Irkçı-kapitalizm ve polis şiddetine karşı ulusötesi feminist dayanışma?

- Serra HAKYEMEZ*
18 görüntüleme

George Floyd’u öldüren ırkçı polis şiddetini anlamak için Amerika Birleşik Devleti’nde (ABD) ırkçılığın kapitalizme içkin olan uzun ve derin tarihsel sürecine bakmak gerekiyor. 400 yıl önce Afrika’dan Virginia’ya alınıp satılacak bir meta olarak zorla getirilmesiyle başladı Eric Garner’ların ölümü. Transatlantik köle ticareti için Batı Afrika’dan Avrupa limanlarına oradan Yeni Dünya’ya hareket eden zindan-gemilere hapsedilerek öldü Freddie Grey’ler. Pamuk, tütün, şeker kamışı tarlalarında fiziksel ve cinsel işkencede öldü Breonna Taylor’lar. Bu başlangıçlar ırkçılğın ilmik ilmik nasıl örüldüğünü anlamamızda önemli. Ancak bu başlangıçların nasıl yeniden üretildiğini anlamak da ona karşı mücadeleyi anlamak için önemli.

Nasıl ki sömürgeciliğin ekonomik ayağı 20. yüzyılda Britanya ve diğer Avrupa ülkelerinin özgürleşen eski sömürgelerinden idari olarak çekilmesi ile son bulmadıysa, ABD’de de kölelik düzeninin yarattığı adaletsizlik Amerikan İç Savaşı sonrasında köleliği kaldıran 13. Anayasal Değişiklik ile son bulmadı. Küba devrimi üzerine çalışan siyaset bilimci August H. Nimtz’in de ifade ettiği gibi ırkçı polis şiddetine sadece kölelik üzerinden bakarak yapılan analizler, hem ırkçı şiddeti tarihin kaçınılmaz bir sonucuna indirgiyor hem de Küba örneğinde olduğu gibi eski kölelik rejimi kapitalist ekonomik aygıt tarafından yeniden üretilmediği sürece George Floyd’ların öldürülmediği gerçeğini görmezden gelmemize sebep oluyor. Tam da bu yüzden ne coğrafyaya ne de tarihe bir kader olarak yaklaşmamak gerekiyor.

Irk ve sınıf temelli adaletsizlik

Küba’dan ABD’ye geri dönecek olursak, ırk ve sınıf temelli adaletsizlik, ABD’nin Güney ve Kuzey eyaletlerinde 20. yüzyılda farklı formlarda devam etti. Güney’de Siyah-karşıtı politik, sosyal, ve ekonomik ayrımcılığı kanunen mümkün kılan Jim Crow Yasaları ancak 1960’larda verilen Sivil Haklar Mücadelesi ile kaldırılabildi. Kuzey’in ‘özgür’ eyaletlerinde ise ayrımcılık Beyaz mülk-sahipleri arasında yapılan tapu sözleşmeleri ile korundu. Minnesota gibi ‘özgür’ eyaletlerde bu tapu sözleşmeleri Beyazlar arasındaki mülk alım-satımını Siyahın mülk edinememesi koşuluna bağladı. Emlak değeri yüksek mahalleler ile Siyah mahaleller arasına kırmızı çizgiler çekti. Bu tapu sözleşmelerini Yüksek Mahkeme’nin kanunlara aykırı bulması ise 1950’lerin sonuna tekabül etti.

Sivil Haklar Mücadelesi ile ırk ve sınıf temelli direniş mücadelesinin kazandığı tarihsel momentum Siyah halkların hem yerelde örgütlenmesini hem de yerel yönetimlerde yer almasını beraberinde getirdi. Ancak 1980’lerin neoliberalleşme ‘tufanı’ sadece kamusal alanda yapılan harcamaları kısıtlamadı, aynı zamanda eyaletlerin federal hükümetten aldığı bütçe payını da ciddi anlamda kesintiye uğrattı. Sivil Haklar Mücadelesinden gelen Siyah belediye başkanlarının endüstrisizleşmiş şehirler için vizyonu ulusal ya da uluslararası şirketleri kendi şehirlerine yatırım yapmaya ikna etmek üzerine kuruldu. Neoliberalizmin Siyahlar üzerine etkisini çalışan Lester K. Spence’in de ifade ettiği gibi neoliberal zamanlarda sadece bir devlet aygıtının bütçesi katlanarak arttı: Polis teşkilatı. Sermayenin özgür hareket edebilmesi için mülksüzleştirilmiş Siyahları yoksul mahallelere hapsedecek ve hareketsizliğe mahkum edecek olan Polis teşkilatı. George Floyd’u 25 Mayıs 2020’de öldürecek olan Minneapolis Polis Teşkilatı.

Çok-ırklı protestolar silsilesi

George Floyd Houston’dan iş bulmak için taşındığı Minneapolis’te gündüz kamyon şoförü akşam bir Latin restoranında bodyguard olarak çalışıyordu. Çoğunlukla yoksul Latina/o’ların ve Siyah’ların yaşadığı Powderhorn mahallesinde bir marketten sigara satın aldıktan hemen sonra polis tarafından durduruldu. Polisler Floyd’un marketten aldığı sigara için sahte bir banknot kullandığı yönünde bir şikayet almışlardı. Gözaltına alma işlemini gerçekleştirecek olan polis memuru Floyd’un boynuna dizini bastırarak önce onu hareketsiz hale getirdi. Dizini Floyd’un boynuna 8 dakika 45 saniye boyunca bastırmaya devam ederek onu nefessiz bıraktı. Floyd’un otopsi raporu onun boğularak öldürüldüğünü yazdı. Hareketsizleştirme, nefesini kesme, öldürme. Floyd’un cenaze töreninde konuşan Rahip Al Sharpton dizinizi boynumuzdan çekin diye haykırdığında Kuzey’den Güney’e Siyah kadın ve erkekleri bazen ani bazen yavaş yavaş öldüren ırkçı kapitalizme, onun koruyuculuğunu üstlenen devlete, ve tetikçiliğini yapan polis teşkilatına seslendi. Bu ses Minneapolis sokaklarından ABD’nin 50 farklı kentine yayılarak çok-ırklı protestolar silsilesini başlattı. Bu protestoların öncüleri arasında Siyah kadınlar yer aldı. Sosyal yardımlaşma kurumlarında ve cezaevi ziyaretlerinde bekleyen Siyah kadınlar. Köleliğe, cinsel şiddete, yoldaşlarını kaybetmeye, ve erkek şiddetine göğüs germiş ve mücadeleleri görünmez kılınmış Siyah kadınlar.

Anti-kapitalist mücadelenin sac ayağı

Siyah Hayatlar Değerlidir Hareketi’nin öncülüğünü yaptığı bu protestocuların bir dizi somut talepleri var; polis teşkilatlarının bütçesinin kısıtlanmasından, sosyal yardım programlarına yatırım yapılmasına, ve polis teşkilatlarının feshedilmesine kadar uzanıyor. Bu taleplere en radikal ve çoğu kesimin ütopik gördüğü cevap Minneapolis kent meclisinden geldi. 1967 ile 2017 yılları arasında onlarca defa reform edilen Minneapolis Polis Teşkilatındaki ırkçılık ve ayrımcılık sistematik bir boyutta olduğu için bu teşkilatın kaldırılmasına/feshedilmesine karar verdi. Bu feshetme eğiliminin de bir tarihi var. Bu tarihin en sembolik ismi ise cezaevlerinin feshedilmesi için 1970’lerden beri mücadele veren siyaset felsefecisi, feminist aktivist Angela Y Davis ve yoldaşları. Gelin birlikte 2019 yılının son aylarında Harvard Üniversitesi’nde Angela Y. Davis’in yaşamına ve çalışmalarına adanmış iki günlük bir konferansın kapanış konuşmasına gidelim. Gidelim ki bu yazıda özetlemeye çalıştığım ırkçılık karşıtı anti-kapitalist mücadelenin anti-emperyalist feminist sac ayağını yerli yerine oturtabilelim.

Davis, konferansın kapanış konuşmasında W.E.B Du Bois’a referans vererek “Benim kendimi özdeşleştirdiğim Siyah mücadele anti-emperyalist bir özgürlük mücadelesidir” vurgusu yaptı. Davis’in bu vurgusu Siyah mücadeleye bir tane daha ‘izm’ eklemekten çok daha fazlasını yapıyordu. Irkçılığı kavramsallaştırırken kölelik düzenini sömürge düzeni ile birlikte düşünmeyi öneriyordu. Irkçı kapitalizm de denilen bu sistem devamlılığını, üretilen ırksal farklılıkları global düzeyde emeğin değer farklılıklarına dönüştürmesinden alıyor. Irklaştırılmış bedenleri köleleştiren, mülksüzleştiren, ve topraksızlaştıran emperyalist bir sistem. Varlığını bu sistemi korumaya bağlayan devletler ise gerek kontra-gerilla ile gerek polis teşkilatları ile ırk ve sınıf hiyerarşisini koruyor, cinsiyetçiliği besliyor. Tarihsel olarak Beyaz kadının bedenini Siyah erkekten korunacak alan olarak tanımlamıştı, Siyah kadının bedenini ise cinsel şiddet coğrafyasına çevirmişti. Günümüzde bakıldığında ise Siyah kadını hem doğurganlığının kontrol altına alınması gereken bir medikal müdahaleler coğrafyasına hem de sınırlı sosyal yardımlarla terbiye etmeye çalıştığı Siyah ailenin öznesine dönüştürüyor.

‘Yeni bir dönemin başlangıcındayız’

Davis Harvard’daki konuşmasını yeni bir dönemin başlangıcındayız diyerek bitirdi. Hayır, yaklaşık sekiz ay sonra ABD’de başlayacak olan protesto eylemlerini önceden tahmin ettiği için kurmadı bu cümleyi. Aksine dinleyicilerini ABD merkezli düşünmekten vazgeçmeleri konusunda uyardı. Onu umutlandıran Rojava’da Kürt kadınlarının sosyalist feminist bir dünya kurmak için verdiği mücadeleydi. ‘Onlardan öğreneceğimiz çok şey var’ diyerek bitirdi kendi hayatına ve mücadelesine adanmış konferansı.

Farklı coğrafyalardan yükselen devletin zor aygıtını feshetme ütopyası ile sosyalist feminist bir dünya kurma ütopyasını birbirine bağlayan başka düşünürler başka aktivistler de var. Uzaktan bakıldığında Rojava’daki devrimin makro düzeyde yürütülen diplomatik çalışmalarında kadınları pek göremiyoruz. Ama biraz daha dikkatli takip ettiğimizde emperyalist ırkçı patriarkal kapitalist sisteme karşı enternasyonal anti-kapitalist feminist ağların örülmekte olduğunu farkediyoruz. Bu bağlamda Dayanışma Yaşatır (Solidarity Keeps You Alive) kampanyasına öncülük eden Kürt kadın hareketinin ABD’deki, Filistin’deki, Filipinler’deki, ve Kolombiya’daki kadın hareketlerini buluşturarak ortak mücadele hatları kuran çalışmalarını heyecanla takip ediyorum. Bu dayanışma ağları, her coğrafyanın kendine özgün şiddet ve direniş tarihlerini gözardı etmiyor elbette. Ama bu ulusötesi feminist dayanışma coğrafyayı kader olmaktan çıkarmak için ezilmiş halkları coğrafyalarından eden ya da coğrafyaya hapseden orduların, kontra-gerillaların ve polis güçlerinin dayandığı ideolojileri deşifre ederek yıkma potansiyeli taşıyor.

*Minnesota Üniversitesi/Yardımcı Doçent