Hayır! 

- Dilda ROJ
297 görüntüleme

Yeni bir “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü”nü karşılamaya hazırlanırken kadınlar için şiddet ve cinayetler ne yazık ki hızından hiçbir şey kaybetmeden her geçen gün artarak devam etmekte. Duyduğumuz, tanık olduğumuz, farkına vardığımız her saldırı, her cinayet, şiddet, sömürü örneği bizler için ne ilk ne de son olma özelliğini taşırken, gündemimize oturan her olay bir mücadele gerekçesi olmaktan öteye, insan olarak hayata atıldığımız ilk andan itibaren beslediğimiz, geriliklerini tolere ettiğimiz erkek egemen anlayış ve davranış tarzını tekrar tekrar süzgeçten geçirerek; karşısında mücadele ettiğimiz zihniyetin bizden aldıklarını geri kazanabilme mücadelesinin argümanlarını doğru tespit etmemize de vesile olmaktadır.

Sorgulamalarımızın merkezine oturttuğumuz NEDEN? sorusu aslında yaşanan kırımın bir sorumlusunu aramaktan ziyade, ne yazık ki erkeği aklayacak şekilde işin içinden sıyrılmasını sağlayarak, her türlü ‘ahlak’ ve ‘toplumsal kurallar’ çerçevesinde yaşanan bu sorunların merkezine bir şekilde kadını koymayı amaçlayan neredeyse kurgulanmış bir oyun olmaktan öteye gitmemektedir. Oyundan kastımız 5000 yıllık erkek egemen zihniyetin öncülüğünde gelişen bütün kadın kırımlarında adeta bir senaryo gibi değişmeyen anlayış: Katledilen, kırıma uğratılan, her türlü fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik şiddet yaşayanlar kadınlar olmasına rağmen toplum, devlet, erkek tarafından ortak ağızla yargılananlar her seferinde yine kadınlar olmaktadır.

Tüm katledilmelerin kaynağında bir HAYIR var 

Tarihsel bir geçmişi olan ve oldukça ideolojik bir alt yapısı olan bu durumun ve bunun pratikleştirme kurumu olan devlet ve tüm organları bu saldırıları meşrulaştırmaya yönelik dizayn edilerek tam olarak olmasa da toplumu etkisi altına almayı başarmıştır. Kadınlar açısından Marduk’un Tanrıça Tiamat’ı katletmesi ile başlayan bu süreç günümüzde Mirabel Kardeşlerden, Sakine Cansızlara, Cadı olarak yakılan kadınlardan töre cinayetleri adı altında katledilen Güldünyalara, oy hakkı elde etmek için direnen kadınların katledilmesinden, haklarını savundukları için saldırıya uğrayan işçi kadınlara kadar, sırf kadın diye sokakta yürürken kaçırılarak tecavüze uğrayıp katledilen binlerce kadından, Meksika sınırlarında kaybedilen sayısı bilinmeyen binlerce kadına, Özgecanlara, Saray Güvenlere, Sevê Demirlere, Pakize Nayırlara, Taybet Analara, daha çocukluktan kurtulamadan katledilen Ceylan Önkol ve daha adını sayamadığımız binlerce, milyonlarca kadının katledilmesi ile devam etmektedir.

Bütün bu sonuçlar bize gösteriyor ki bugüne kadar dünyadaki en uzun soluklu, en ağır tahribat ve kayıpları olan savaş erkek egemen zihniyetin kadına karşı açtığı savaş olmaktadır. Tüm katledilmelerin kaynağında yatan ise bir RED ediş, bir HAYIR’dır. Erkek egemen zihniyetin yaratılmış tüm değerlere sahip olma hırsına karşı, tanrıçaların insanlığa ait değerleri sahiplenme ve bunları tanrılara teslim etmemek için gösterdikleri direnişin sadece mitolojik bir anlatı olmadığını, kesintisiz süren özgürlük arayışının tanrıçalardan, bilge kadınlara, bilge kadınlardan şifacı kadınlara, şifacı kadınlardan analara, kendini özgürlüğe adayan binlerce kahraman kadınlardan sadece bir kaçı olan Besêler’e, Beritanlar’a, Zilanlar’a, Saralar’a, Helinler’e, Arjinler’e, Delal ve adını sayamadığımız daha yüzlerce kadın kahramanlara devredilen geleneği bu gün de Ortadoğu’da Kürt kadınları öncülüğünde tüm dünyaya umut olma gerçekliği ile devam etmektedir.

Katil devlet, yargı ve toplumsal gerilikler el ele

Tarihe mal olmuş yüzlerce kadın, yanı başımızda komşumuz, kızımız, annemiz, arkadaşımız, birlikte yol arkadaşlığı yaptığımız yoldaşımız daha sabah birlikte oturup kahve içtiğimiz akşam katliam haberini aldığımız herhangi bir kadın. Çok yakınımızda ya da başka bir kıtada adını bile telaffuz edemediğimiz bir coğrafyada, bugün gerçekleşmiş olan ya da yüzlerce yıl önce cadı avlarında katledilmiş bir kadın. Herhangi bir kadın, ben, sen o, içimizden biri. Sadece kadın olduğu için, bir karşı koyuş ve bunun karşılığında katledilme. Ve ne yazık ki hayatımızın bir parçası haline gelmiş katliam haberleri.

Saray Güven cinayeti de bunlardan sadece biri. Bir kadın, bir anne, bir aktivist, yurtsever, emekçi, mücadeleci bir kadın. Ülkesinden türlü sebeplerle kopup Avrupa’ya yerleşmek zorunda kalan üç çocuk annesi Saray Güven’in katil Fahrettin Tandoğan tarafından hunharca katledilmesini ele alan dava geçtiğimiz günlerde sonuçlandırıldı. Davanın görülmeye başlandığı günden itibaren davayı yakından takip eden kadın hareketleri ve basın kurumları, dava boyunca yer yer protestolar ve basın açıklamaları yaparak komuoyu üzerinde bir baskı ve duyarlılık oluşturmak için önemli bir çaba içerisine girmelerine rağmen ne yazık ki alışık olduğumuz sonucu bu davada da değiştiremedi. Bu mahkeme süreci bize bir kez daha gösterdi ki katil devlet, yargı, hukuk sistemi, toplumsal gerilikler ile el birliği yaparak oldukça kolektif bir biçimde eril zihniyetin menfaatleri çerçevesinde sonuçlandırılmıştır.

Alman yargısının cinayeti meşrulaştırma çabası

Kadına karşı açılan 5000 yıllık savaş her gün yaşamın her alanında uyguladığı şiddet egemen zihniyetin, devletin ve onun bütün kurumlarının ağlarını kadına yönelik sindirme, sömürme, kendi yalanı ile dejenere ettiği toplumun ahlak kuralları çerçevesinden kadını köleleştirerek yaşamsal tüm kurumların dışına iterek bir nesne olmaktan öteye bırakmama çabalarını bir kez daha bize net bir şekilde gösterdi. Alman yargı sistemi de Saray Güven davasında alışık olduğumuz argümanlarla yaklaşmış, cinayeti aklamaya çalışan ve erkeğin lehine sorunu ele alıp akli dengesinin tam yerinde olmadığı, gönüllü birlikteliğe dayalı olduğundan cinayeti meşrulaştırıp suçu hafifletme çabaları olmuştur.

Bu cinayetlerin yer, mekan, zaman ne olursa olsun aynı argümanlarla ele alınması, yaşanmış ve yaşanmakta olan bütün kadın cinayetlerinin aynı zihniyet tarafından saldırıya uğradığının göstergesi. Üstelik bu saldırı kadının fiziken ortadan kaldırılması ile sınırlı kalmayıp öldürüldükten sonra bile kadının tüm yaşam tarzı, hayalleri, ilişkileri masaya yatırılarak erkeği aklama uğruna kadına ait hiçbir özel alan bırakılmayarak, manevi olarak da kadın yok edilmeye devam edilmekte. Bu saldırıların bu şekilde devam ettirilmesinin ardında yatan sebepler çokça olmasına rağmen en büyük sebep geride kalan kadınlara verilen mesajdır aslında. “Ey kadınlar bana karşı gelirseniz katledilmekle kalmayacaksınız, katledildikten sonra da size ait özelde kalan ne varsa hepsini sizden tek tek alacağım” mesajidır.

Örgütsüz tek bir kadın kalmamalı!

Turkish women shout slogans as they hold banners and placards during a protest against Turkey’s President Recep Tayyip Erdogan in Ankara, on June 6, 2016 the day after he urged Turkish women to have at least three children, saying a woman’s life was “incomplete” if she failed to have offspring.
Erdogan’s comments were the latest in a series of controversial remarks aimed at encouraging women to help boost Turkey’s population, which had already risen exponentially in the last years. / AFP PHOTO / ADEM ALTAN

Bu düzeyde yaşamı tüketen, yok eden, hiçbir şekilde kadının varlığına tahammül edemeyen, kadının yaşadığı her anı fiziki ve idolojik olarak yok etmeye endekslenmiş erkek egemen zihniyet kurumlarının saldırıları karşısında, kadın kurumları, kadın hareketleri, meclisler, birlikler olarak durmanın yegane yolu örgütlenmekten geçmektedir. Gerçekleşen hiçbir kadın cinayetini ferdi cinayetler olarak ele almayıp, toplumsal cinsiyet normlarından beslendiğini ve dolayısıyla politik olduğunu bilmek önemli. Sırf kadın olduğu, bir şeyi red ettiği için katledilme olgusu hala da tüm kadınlar için bir tehdit olarak sürüyorsa, o halde kadınlar olarak vermemiz gereken en büyük cevap da büyük örgütlülük olmalı. “Örgütsüz tek bir kadın bile kalmamalı” şiarı bize karşı açılan bu savaşın nasıl alt edileceğinin de perspektifini içermektedir.

Bu anlamda yaşanan her kadın cinayetinin politik olduğunu unutmadan, örgütlü kadın potansiyeli olarak katledilen bütün kadınların dili, yüreği, bedeni olarak bu kirli zihniyetin yeryüzünden silineceği güne kadar “Jin Jiyan Azadi” sloganı ile örgütlü mücadeleyi geliştirerek dünyayı yaşanılır bir yer haline getirmek temel yaşam perspektifimiz olmalıdır.