Kadın kırımı: Kanlı bir mülkiyet hikayesi

- Halide Türkoğlu
257 görüntüleme

“…Eğer sömürgecilik kavramını ülke ve ulus bazından çıkarıp insan gruplarına indirgersek, kadının konumunu rahatlıkla en eski sömürge olarak tanımlayabiliriz. Gerçekten ruh ve beden olarak hiçbir toplumsal olgu kadın kadar sömürgeciliği tanımamıştır. Kadının sınırları kolay belirlenemeyen bir sömürge statüsünde tutulduğu anlaşılmak durumundadır….”

 (Abdullah Öcalan)

 

Geçtiğimiz son iki yılda -2013 ve 2014 yıllarında- Türkiye’de 531 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Türkiye’de sık yaşanan ve kadınların “şüpheli ölümlerinden” biri olan kadın intiharları da kadına yönelik şiddetle mücadelenin gündemlerinden birini oluşturmaktadır. Yalnızca 2013 yılında 871 kadının “intihar” ettiği iddia edilerek öldüğünün resmi kayıtlarda yer aldığını Türkiye İstatistik Kurumu’ndan bilmekteyiz. Kadın intiharlarının kadın cinayetleri verileri içerisinde yer almaması kadına yönelik artan şiddetin boyutlarının aslında sistematik bir şekilde nasıl bir kadın kırımı olduğunu görmemizde engel değildir. Zira Türkiye’de ve Kuzey Kürdistan’da yaşanan kadın intiharları kadın katliamlarından farklı bir kategori içerisinde ele alınmamalıdır. Kadın kırımının içinde yer alan bir olgu olarak kadın intiharları da erkek şiddetinin bir sonucudur.

 

Kadınların en yakınından en uzağına kadar erkekler tarafından şiddetin hedefi haline gelmesi artık tartışılmaz bir gerçeklik haline gelmişken, kadın cinayetlerinin önlenmesi için toplumsal bir direniş ve değişim henüz açığa çıkmış değildir. Kadın örgütlerinin bu konuda yaptığı çalışmalar kimi kez kitleselleşirken toplumsallaşması hala eksik bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kuzey Kürdistan’da etkin bir Kürt Kadın Hareketi’nin olmasına rağmen erkeklik, din ve feodalizm işbirliği içinde olan toplumsal zihniyetin erilliği kadın toplumsallığında ciddi engeller teşkil etmektedir.

 

Özgür yaşam alanı meselesi mekânsal bir mesele değil sosyal ve toplumsal bir meseledir. Toplumun kadın toplumu olması yönünde inşa edilmesi mücadelesidir. Bunun için kadınların meclislerini inşa etmeleri, örgütlü bir yapıya kavuşarak erkek egemen zihniyetle mücadelede etkin rol oynayacağı aşikârdır. Kadınların şiddetle mücadelede başvurabileceği kadın kurumlarının olması tartışılmaz bir ihtiyaç iken ev ev kadınların örgütlü mücadelede yer alması toplumsal bir mücadele haline dönüşmesini sağlayacaktır. Özcesi kadına yönelik her türlü şiddetle mücadelede kadın meclisleri öz savunmanın kendisini oluşturmakta ve toplumu bu konuda duyarlı hale getirmekte etkin bir misyona sahiptir. Halide Türkoğlu-Sayfa 3

 

Medyasıyla bakanıyla AKP’nin eril söylemleri

 

AKP hükümetinin kadına dair politikalarının ayrımcılığı, şiddeti pekiştirdiğini ve her söyleminin toplumsal karşılık olarak kadını görmezden gelmesi, kadına yönelik şiddetle mücadelede etkin yol almada engeller oluşturmaya devam etmektedir. Kadınlara nasıl olması ve nasıl yaşaması gerektiğini öğreten eril söylemler her gün medyada gündem olurken, bakanlıklar aracılığıyla birçok sosyal, hukuki, sağlık ve eğitim politikaları kadınların aleyhine eril bir yapıya kavuşmaktadır. Türkiye’deki kadın hareketlerinin kazanımları devlet eliyle yok edilmekle birlikte, kadınlar devlet şiddetinin de hedefi olmaya devam etmektedir. Kadına yönelik şiddet ve cinayetlere karşı kadın örgütlerinin talep ettiği çok başlı mücadele bugün AKP hükümeti tarafından cinayetlerin “meşruluğunu ve masumaneliğini” savunur hale gelmiştir. Kadın bakanlığından Aile bakanlığına dönüşüm, kadının aile için intihar etmesi ya da aile işbirliği içinde cinayetler, aile çatısı altında kadının mülk olarak görülerek her türlü şekilde şiddetin hedefi haline gelmesi son yıllarda yaşadığımız kadın cinayetlerinin engellenememe nedenlerinden biridir.

 

“Aile mahremiyeti” şiddeti büyütüyor

 

AKP’nin kadın düşmanlığı kendini her alanda gösterirken, kadın iradesinin, bedeninin ve kimliğinin her yönüyle sömürü ve baskı altında tutulması için, çok başlı mekanizmalar erkek egemen zihniyetin toplumda yürütücülüğünü yapmaktadır.

Kadın cinayetlerinin artış nedenleri bütünsel anlamda bir erkek egemen zihniyet meselesi iken bu zihniyetin oluşumunda rol oynayan toplumsal inşaların kadın cinayetlerini artırdığı gibi, tarih boyunca devam eden bir kırımın sorgulanmamasına neden olduğu da bilimsel anlamda ortaya konulmuştur.  Başta aile kurumu olmak üzere, “aile mahremiyeti” adı altında kadının sesini ve itirazını kıran kurallar; kadını eşit olmayan bir konumda gören gelenekler ile din kurumu, yine eğitim kurumunda öğretilmiş ayrımcı yaklaşımlar, kitle iletişim araçlarından biri olan medyanın dili şiddeti arttırdığı gibi toplumun şiddeti normalleştirmesini de sağlamaktadır. Basının kadın cinayetlerini servis ederken, -erkeğin öldürme gerekçelerini tanımlamasından başlarken- aslında her kadının ölümü hak ettiğini topluma sunmaktadır. Şiddetin işkence ve fiziksel boyutu ön planda tutulurken, bazen magazinsel yorumlarla haberi görenlerin şiddetin insan hakları ihlali olduğu gerçeğini görmesinde engel oluşturmaktadır. Kadınların hangi erkek tarafından öldürüldüğünden tutalım da kadının hangi ideolojik kimliğe sahip olduğuna kadar her bir ayrıntının milliyetçilik, dincilik ve cinsiyetçilik ideolojileriyle aslında kadın katliamları topluma servis edilmekte ve etki alanı bu şekilde kitleleri harekete geçirebilmektedir.

 

Şiddet gündelik yaşamın parçası haline geldi

 

Türkiye’deki güncel politikalar ve toplumsal algının kadınlar üzerinde olumsuz sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaya çalıştıktan sonra erkek egemen zihniyetin toplumsal cinsiyetçilik çerçevesinde felsefik ve tarihsel tartışmasını yapmak toplumsal hafızanın kadın kırımı noktasındaki rolünü açığa çıkarmak için önemlidir.

Beş bin yıl öncesine dayanan erkek egemen zihniyetin oluşum süreci, dünya toplumlarında zaman içerisinde farklı düzenlemeler ve toplumsal inşalarla kendisini gösterse de öz itibariyle cinsiyetçilik temel özelliklerinden biridir. Bireylerin toplumsal mekanizmalar içerisindeki konum ve statüleri toplumu oluşturan kurumların kimliklerini belirlememizde önemlidir. Erkek egemen zihniyetin oluşturmuş olduğu toplumsal sistemin kadın üzerinde iktidar ilişkileri noktasında nasıl bir dönüşüm geçirdiği tarihsel ve toplumsal bir analiz gerektirirken, şiddet ve ayrımcılığın gündelik hayatın bir parçası haline geldiğini kanıtlamak için yalnızca yaşadığımız topluma bakmak yeterlidir. Zira edineceğimiz bilgiler şaşırtıcı değil “normalleştirilmiş” bir davranış biçimi halini almıştır. Peki bir cinayet nasıl normalleşir?

Sistematik bir biçimde bin yıllardır süregelen kadın kırımı, erkeğin kadın üzerindeki şiddet ve öldürme hakkının meşru bir şekilde tarihsel ve gündelik  bir davranış biçimi olduğu gibi toplumsal bir olgu olarak kendini göstermektedir.

 

“Erkek gibi kadın-ağır başlı kadın”

 

Erkeğin kadını sahip olunması ve kontrol altında tutması gerektiği ideolojisi bir mülkiyet ideolojisi olmanın yanı sıra tüm sömürge zihniyetlerinin ilk sömürgesi olduğu gerçekliği, kadın katliamlarının tarihinin başlangıç nedenini oluşturmaktadır. “Erkek” ve “kadın” arasındaki ilişkiler “sömürgeci” ve “sömürge” arasındaki ilişkilerin benzerliği bu yapısal çözümlemeden gelmektedir. Erkek kadını hâkimiyeti ve kontrolü altına almak isterken, kadını tüm değer ve kültürleriyle yok eder ve yerine en başından öyleymiş gibi kendi söylem ve zihniyetini kadın üzerinde şekillendirir. Erkek egemen zihniyetin sürdürücülüğünü nihayetinde özne itibariyle kadın ve erkek sürdürür. Bir yönüyle sömürgenin asimilasyonu söz konusudur.

“Erkek gibi kadın” söylemi gücü temsil ederken, “ağır başlı kadın” söylemi ise erkeğin sömürge arzularıyla içkindir, orada sömürgecisini bekleyen kadındır, köleliğe karşı herhangi bir isyan belirtisi yoktur, itaatkâr kadındır. Ancak sanıldığının aksine erkek egemen zihniyete itaat etmek yahut ona benzemek sömürgeyi özgürlüğüne kavuşturmadığı gibi tarih boyunca milyonlarca kadının katledilmesine neden olmuştur. 5000 yıldır kadınlar erkekler tarafından çeşitli adlandırmalarla katledilmekte olduğu gibi yine çeşitli adlandırmalarla beden, emek ve düşünsel boyutta sömürülmektedir. Erkekler hem kadınlara sahip olmak istemekte hem de onlardan korkmaya bin yıllardır devam etmektedirler. İktidar ve direnme ikilemi sömürgeci ve sömürgenin gerçekliğine tekabül etmektedir.

 

Kadınlar öldürüleceklerini bilse dahi itiraz ediyor artık

 

Tıpkı Avrupa’da yaşanan Cadı avı gerçeği gibi, Ortadoğu toplumlarında yaşanan recm, namus cinayetleri, kadın sünnetleri kadın katliamları tarihi açısından hala devam eden katliamlardır. Öyleki tarih boyunca sürdürülen katliamlar, kadınları köleleştirmekle birlikte kadın örgütlenmesinde olmazsa olmaz olan kadın dayanışmasının da önüne geçerek, kadınların örgütlü mücadele üretmesinde korkuyu hakim kılmıştır. Savaşlardan ölen insan sayısından daha fazla ölen ve sistematik bir biçimde aile, toplum ve devlet tarafından işkenceye maruz kalan bir cinsin kırımı söz konusudur. Bunun adı net bir şekilde KADIN KIRIMIDIR! Psikolojik, fiziksel, toplumsal ve kültürel bir kadın kırımı sorunu karşımızda durmaktadır. Yaşadığımız toplum ruh ve beden olarak bir erkek toplumudur. Kadının kendini ifade edebileceği ve kendi gerçeğini görebileceği herhangi bir alan yoktur. Her alana çetin bir mücadele ile girebilen kadınlar, her mücadeleci halklar gibi bedel ödemek zorunda kalmaktadır. Sömürgeci erkeğin de en büyük korkusu kadının mücadelesini bin yıllardır sürdürmüş olmaya devam etmesidir.

Bugün Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da toplumsal cinsiyetçiliğe karşı örgütlü bir kadın yapısı bulunmaktadır. Kadınlar kendi hayatları üzerinde irade sahibi olmayı talep ettikleri gibi bunun için yaşamlarını ortaya koymaktadırlar. Öldürüleceklerini bile bile, daha fazla şiddette boyun eğmemek için eşlerinden boşanabilmektedir. Toplumumuzda kadınlar bir yandan erkeklere itaat ettiği için erkeğin keyfi uygulamasında her türlü şiddete maruz kalırken ölebildikleri gibi, erkeğe karşı isyan ettiği için yine aynı şekilde cinayete kurban gidebilmektedir.  Toplum içindeki acı gerçeğimiz: her halükarda kadınların öldürülme tehlikesiyle yaşıyor olmalarıdır.

 

Ev ev kadınlar şiddete karşı örgütlenmeli

 

Kuşkusuz devletlerin cinsiyetçi yaklaşımları tarihten günümüze devam eden bir gerçektir. Ancak Dünya ve Türkiye gündeminde demokrasi sorunsalı cins çelişkisi aşılmadan demokratik toplum hedefine ulaşmakta sorunlu durmaktadır. Evdeki babanın yasası ile ulus devletin erkek yasası birbirini pekiştiren yasalardır. Kadın cinayetlerinin önlenmesinde bu yasaların başta kadınlar tarafından çözünürlüğe uğratılarak kadınların yaşabileceği özgür yaşam alanlarının yaratılması önemlidir. Özgür yaşam alanı meselesi mekânsal bir mesele değil sosyal ve toplumsal bir meseledir. Toplumun kadın toplumu olması yönünde inşa edilmesi mücadelesidir. Bunun için kadınların meclislerini inşa etmeleri, örgütlü bir yapıya kavuşarak erkek egemen zihniyetle mücadelede etkin rol oynayacağı aşikârdır. Kadınların şiddetle mücadelede başvurabileceği kadın kurumlarının olması tartışılmaz bir ihtiyaç iken ev ev kadınların örgütlü mücadelede yer alması toplumsal bir mücadele haline dönüşmesini sağlayacaktır. Özcesi kadına yönelik her türlü şiddetle mücadelede kadın meclisleri öz savunmanın kendisini oluşturmakta ve toplumu bu konuda duyarlı hale getirmekte etkin bir misyona sahiptir.

 

Kadın kırımı bir sistem sorunudur

 

Son olarak, ister devletlerin yasal düzenlemeleri olsun ister kadın reformlarının kendisi olsun, kadın kırımı sorunu bir sistem sorunudur. Erkek egemen zihniyetin ulus devletçi, dincilik, milliyetçilik ve cinsiyetçilik üzerinden şekillenen tüm yapılarının oluşturduğu ve her birinin iktidarcılığı ve katliamı pekiştirdiği gerçeğini mücadele merkezimize koyarak yeni bir inşanın demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir paradigma ile oluşturulması başta kadınlar ve halklar için daha yaşanılır bir toplum haline gelmesini sağlayacaktır. Biz kadınların kendimizi görebileceğimiz bir toplumsal sisteme ihtiyacımız var.

Halide Türkoğlu / Amed – Çınar Belediyesi Jinwar Kadın Merkezi