Kadın cinselliği üzerine kurulan iktidar

- Zerya GÜL
12 görüntüleme
Kapitalizm kadının emeği ve bedeni üzerindeki bilgisi, denetimi ve üretiminin cadı katliamları gibi korkunç bir intikam saldırısı üzerine gelişir. Kadın bilgisi ve bedeni ele geçirilen, nesneleştirilen ana meta konumuna dönüştürülür. Ulus-devletin temelini atan düşünceleri özetleyen Toplumsal Sözleşme’den dıştalanan kadın, evlilik sözleşmesi ile erkeğe bağlanarak, sömürüsü güvence altına alınır.

Fransız devrimi öncesi akılcı-aydınlanmacı düşünürlerin düşünce sınırları da birinci ve ikinci cinsel kırılmanın yarattığı tahribatı görmez. Mitolojiler ve dini kutsal metinlerin kanıksattığı kadın bedeni ve cinselliğini aşağılayan, nesneleştiren ve egemen erkeğin kullanımına açan cinsiyetçiliği derinleştirir. Aklı, düşüncesi eksik tarif edilen ve insan olup olmadığından şüphe edilen kadın, yasalarla tarif edilen evin reisi erkeğe hizmet etmekle yükümlü kılınır. Erkeğin cinsel ve yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayan, ulus-devlete işçi, asker ve hizmetçi doğuran bir makine olarak tanımlanır. Kapitalist sömürü sistemi, bir yandan kadın bedeni, emeği ve cinselliğini, ev-aile ve erkeğe tapularken, diğer yandan “şeytan”ı, “metaların kraliçesi”ne; sınırsız tüketimin önünü açan, kışkırttığı cinsel güdüleri doyurmaya ayarlanmış bir nesneye dönüştürür. Özel evde “karı”ya, en “genelleşmiş” evde “fahişe”ye biçilen rolün sadece mekanı değişir, içerik olarak birbirini tamamlayan bir rol ve misyona ayarlanır. Erkek egemen sistem, liberalizm ve modernite adına, her tür sömürü ve cinsel istismarı normalleştiren, kadın-erkek ve cinsellik doğasını tahripte sınır tanımayan bir  formülasyonla ilerler.

Kapitalizm kadını cinsel metaya dönüştürdü

Marxizmin alt-yapı/üst-yapı, emek-değer, kapitalizm teorileri, tarih yorumu; kadın emeği-bedeni ve cinselliği üzerindeki sömürüyü görmeyen-göstermeyen modernist bakış açısı, kapitalist, ataerkil sömürüyü perdeleyen bir rol oynar. Friedrich Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabında kurgulanan tek-eşli ailenin kadın bedeni ve cinselliğinin ele geçirilişindeki rolünü irdelese de sosyalist ideoloji ve sistemlerde yaşamsal-politik karşılığı fazla olmaz. Erkeğin hiçbir zaman tek-eşli olmadığı, ev-aile mekanı ve ilişkisinin meşruiyeti altında kadın bedeni-cinselliği üzerinde kurulan tahakkümün, halka halka topluma nasıl yayıldığı, devletleştirildiği dile getirilse de nasıl aşılacağı konusu, sınıf eksenli kurtuluş sınırına hapsolur. Kapitalizmin kadını cinsel metaya dönüştürmesi ve tecavüz sistemini derinleştirmesinde, alternatif olarak ortaya çıkan sosyalist düşünce ve sistemlerin egemen erkek aklı ve zihniyetini aşan çareler geliştirmemesinin etkisi büyüktür. Ulus-devlet çıkarlarını sosyalist devlet çıkarlarıyla mükemmel harmanlayan politikaları, “kutsal aile” temasını, ya “yıkıl” demekle yıkılacak ya da hep canlı tutarak kadın cinselliği ve doğurganlığını devletin hizmetine sokacak bir yaklaşımı esas alır. Alternatif sistem iddiasında olanların, kadın bedeni-emeği-cinselliğine erkek-devlet sınırı ve faydası üzerinden yaklaşması, kapitalist modernite ve ulus-devletin temellerini sağlamlaştırmasını ve cinsel sömürüyü derinleştirmesini kolaylaştırır.

“ilk ve son sömürge ulus”

İtalyan faşizminde Mussolini’nin aileyi ve çocuk doğurmayı teşvik politikalarıyla, Alman faşizminde Hitler’in ırkçı, kadını aile ve doğurganlıkla özdeşleştiren politikaları birbirini tamamlar. Hitler’in, üstün ırk yaratmayı amaçlayan ideologlarından birinin kadınları kategorize etme biçimi hem kadın kimliği hem cinselliği üzerindeki devlet aklı operasyonlarının vehametini gösterir: Çocuk doğurmaya teşvik edilecekler; çocukları sakıncalı olmayan, çocuk sahibi olmaması gereken ve kısırlaştırma yoluyla çocuk sahibi olması önlenmesi gereken kadınlar olarak, dörde ayırır. Demografya politikaları kadın doğurganlığı ve cinselliğinin ailenin-devlet hizmetine nasıl sunulduğunun faşizan örnekleriyle doludur. “Kutsal anne”lik, “ulusal anne”lik, dinci ve milliyetçi politikaların, kadın cinselliğine yön verişini ifade eder. Kadını “ilk ve son sömürge ulus” olarak tanımlayan Önder Abdullah Öcalan Özgürlük Sosyolojisi Savunması’nda erkek aklının kadın üzerinde büyük operasyonlar yürüttüğünü söylüyor. Derinleştirilerek devam eden bu operasyonları; “ilk ev kölesi”, “seks aracı”, “ücretsiz, karşılıksız emekçi” ve “en ince meta” haline getirilmesi olarak tanımlıyor. Kadının metalaştırılma operasyonları olarak geliştirilen bu süreçler, en çok cinsel-yaşam enerjisi ve doğurganlığının ele geçirilmesi üzerine kurgulanır. Kadının bedeni-cinselliğine uygulanan şiddet, tecavüz, hakaret ve katliamların bu operasyonlarda başat rol oynadığına dikkat çeken Önder Öcalan; “Kadın günümüze doğru, seksin, cinsel iştah ve iktidarın sürekli üzerinde denendiği araçtır. Özel-genel ev ayrımları anlamını yitirmiştir. Her yer ve her kadın artık genel-özel ev ve kadın sayılır” diyor.

Bilimcilik adına geliştirilen idealizm

Uygarlığı, cinselliğin denetim altına alınması mücadelesi olarak tanımlayan Sigmund Freud, en önemli gerçeği atlarken, daha sonraki büyük çarpıtmaların kaynağı olan psikoanalitik tezler ileri sürer. Aslında denetim altına alınan kadın cinselliğidir. İktidarın ve paydaşı egemen erkeğin hizmetine sunduğu, en acımasız ve görünmez kılınan sömürünün en işlevli alanıdır. Freud sadece “kadın” vurgusunu atlamakla kalmaz. Kadını, erkeğin cinsel organına sahip olmadığı-olamadığı için hep bir kıskançlığa mahkum eder. Yani Aristo’nun “felsefik” olarak kadın için “eksik erkek” tanımı, Freud’un “bilimsel” analizlerinde “penis kıskançlığı” içinde ruhsal-bedensel dünyası hep eksiklik duygusuyla bezenmiş bir cinsel kimlik tanımına dönüşür. Kadının, neden erkeğin ekonomik, siyasal gücünü değil de cinselliğini kıskandığı sorusunu soran feminist düşünürler, aslında toplumsal gücü ve etkinliğinden arındırılmış kadın cinselliğinin ve cins kimliğinin başına gelenleri aydınlatmak ister. Bilim adına bu korkunç çarpıtma, bir tespitle sınırlı kalmaz; aslında Platon-Aristo felsefe zamanlarından temeli atılan kadın-erkek, ruh-beden, duygu-akıl, özne-nesne ikilemleri ile parçalanan zihniyet dünyaları, cinsel kimlik ve yaşamlar üzerinde derinleştirilmek istenen iktidarla ilgilidir. Yeni bir idealizmin, bilimcilik adına geliştirilmesine tekabül eder. Ulus-devletin dine-feodalizme karşı mücadele üzerinden geliştiği yalanı, stratejik noktalarda nasıl derin uzlaşma içinde olduğuna bakılarak defalarca ispatlanmıştır. Liberalizmin bir yandan cinsel güdüleri kışkırtarak “cinsel özgürlük” eğilimini besleyen, en uç noktada pornografiyi bir ticari endüstri alanına dönüştüren politikaları; kadın bedeni ve cinselliğini en aşağılık, kirli, doyumsuz, kışkırtılmış cinsel güdülerin nesnesine dönüştürmüştür. Kadın cinselliğinin kullanımı üzerine kurulan bu tuzakları yerinde ve zamanında çözemeyen çeşitli feminist eğilimlerin, benzer gündemlere odaklanması, eleştiri konusu olmaya devam etmektedir.

Kadın bedeni ve cinselliğine karşı din-devlet işbirliği

Liberalizmin kışkırttığı ve Önder Abdullah Öcalan’ın tanımıyla “metaların gerçek kraliçesi”ne dönüştürdüğü, kadın bedeni ve cinselliği, her tüketim maddesinin yanında bir eşantiyon olarak sunulmaya devam etmekte; diğer yandan, dinciliğin cinsiyetçilikle kutsal evliliğini pekiştiren en gerici uygulamalar, “demokrasi, özgürlük dağıtan küresel güçler” tarafından sessizce onaylanır; din-devlet işbirliği kadın bedeni ve cinselliğinin yeniden ele geçirilmesi üzerinden derinleştirilir. Çokeşliliğin, çocuk yaşta evliliğin, on-on beş çocuk doğurmanın devlet teşvikli politikalara dönüşmesi, ailecilik-hanedanlık ideolojilerinin her an devrede olduğunun kanıtıdır. Kadın ve cinselliği üzerinde mülkiyet sözleşmelerinin yenilenmesi, derinleştirilmesi, kadının bedeni, cinselliği, yaşam ve üretim gücünü yeniden toplumsallık zemininde ve kadın özgürlük mücadelelerinde tanımlama arayışının önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Yeni haremler, geniş aile modelleri, açık-gizli “aşk”lar, bir türlü önü alınamayan körüklenen cinsel güdüler; sinema, dizi, tv, reklam, internet gibi görsel-bilişsel iletişim ağı ve sektörünün temel gündemidir. Bir yanda “kutsal aile”yi yeniden üreten, kadını erkeğin uzantısı kılan, aileyi kurtarma senaryoları; diğer yanda ise her tür aldatma biçimini ve hangi meslek, üretim alanında olursa olsun kadını cinsel meta olarak sunan kurgular, mülkiyet ilişkileri pompalanır. Kadın ve cinselliğine metalaşma ve nesneleşmenin ötesinde bir değer biçilmemesi, bir kutsal ittifak olarak, iktidar sistemlerinin ve kapitalizmin “an”lık ürettiği bir zihniyete dönüşmüş durumda. Reklamlardan, yasalara, günlük ilişkilere hakim kılınan kışkırtılmış güdüler ve bunu doyurmak için can atan kadınlar dünyasıdır. Aile-evliliği yücelten ya da bozan tüm ilişkilerin odağında; kadını da erkeği de kölelik-egemenlik girdabında tüketen, nesneleştiren, ancak kadın bedeni ve cinselliğinin bozulması, ele geçirilmesi üzerine kurgulanmış bir zihniyet dünyası, biyo-iktidar politikasıdır.

Madalyonun iki yüzü

Örtünmenin ve açılmanın nesnesi üzerinde yürütülen liberal, dinci, cinsiyetçi vb politikaların amacı, kadın bedeni ve cinselliği üzerindeki denetimin elden kaçırılmamasıdır. Ortadoğu’da hortlatılan DAİŞ tecavüzü, terörü ve kadın düşmanlığı, hegemonik sistem ve zihniyetin tezahürüdür. Demokrasi, özgürlük getirme adına, açıktan saldırılarla yetinmeyen devletli sistem, örtülü-çeteci yapılarla “haram, gizli, örtülü” sınırlarda tutulan kadın bedeni, cinselliği ile Doğu toplumlarına dönük oryantalist saldırı ve katliam, aynı amacı taşır. Batı’da çılgın cinsellik gösterileri ile Doğu’da “gizemli” kadın bedeni-cinselliği ve toplumsallığı yeniden ele geçirilmek istenmektedir. Burka, çarşaf altına kapatılan ve tahrik unsuru olduğu için gülmeleri yasaklanan, sesi, soluğu kesilen, saçı-bedeni örtülen kadın ile pornoyu ve “cinsel özgürlük”ü savunarak mülkleştirilmenin hangi sınırında olduğunun farkında olmayan kadın üzerinde geliştirilen politikalar, madalyonun iki yüzünü oluşturuyor. Bu iki yüzün ötesine bakan ve ötesine geçmeyi amaçlayan; kadın cinselliğini, doğasını, bedenini, toplumsallığını keşfetme arayışlarını konu alan son yazımız gelecek sayıda…