Kadın kimliği ve politik özne olmak

- Zerya GÜL
14 görüntüleme

 1980’lerin sonunda başlayan ve devam etmekte olan, feminist “özne” tartışmasında, kadını salt “dişil” kimlik üzerinden tanımlama, öne çıkarma ve toplumsallıktan soyutlama -Fransız farklılık feminizmi- ile “kadın” kimliğinden vazgeçen kimliksizliği savunan queer feminizm öne çıkar. Post-modern düşünce akımlarından etkilenen, bu incelemeleri kadın gerçeğine, dolayısıyla feminizme uyarlayan post-yapısal düşünce öne çıkar. Nasıl verili kavramsal, kuramsal ve kurumsal yapıları alt-üst ederek, dönüştürerek, modernizmin aşılabileceği düşünülmüşse, “kadın” da bir kavram düzeyine indirgenerek kategorize edilir.

“Kadın kategorisi”nin yapı-sökümle işlevsiz hale gelmeyeceğini savunan Judith Butler, “hiçbirimizin öngöremeyeceği yollarla anlamlandırılma ve açılma imkanı” yaratacağı için, feminist talepleri oluşturan ve sınırlayan, yine “farka dayanan tahakküm ilişkilerini sorgulayan bir eleştiriye tabi tutmak mümkündür” diyor. Bu eleştiri gerçekleştirilmediğinde “feminizm kendisini meydana getiren dışlamalarla ilişki kurmayı-onları hesaplayıp tartmayı, onlar tarafından dönüştürülmeyi-reddederek kendi demokratikleştirici potansiyelini kaybeder” tespitinde bulunmaktadır.

“Kadın” kimliğini reddetmek

Post-modernist düşünürlerin devlet ve iktidarcı zihniyetin oluşturduğu kavramları muğlaklaştırarak yeni tanımlara ulaşma, olumsuzlama yöntemini, olduğu gibi kadın kimliğine uyarlar. Burada çok ince bir çizgi vardır; feminizmin sadece kadını merkezine alan, çoğul kimliklerini ve bundan kaynaklı haklarını görmezden gelen -ki sosyalist feminizm gibi bunu aşan kuramlar da vardır- politikasını reddetmekle, “kadın” kimliğini reddetmek aynı şey değildir. Bu reddin erkek egemen zihniyetin cinsiyetçi baskı ve sömürüsünün en çok derinleştiği, kimlik tanımına, tarihsel-güncel kadın hakikatinin aydınlanmaya en çok ihtiyaç duyduğu bir döneme denk gelmesi düşündürücüdür.

Kapitalizmi ve ataerkilliği çözümleme yerine, ataerkilliğin yerine “heteroseksüel”liği geçirerek, “esas düşman, faşizm” gibi tanımlamalar, esas bozukluğu insanın oluşum ve biyolojik varoluş biçimine indirgeme, ciddi bir sapma anlamına gelir. Butler’in “anasoylu tarih, neolitik dönem, kadın kültürü” gibi kadın toplumsal tarihini ve yaratımlarını “uydurulmuş gerçek” olarak tanımlaması da bu düşüncenin ürünüdür. “Ataerkilliğin gündem olmaktan çıktığı”na dair tespitler de buna bağlıdır. 1970’ler sonrası, kadın kimliği, özel-kamusal alan ayrımını reddeden, kadın emeği ve bedeni üzerinde geliştirilen cinsiyetçi şiddet, tecavüz ve sömürünün görünür kılınmasında önemli gündemler oluşturan, bilinç yaratan ve mücadele yöntemlerini zenginleştiren feminist hareketi bütünüyle reddetmek, birbirini dönüştürme zeminini de ortadan kaldırır.

Feminizmi “özne”siz, politikasız ve eylemsiz kılmak?

Toplumsal cinsiyet-cinsiyet ikilemini aşmayı, biyolojik cinsiyeti aşmaya ve kadın-erkek ikileminden -esasında heteroseksüellikten- kurtulmayı, kadın kimliğini reddetmeye indirgeyen düşünce biçimi, yeni sorunlar üretir. Butler; “Heteroseksüel toplumsal cinsiyet normları yakınlaşılamayacak idealler ürettiği sürece, heteroseksüelliğin ‘erkek’ ve ‘kadın’ın abartılı versiyonlarının düzenlenmiş üretimi üzerinden işlendiği söylenebilir. Bunlar çoğunlukla zorunlu performanslardır, hiçbirimizin seçmediği, ancak her birimizin uzlaşmasının zorunlu kılındığı performanslardır” der.

Cinsiyetin de toplumsal cinsiyet gibi toplumsal yargılar ve iktidarcı sistem tarafından üretilmiş olduğu sonucuna ulaşan Butler, kimliksizlik ve cinsiyetsizliği kadın “özne”ye odaklar. O yerinde durdukça, “heteroseksüel sistemin” aşılamayacağı düşüncesi, günümüze ulaşan feminizmin ideolojik, politik, eylemsel krizinin temelini atar. Aksu Bora gibi, sabit bir kimliğe tutunan feminist kuram yerine, Butler’in hareketli, dönüştürücü özne tanımını daha mücadeleci bulan feministler olsa da feminizmi “özne”siz, politikasız ve eylemsiz kıldığına dönük eleştiriler daha yoğunluktadır.

İktidara karşı konumlanmış bireyin çoktan ele geçirilmiş ve teslim alınmış olduğunu savunan Foucault’a katılmayan Butler, iktidarın aynı zamanda direnişin ve “özne”nin varoluşunu koşulladığını ortaya koyar. İktidarın insan benliğinde ulaşamadığı direnç noktaları olduğunu belirtir. Bu anlamda iktidar ve “özne” tanımlarına önemli katkıları olan Butler’ın, Silvia Federici’nin “cinsiyetsiz tarih yazımıyla” eleştirdiği Foucault’un tespitlerinden yola çıkması, bu yaklaşıma derinlik kazandırır, meşrulaştırır.

“Soyut, karmaşık ve akademik kalmak”

Kimlikten uzaklaşma, ortak tarih, mücadele ve gelecek tasarımından uzaklaşmayı doğurur.

Tarih, kültür, kimlikten soyutlanan “özne”nin, psikanalize ve biyolojik cinsiyetli veya cinsiyetsiz olmaya indirgenen tahlili, hiyerarşik ilişkilerin esas nedenini ortadan kaldırır. Merkeze konan toplumsal cinsiyet-cinsiyet ve cinsellik çözümlemesinin toplumsal ve tarihsel temelinden koparılması; muğlaklaştırmaya, insanın varoluş amacı ve eylemini sakatlayan sonuçlara götürür. Kimlik eksenli siyasetin, dıştalamayı getirdiği ve katı sınırlar oluşturduğunu savunan queer feminizm, farklılıklara, yerele, özgüne ve bireye indirgeyen analiz ve yaklaşımı öne çıkarır. Postmodern feminizmde, yerele-bireye indirgenen yöntem; “evrenselci” yaklaşımın göremediği ırk, etnisite, yoksul ve sömürge ülke kadınlarının durumunu görünür kılmaya katkı sunar. Ancak tekil olanla evrensel olanın bağını kurma, ortak mücadele zeminlerini ortadan kaldıran, aşırı bireye ve yerele indirgeme, liberalizmden kaynağını alır ve erkek egemen sistemi güçlendirir.

Butler’ın queer teorisi ve feminist yorumu, farklı feminist veya kadın hareketlerinden, feminist olmayan düşünürlerden yoğun eleştirilere maruz kalır: “Feminizmin öznesini soyutlaştırma, politik özne olmaktan çıkarma, kimliksizleştirme”, “gay ve lezbiyen politikacılığı yapma ve feminist çıkarlara sahip olmama, feminist olmama”, “idealizme kayma”, “ataerkilliğe yönelmenin önünü alma”, “soyut, karmaşık ve anlaşılmaz dil, akademik kalma” vb biçiminde gelişen eleştirilerdir. Çinli sosyalist feminist Zeng Zhisheng’in belirttiği gibi “çok söylem, az eylem” eleştirisi, başta Butler olmak üzere, tüm post-modern feminist kuramcı ve hareketlere dönük ortak eleştiridir. Yine Zhisheng’in belirttiği gibi “sürekli olumsuzlama, yıkıcılık yanını öne çıkarma, yapıcı ve oluşturucu yönün zayıflığı” özneyi güçlendirmez.

Tarihsel toplum çözümlemesinden kopukluk

 

Butler’ın “amaç, maddeyi gündeme getirmenin, tortulaşmış bir cinsel hiyerarşi ve cinselliğe dair silinip gitmiş şeylerin tarihini gündeme getirmekle aynı şey olduğunu göstermektir. Bu tarih, kuşkusuz feminist araştırmanın nesnesi olması gereken, ancak bunun yanı sıra bir feminist kuram zemini olarak fazlasıyla sorunlu olabilecek bir tarihtir. Maddeye dönmek, ona kendi basmakalıplığı ve çelişkileri içinde tamamlanmamış bir cinsel farklılık oyunu icra eden bir im olarak dönmemizi gerektirir” değerlendirmesi, temel eleştirilere cevap verir niteliktedir. Ancak bu bir “oyun icra etme”nin ötesine geçen, “tamamlanmamış cinsel farklılığı” cinsiyetsizliğe ve ne kadar birey varsa o kadar cinsiyet olduğu sonucuna götüren ve düşüncesinin temel taşı yapan bir gerçeğe dönüşür. Cinsiyetsizlik, kadın cinsiyetini ortadan kaldırdığından, “özne” ortadan kalkar. Bazı feminist düşünürler, “kadın” kimliğini ve maddeyi yok saymadığını belirtse de Butler’in maddeyi-bedeni, kadın kimliğini ve feminist politika zeminini ortadan kaldırdığı eleştirisinde ısrarlıdır.

Sungur Acar Savran, post-modern feminizmin içinde bulunduğu durumu “Bir uçta toplumsal cinsiyet kavramını, kadın bedeninin ve kadınların yaşam pratiklerinin özgüllüklerine hak ettiği ağırlığı tanımadığı için reddeden ‘farklılıkçı’ feministler, öbür uçta ise cinsiyet/toplumsal cinsiyet ikiliğinin kaçınılmaz olarak biyolojizm ve özcülüğe kapı araladığını düşünen radikal inşacılar, söz konusu ikiliği geride bırakmayı önermekteler” biçiminde değerlendirir. İki yaklaşımın temelinde de bütünlüklü tarihsel toplum çözümlemesinden uzaklık, güncel feminist kuram-politikaya karşıtlık üzerinden bir ele alış öne çıkar. Özcülük eleştirisi, kadın kimlikli politika, ortak geçmiş ve evrensel tanımlamalara dönük geliştirilir; retçi ve gerçekliği çarpıtmaya kadar götüren sorunlu bir ele alışı içerir.

“Özcü olmayan radikal demokrasi”

Butler, “özcü olmayan radikal demokrasi” tanımını “Geleneksel özcü dişi kimlik yapı-bozumuna tabi tutulmaksızın, sosyal ilişkilerin çeşitliliğine dair tam bir kavrayış sağlanamaz; özgürlük ve eşitlik ilkeleri, tüm bu çeşitlilik arz eden sosyal ilişkiler alanlarını kapsamalıdır. Birleşik/yekpare homojen olan hiçbir sosyal yapı olamaz, aksine tüm yapılar çoğuldur ve her türden özneyi ve konumu içermektedirler; radikal demokrasi mücadelesinin safları tüm bu çoğul özneleri ve konumları kapsayacak onları seçkisiz/rastgele bir ilişki içinde birleştirecektir” biçiminde formüle eder.

Kadınların “özne-konumu”nun sabit bir “kadınlar”ı tanımlamadığını, bir üretim ve şekillenme sürecinin parçası olduğunu belirten Butler “…politik alanda öteki gösterenlerle ilişkisinde sürekli olarak yeniden tartışılan ve yeniden ifade edilendir” der. Bu “ucu açıklık” ve “performatif”liğin (Butler’in yenilenen tekrar anlamına gelen yöntemi) radikal demokrasinin güvencesi olduğunu vurgular. Politik özne ve kimliği özdeşleştirerek, bu özne olma durumunu kabul etmez. Sürekli oluşum halinde olmakla, “politik özne” olmak birbirini dıştalayan değil, tamamlayan boyutlardır. Politik özne olarak kimlik ve çıkarlarını tanımlamadan ideolojik netliği, günü ve geleceği tanımlayan programı ve bilimsel, toplumsal, ve kadın özgürlük mücadelesini geliştirmek mümkün değildir. Butler, feminizmin temel bir probleminin kimlik tanımına yaklaşımda yattığını belirterek; “Kimlik-iddiaları, politik hareketlilik için odak noktaları olarak alındığında, bütünlüğü, dayanışmayı, evrenselliği vadediyor gibi gözükürler. Sonuç olarak, o zaman, kimliğe karşı duyulan hıncı ve garezi, bu vaadin yerine getirilmemesini takip eden anlaşmazlık ve tatminsizlik işaretleri olarak görebiliriz” diyor. Yani tanımlanan kimliğin “anlaşmazlık ve tatminsizlik” biçiminde bir karşıtlık yarattığını ortaya koyar.

Sistem-karşıtı güçlerin ortak mücadele “özne”leri

Radikal demokrasi mücadelesinde, krizli toplumsal kesimlerin, sınıf, ırk, etnisite, kültür ve inançlar anlamında, bu krizin aşılması için politik özneler olarak tarih sahnesine çıkması zorunludur. Önder Öcalan’ın “krizli kimlik” olarak tanımladığı kadın açısından olmazsa olmazı ifade eder. “Bütünlük ve dayanışma”nın özünü savunulan ideoloji belirler. Devletli sistem ve kapitalizm karşısında verilen mücadelenin “anlaşmazlık” diye tanımlanan karşıtlıklar yaratması, radikal demokrasi mücadelesinin doğası gereğidir. Karşıtlık, sorun olarak tanımlanan ataerkil sistem ve devletli uygarlığın son temsilcisi, ulus-devlet ve küresel kapitalizm, faşizmdir.

Sistem-karşıtı güçlerin “anlaşmazlık” yerine, ortak mücadele zeminlerini, “özne”lerini yaratması esastır. Bu anlamda “bütünlüğü, dayanışmayı” savunmak, kimliksizliği gerektirmez ve karşıtlık yaratmaz. Her kimlik tanımlamanın “dıştalama” olarak ifadelendirilmesi sorunlu ve yanılgılı bir durumdur. Butler’ın formüle ettiği “Günümüzün siyasi, etik, toplumsal ve felsefi sorunu, bireyi devletten ve devletin kurumlarından kurtarmaya çalışmak değil; kendimizi hem devletten hem de devletle ilintili olan bireyselleştirme türünden kurtarmaktır. Yüzyıllardan beri zorla dayatılmakta olan bu tür bireyselliği reddederek, yeni öznellik biçimlerine geçerlilik kazandırmak durumundayız” tespiti başta kadın olmak üzere, sistem-karşıtı herkesi yanyana getiren ortak ve esas noktadır.

Toplumsallık ve özgürlükle güçlü bağ kuran “özneleşme”, süren feminizm tartışmamızın gelecek yazı ve son bölümün konusu olacak.