‘Gerçeğe dokunmak heyecan veriyor’

- Döne GÜZEL
256 görüntüleme

Tarihsel bellek toplumlar için büyük önem taşır. Bu bellekten uzaklaşmak toplumların ve bireylerin kayıp gitmesini ve tarihsel akıştan kopmalarını da beraberinde getirir. Özlem Ekinbaş da kendisinde gelişen böylesi bir kayboluşa dur diyebilmek için arkeolojiyi tercih edenlerden… Yer altına indikçe tarihi anda görmeye başlar ve kendisiyle daha fazla buluşur. Bu ilişki ve bağı ve de daha fazlasını Özlem Ekinbaş ile konuştuk… Screenshot_2017-05-24-11-59-19

Ataerkilliğin, cinsiyetçiliğin bugüne taşınmasında kuşkusuz tarihin eril yazımının büyük payı var. Tarihin bu eril karakterinde, arkeolojik kazıların ve arkeoloji biliminin etkisi nedir?

Elbette çok ciddi bir etkisi var, ama tek başına belirleyici değil. Çünkü, arkeoloji bilimi de tek başına kazı değil. Maddi kültür materyalleri arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılırken, bunlar farklı bilim dallarıyla ele alınır. Yani işin içine mimari, jeoloji, etnoloji, coğrafi, sanat tarihi, tıp, antropoloji vb. alanlar da girer. Her alanın çalışması ve ortaya çıkan kültür materyalleri farklı olduğu için çıkan materyaller de o uzmanlarca değerlendirilir ve buradan hareketle ortak bir yorum çıkarılmaya çalışılır. Tarih yazımları yapılırken de herkes kendi ideolojik bakışına göre tarihi ele alır. Her ülke kendi ideolojik sisteminin inşasını tüm boyutlarda örgütler, eğitim ise bu boyutlardan sadece biri ve tarih yazımı da bu boyut üzerinden yapılır.

Mesela ben Türkiye’de yaşıyorum ama Kürdistanlıyım, dolayısıyla bu ayırdı çok rahatlıkla görebiliyorum. Bunun ayırdına ise çok sonradan vardım. Kürt siyasi hareketiyle 23 yaşında tanıştım. O zamana kadarki bakışım tam Türk devlet geleneğinin yarattığı insan tipine göreydi. Ben bu bakış açısına göre bir eğitim gördüm. O eğitim sistemi bir algı yarattı ve buna göre şekillendim. Okul öncesi çocukluk çağımda Kürtlük figürleri daha belirgindi. Ancak ilkokula başladıktan sonra özellikle de üçüncü sınıftan itibaren eğitim sistemi bende Kürtlük figürleri yavaş yavaş eritmeye başladı. İstesen de istemesen de sana empoze edilmeye çalışılan dil ve kültür ekseninde bir zihniyet yapılanması oluşmaya başlıyor. Anadilde eğitim hakkı tam da bu nedenle hayati önemde. Sistem çocukluktan itibaren yavaş yavaş teslim alıyor ve farkına varmadan bu sistemin esiri oluveriyorsun. 23 yaşına kadar ben de bu bakış açısına göre kendimi ele alıyordum.

Tarihe, eğitime, aileye, toprağa, erkeğe bakışım da öyleydi. Abdullah Öcalan ve Kürt siyasi hareketi ile tanıştığım zaman bir alt üst oluş yaşadım. Diyebilirim ki tam bir parçalanma ve yıkım yaşadım. Özellikle de Öcalan’ın Özgürlük Sosyolojisi kitabı sadece güncel değil, tarihsel bir alt üst oluş yaşattı bana. Okuduğum tarihin ne kadar yalanlar üzerine kurulu, sahte ve eril karakteri olduğunu gördüm. Aslında arkeolojiye ilgim de böyle başladı ve arkeoloji okumaya karar verdim.

Öcalan’ın Özgürlük Sosyoloji kitabını okumakla başlayan fark edişleriniz ve bakış açınız daha sonraki arkeoloji ve bilimsel çalışmalarınıza nasıl bir katkı sundu? 

MANSETBu şekilde bilince varma benim uzmanlaşmamda büyük katkı sağladı. Yazılanları asla olduğu gibi kabullenmedim. Farklı pencerelerden bakmayı ve soru sormayı öğrendim. Gerçeğe dokunma arzusu bana heyecan vermeye başladı. Mesele benim açımdan salt yerin altından bir şeyler çıkarmak değildi, onlarla gerçeğe dokunmak ve daha da önemlisi onları doğru okumak, aktarmaktı. Özgürlük Sosyolojisi’nde bahsedilen ve oluş anında gerçekleşen bilimsel çıkışları yakalayabilmek için tam da o oluş anına dokunmak gerekiyor.

Bir de arkeolojik kazılar tarihe yazılırken ne kadar eril bir dilden bağımsız ele alındığı soru işaretleriyle doludur. Çünkü, yazılı metinlerin yazılmaya başladığı tarihte devlet de açığa çıkıyor. Devletlerin oluşumunu göz önünde bulundurduğumuzda, özellikle de militarist yapılanmalarını dikkate aldığımızda tarihsel yazımları eril zihniyetten bağımsız ele alamayız. Bir diğer şey tarihi yazanlar hep erkekler olmuştur. Yani erkek akıl ile yazılan bir tarih var ve bizlere bu tarih benimsettirilmiş. Asıl tarihi yaratanlar ötekileştirilmiş, yok sayılmış…

Dolayısıyla tarih yazımında da algılar yaratıldığını söyleyebilir miyiz? Devlet mekanizması dışında tarihi farklı yazma ya da farklı yorumlama söz konusu olmayınca arkeolojik çalışmalarla açığa çıkan tarihi objektif ele alıp değerlendirmek zorlaşıyor diyebilir miyiz?

Evet, zaten sorun da burada başlıyor. Fakat bu öyle bugünün dünün bir meselesi değil, 5 bin yıllık bir süreç. Örneğin Mezopotamya’da ilk yazılı metinler M.Ö 3200’lerde Cemret Nasr döneminde ortaya çıkıyor. Bu tarih Mezopotamya’da devlet olgusuyla tanıştığımız dönemdir aynı zamanda. Tarih üst sınıfın elinde yazılmaya başlanıyor. Tarih yazıcıları egemenlerin elindedir. Onlar ne düşünüyorsa onu yazdılar, gelecek nesillere onu miras bıraktılar.

Bu gidişata itiraz edenler de hep oldu. Mevcut durumu kabul etmeyen ve bu uğurda mücadele edenler de tarihte hep yerlerini aldılar. Bugün de olduğu gibi kurulu düzene karşı çıkan toplumsal ve ekolojik direniş hareketler hep vardı. Ancak tarih yazımı egemenlerin elinde olduğu için, kendilerine göre şekillendirdiler. Dolayısıyla böyle bir tarih anlayışıyla toplumlar insanlar şekillendi devletler o ilk ruşeym halinden beslenerek bugüne kadar derinleştirdiler.

Öcalan’ın tespitiyle vurgulamak gerekirse, ‘Sosyal bilimlerde ilkesel olarak kesinlik vurgusu yapılmaz’ fakat öğrendiğimiz tarih kesinliklere dayanıyor. Egemen sistem bu kesinlik üzerinden kendi tarihini yazıyor. Mevcut durumda özellikle de kapitalizmle bağlantısını kurarsak günümüzdeki sosyal bilimleri nasıl ele almak gerekiyor, özellikle de kadın boyutuyla…

­­

TAPINAK-1Ben bu anlamda Jineoloji çalışmalarını çok değerli ve öğretici buluyorum. Kapitalist süreçten önce kadının metalaştırıldığı bir süreç zaten var. Mitolojik anlatımlardan bugüne, bunu çok net olarak görebiliyorsun. Burada tarihi doğru okumak önem kazanıyor. İnanna tapınağında İştar’dan çalınan Me’ler mitosu var. Bunlar tam da toplumun kurulu düzenini korumaya çalışan, kadın aklıyla, bakışıyla doğayı ve yaşamı düzenleyen, örgütleyen bazı kurallardır. Neydi bu kurallar? Çalmayacaksın, komşuna yardım edeceksin vb…

Kapitalist sistem, Jineoloji’nin de tartışmaya açtığı gibi kadını metalar kraliçesi haline getirmiş. En azından çivi yazısından bu yana hep bir kadın figürü var ve ön plana çıkan kadınlar var. Mesela ‘Puduhepa’ diye bir kadın var Hititlerde… Hurrili bir rahibin kızıdır ve bir Hitit imparatoruyla evleniyor. O dönemden kalma Puduhepa’ya ait mühürler var. Hititler ve Mısırlar arasında yapılan ve tarihin ilk yazılı anlaşması olarak bilinen Kadeş antlaşmasında Puduhepa’nın imzası var. Yine dinsel törenleri Puduhepa’nın yönettiğine dair bilgiler mevcut. Tüm bunlar, onun yönetimde yer aldığını gösteriyor. Hatta biraz daha ileriye gidersek bir çeşit eş başkanlıktan da bahsedebiliriz. Bunu nasıl okumamız gerektiği önemli. Yani Puduhepa tarihsel bir kadın kişilik olarak tarih sahnesinde yer alıyor diye Hitit döneminde toplumun tamamında bir kadın bakışı vardı.

Görebilmek önemli bir şey. Kapitalizm görüyor ama iyi de saklıyor ve çarpıtıyor. Bir algı oluşturuyor. Kadın, toplum karşıtı bir sistem var ve sosyal bilimler bu algılarla şekilleniyor. Arkeoloji de hakeza böyle. Dolayısıyla verili olanla yetinmemek, sorgulayabilmek, bağımsız bakabilmek çok önemli. Babil mitolojisinde Marduk’un Tiamat’a attığı okları, Yunan mitolojilerinde Zeus’un kafasından doğan Athena’yı mesela. Kadının erkeğin aklında sembolize edilme hali olarak yorumladığımda hocalarım benimle dalga geçerlerdi. Onlar bana gülüyordu bense onlara sadece üzülüyordum.

Ne yazık ki üniversiteler sistemin dışına çıkamıyorlar, sosyal bilimciler de böyle, elbette istisnai durumlar ve çok fazla direnen sosyal bilimci akademisyen de var fakat genel olarak anlatılanın dışına çıkamıyorlar, dolayısıyla diğer anlatımların zorlama yorumlar olduğunu düşünüyorlar. Binlerce insan bu hakim anlatımla tarihe bakıyor. Asıl tehlike de bu. Araştırma gereği duymuyorlar; tüm bu anlatımları değersiz görüyorlar, ütopik olarak ele alıyorlar, fantastik buluyorlar.

Öcalan da kesin konuşmamayı bir sosyal bilim ilkesi olarak kabul eder. Ben de o noktada kesinlik denen kavrama irrite olduğumu belirtmek isterim. Değişim denen gerçeklik evren için dolayısıyla insan için doğal bir gerçeklik iken, ‘evet bu kesin böyledir’ demek ne kadar anti bilimsel kalıyor.

Sizin önemli kazı çalışmalarınız var. Bunlardan biri de tüm dünyada yankı uyandıran ve bilim dünyasını alt üst eden yine tarihin akışını değiştiren Göbeklitepe kazısıdır. Göbeklitepe’nin bu kadar dikkat çekici olmasının sebebi nedir?

GOBEKLI TEPE 1Göbeklitepe kazı çalışmalarının küçük bir parçasıydım sadece. Göbeklitepe’de Harran Höyük’te, Cizre’de Bırca Belek’te çalışmalarda bulundum. Göbeklitepe için ırkların henüz olmadığı bir dönemde bahsediyoruz. Toplumlar her dönem kendilerini mitolojiyle, dinle, felsefeyle, bilimle farklı farklı alanlarda ifade etmişlerdir. Evet, yer Kürdistan tabii ki bunun bu kazılarda çok ciddi bir etkisi var. Benim de çalışmayı tercih etme nedenim bu. Benim de köken sorunum var. Kazı çalışmasında ‘evet bunlar benim tarihim’ diyorsun. Fakat asıl olan şey bu değil, önemli olan burada objektif bakabilme, insanlık tarihi ekseninde işe yaklaşmadır. Yoksa eleştirdiğimiz sosyal bilimlerden farkımız kalmaz. Tabii ki coğrafya çok önemli ve tarihe de etki ediyor. Çünkü bazı şeylerin etno-arkeolojik değerlendirmelerini de yapmak gerekiyor.

12 bin yıl önce çıkan maddi kalıntılarda bir zihniyet okuyup, bunun kurgusunu yapabiliriz. Evet Göbeklitepe’de yaşayan bu topluluklar biraz erildiler. Şu ana kadar çıkan sonuçlar bunu gösteriyor fakat bunu kesinlik olarak ifade etmek doğru olmaz. Çünkü yüzde 10’luk bir kazı çalışması yapılmış ve bunu söylemek için çok erken… Dolayısıyla bu tarz yorumlar yapmak çok yerinde olmayabilir.

Göbeklitepe dünyanın bilinen en eski tapınağıdır. Bilinen demek şu demek her an yeni bir arkeolojik merkez bu gerçeği değiştirebilir. Birçok arkeolog başta Klaus Schmidt hocam dahil Göbeklitepe’yi en eski tapınak olarak değerlendiriyor. Göbeklitepe’nin bu kadar sorgulatma sebebi yerleşik yaşam koşulları oluşmadan tapınak diye bir şeyin açığa çıkamayacağıdır. Yani insanlar hala göçebeyken neden devasa tapınak yapma ihtiyacı duydu. Esas sorgulatan nokta burası… Hala göçebe olan bir topluluk neden bir tapınak inşa etsin. Nasıl bir zihniyet yapılanması var ki böyle bir tapınak inşa ediliyor. Bu çok temel bir soru. Göbeklitepe’den yaklaşık 2 bin yıl sonrasına denk gelen Newala Çori’de de tapınak ortaya çıktı. Orada Göbeklitepe’ye göre yerleşik yaşam koşulları daha belirgin. Bunlar birbirine yakın tapınaklar çünkü içerisinde T biçimdeki dikili taşlar benzer şekilde yerleştirilmiş ve resmedilmişler.

Toplumun zihniyet yapılanması neyse ortaya çıkarttığı maddi kültür kalıntıları da, buna göre şekillenir. Eğer bizler bunlara tapınak diyorsak ki, birçok düşünür ve Öcalan da bu yapıları tapınak olarak değerlendirir. Bir inanç var ve bu inanca göre tapınak inşa edilmiş. Hiyerarşik yapıları tapınaklarla sembolize ediyoruz. İşte Zigguratların tarihi 4-5 bin yılsa ve bizler Newala Çorî ve Göbeklitepe’de çıkan kalıntıları tapınak olarak kabul ediyorsak o zaman hiyerarşik yapılanmayı biraz daha gerilere çekmek zorundayız. Elbette Zigguratlar’daki kadar belirgin bir sosyal tabaka olmayabilir fakat orada da bunun yaşandığını söyleyebiliriz.

Bazı arkeologlar Newala Çorî kalıntılarında anayasallığın ön planda olduğunu belirtiyor. Siz de aynı fikirde misiniz?

EREKHTHEIONEvet, ben de öyle bakıyorum. Şu ana kadar çıkan veriler bize bunu gösteriyor. Fakat bu da değişebilir. Newala Çorî’de başka bir şey var. Fırat’ın hemen kenarında konumlanmış bir köy. İlk köylerden biri. Orada şunu görüyoruz; hayvanlar, toplumla beraber yaşıyor. Yani hayvanlar evcilleştirilmiş, yine Eniko denilen bir buğday o coğrafya da ilk kez işleniyor, bununla ilgili DNA sonuçları da var. Newala Çorî’de yaşam evcilleştirilmiş… Orada ortaya çıkan bir totemde sırt sırta vermiş iki kadın figürü var ve bunların hemen tepesinde bir kuş var. Eğer totemler zihniyet yapılanmasını anlatan kalıntılarsa, biz Newaya Çori için o zaman şunu söyleyebiliriz: Belki de burada ekolojik gruplar yaşıyordu. Yani ben öyle hissediyor ve öyle düşünüyorum. Ama tabii ki öyle olmayabilir. Fakat şunu rahatlıkla belirtebiliriz Newaya Çori, Göbeklitepe kadar eril değildi. Newala Çori’de kadınlar ve erkekler yaşamı birlikte örgütlüyorlardı.

Göbeklitepe’yi incelerken sizin en çok dikkatinizi çeken neydi?

Silikalı dilgiler (yani silisyumlu basit taş el aletleri…) Orada kullanılan bir materyal var, çakmak taşı, obsiden. Zaten harika bir çakmaktaşı işçiliği var Göbeklitepe’de. Onlardan yapılan aletler var. Yabani otları, buğdayları toplarken kesici olarak kullandıkları şeydir silikalı dilgiler… Uçlarındaki parlaklığından dolayı arkeoloji literatürüne bu isimle geçiyor. Ben onları kadınların kullandığını düşündüğüm ve hissettiğim için her silikalı dilgiye baktığımda bir kadın hayal ettim. Beni en çok heyecanlandıran onlardı. Beni yerleşikler ve göçebelerin savaşımı da çok heyecanlandırıyor. Zihinsel olarak bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Hala göçebeyken bu insanlar neden bir tapınak inşa etsinler… Tüm bunların hepsi ne yazık ki muhtemelen cevapsız kalacak.