arasında sıkışıp kalınmış gibiydi” biçiminde tanımlar.

Bu sıkışma, önemli oranda aşılsa da “parçalanmış kimliksizlik”in aşıldığını söylemek mümkün değildir. Bunun nedeni; “kadın” kimliği yıkıcı söylemlerle bozuma uğratılırken, hangi yapıcılıkla yeni bir tanımlamanın ve nasıl bir mücadele yönteminin geliştirileceği konusunun ortada kalmış olmasıdır. Aslında Chantal Mouffe’un radikal ve çoğulcu demokrasiyle gelişecek “demokratik devrim” projesinde, kimlik olarak kadını reddetme yoktur, bu daha çok Queer feminizmde “kimliksizlik/cinsiyetsizleştirme”yi özdeşleştirme söylemleri içinde gelişir.

Mouffe, radikal çoğulcu demokrasi anlayışının eleştirel yaklaşımını şöyle somutlaştırır; “‘Kadın’ın çeşitli kuruluş biçimlerinde cinsel bölünmeyle ilgili güçlü üstbelirleyici etkilere sahip ortak bir öğenin varolduğunu reddetmeksizin, erkeklerle kadınlar arasında cinsel bölünmenin kurucusu olan orijinal bir antagonizma bulunduğu fikrini eleştirmek olanaklıdır.”

“Üstbelirleyici etkilere sahip ortak bir öge” vurgusu, kadını “özne” olarak tanıma anlamına gelir. “Kimlik” politikalarını eleştirmek için, kadını “özne” olarak reddetmek, “kimliksizleştirmek” gerekmemektedir. Ortak yanları özerk örgütlenmelere kavuşturarak savunmak kadar, çoğul yanları da buna katan, demokratik devrimin “özne”si haline gelmesi temelinde bir eleştiri yapılmaktadır. Çünkü radikal demokrasi anlayışında politik alanların özerk örgütlenmeleri savunulmakta, ancak “üstbelirleyici” öznelliğin öne çıkarılmaması, çoğul farklılıklarla dengenin sağlanması esas alınmaktadır.

Feminist “özne” tanımı

Bütün “‘öz’lerin olumsallığının ve muğlaklığının” öne sürüldüğü “demokratik devrim” anlayışını savunan Mouffe ve Laclau; “…kendi temel olma özelliğini olumsuzlayarak yaşayan bir ‘zemin’… hegemonya” biçiminde tanımlar. Olumsallık, her öz ve öznenin kendinden katacağı zenginliği, muğlaklık veya olumsuzlama ise, sürekli oluşum halinde, bitmeyen, tamamlanmamış süreçleri, tanımları, “özne”leri ifade etmektedir. Karşıtların zıtlığına değil, birliği ve uyumu içinde birbirini dönüştürmesine dayanan bu ideolojik yaklaşımın özü, aynı zamanda Batı felsefesinin temelini atan, feminizme de bulaşan ikili karşıtlıklar hastalığının aşılmasında önemli bir aşamadır.

Devlet, iktidar ve kapitalizm sorgulamalarında modernite sınırlarını zorlasa da aşamayan yönler varlığını korur. Ancak, sınıf, Marxizm, feminizm, kapitalizm ve sosyalist devrimleri çözümleme ve sistem karşıtlığına kapı aralayacak yeni sentezleri barındırır, sorgulamaların önünü açar.

Post-modern feminist kurama önemli oranda damgasını vuran Judith Butler ve queer feminizm, radikal çoğulcu demokrasiden yararlanır. “Artık kimlikleri siyasi kıyasın öncülleri olarak sabitlemekten ve siyaseti bir dizi hazıryapım öznenin çıkarlarından türeyen bir dizi pratik olarak kavramaktan vazgeçersek, siyasetin yeni bir biçimlenimi eskisinin enkazından mutlaka doğacaktır” diyen Butler, alternatif iktidarını “özcü olmayan radikal demokrasi projesi biçiminde somutlaştırır, ancak kadın “özne” tanımını alt-üst etmeyi sürdürerek…

Feminist “özne” tanımı veya tanımsızlığı gelecek yazımızın konusu…