Kadın öncülüğü dik durmak demektir

- Meral ÇİÇEK
48 görüntüleme
Kürt sorunu, yani Kürt halkına uygulanan imha ve inkar, özü itibariyle uluslararası bir olgudur. Kürtlerin statüsüzlüğü, Birinci Paylaşım Savaşı ile birlikte dönemin hegemon güçlerince çizilen Ortadoğu haritasının bir sonucudur. Dolayısıyla tek başına Kürdistan topraklarını kendi sınırları içerisinde sömüren bölgesel ulus-devletlerin politikaları bağlamında değerlendirilemez. Öyle olsaydı bugünkü durum çok daha farklı olabilirdi.

Eğer 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Kürtler hala soykırım kıskacındaysa, bu öncelikle Kürt sorununun devletlerarası karakteri ile ilgilidir. Bu bağlamda günümüzde Kürt halkına yönelik geliştirilen soykırım politikaları yüz yıllık bir çerçeve içinde okunmalı, bugün geliştirilen ‘Çöktürme Planı’ asırlık bir zincirin son güncel halkası olarak görülmelidir.  Kapitalist Modernitenin kendini Ortadoğu’da inşa ederken kullandığı temel araçlardan biri, kriz ve çatışmalar yaratıp sürekli kılmadır. Filistin sorunu yanı sıra Kürt sorunu bu bağlamda küresel hegemonya güçleri açısından işlevlidir. Kürt sorunu üzerinden başta NATO üyesi TC olmak üzere bölgesel güçler denetimde tutularak Ortadoğu’da demokrasinin gelişimi engellenmektedir. Savaş ve çatışmaların, kriz ve kaosun gölgesinde özgürlük, demokrasi, adalet ve barışın var olması mümkün değil. Otoriter, milliyetçi, hatta faşist rejimler ancak baskı, şiddet, yoksulluk, güvensizlik üretebilir. Bu rejimler bazen küresel kapitalist sistem ile çelişki içine düşebilirler. Bunu Irak’ta Saddam ve Suriye’de Esad rejimleri şahsında somut olarak gördük, görüyoruz. Ancak dikkat edilirse bu rejimlere yönelik tasfiye politikaları ve müdahaleler, mazlum halkların lehine bir içerik barındırmıyor. Irak 20 yıldır kendine gelemezken, Afganistan’da ise ABD, Afgan halkının ve özellikle de kadınların iradesine rağmen Taliban ile ‘barış müzakereleri’ yürüterek kadın ve halklar düşmanı güçlerin yeniden kuvvetlenmesini sağlıyor. Yine Irak müdahalesinin başlatıldığı 2003 yılından sonra Başûr ile geliştirilen ilişki burada demokratikleşmeye hizmet etmeyip halkın kaynaklarının ardına kadar sömürüldüğü iktidarcı bir yapıyı güçlendirmiştir. Bu yapı küresel kapitalist güçler açısından ‘makul Kürt’ olarak desteklenip, bağımsız çizgideki Apocu Kürdistan Özgürlük Hareketine karşı kullanılmaya çalışılmıştır.

‘Özgür Kürdistan – Demokratik Ortadoğu’ formülü

Rêber Apo, kriz ve kaosu derinleştirme ve sürekli kılma aracı olarak tasarlanan Kürt sorununu bu pozisyondan çıkarmak amacıyla ‘Özgür Kürdistan – Demokratik Ortadoğu’ formülünü geliştirdi. Bu formül, küresel hegemon güçlerin Kürt sorununa dayattıkları araçsallığı boşa çıkaran en temel yaklaşımdır. Rêber Apo bu şekilde sadece Kürt sorununa çözüm geliştirmeye çalışmakla kalmayıp, bunun yanı sıra Kürt sorununu kapitalist güçlerin elindeki bir araç olmaktan çıkarmayı amaçlamıştır. Kürt sorununu çözüldüğü oranda demokratikleştiren bir araca dönüştürmeyi hedeflemiştir. O nedenle Özgür Bakûr – Demokratik Türkiye, Özgür Rojava – Demokratik Suriye, Özgür Rojhilat – Demokratik İran ve Özgür Başûr – Demokratik Irak formülünü geliştirmiştir. Kürtler’in şu anda belirli bir ‘resmi’, yani devletlerarası güçler açısından tanınmış ve kabul edilmiş bir statüye sahip olduğu tek yer Başûr’dur. Ancak Başûr’daki statünün bile ne kadar kırılgan olduğunu 2017 Bağımsızlık Referandumu sürecinde ve sonrasında gördük. Başûr’daki siyasi ve idari statü, Irak içi bir demokratikleşme süreci sonucu ortaya çıkmamıştır. Hatta Saddam rejiminin yıkılışından sonra herhangi bir geçmişle hesaplaşma süreci yaşanmamış, Kimyasal Ali’nin erken idamı ile bazı gerçeklerin aydınlığa kavuşturulması engellenmiştir. Yani Başûr’daki Kürtler ile merkezi Irak devleti arasındaki ilişki demokratik temelde yeniden inşa edilmemiştir. Başûr’daki Kürt sorunu Irak’ın demokratikleştirilmesi temelinde çözüme kavuşturulmamıştır. Kürt sorununun çözümü, Irak’ın demokratikleştirilmesi için işlevli olmamıştır. Dolayısıyla dış güçler açısından aslında yine, ihtiyaç duyulduğunda başvurulabilecek kullanışlı bir araç konumunda tutulmuştur.

Komplolar zincirinin son halkası

Güncelde geliştirilen soykırım planları ve komplolar, böylesi bir arka plan ışığında görülmeli. Kürdistan Özgürlük Hareketinin ilk kuruluş döneminden bugüne kadar geliştirilen komplolar bir devamlılık içinde ele alınmalı. Özünde her bir komplonun bir öncekinin güncellenmiş halini ifade ettiği belirtilebilir. Bu açıdan Kürdistan Özgürlük Hareketinin tasfiyesi ve bu yolla Kürt soykırımını amaçlayan devletlerarası konsept, komplolar zincirinin son halkasıdır. Bu halkanın büyüklüğü, Kürtler’in özgürlük mücadelesinin ulaşmış olduğu gelişim düzeyinin büyüklüğünü de ortaya koyuyor. Özellikle son 10 yılda gerek paradigmasal açılım, gerek toplumsal sistem inşası gerekse de öz savunma boyutunda sağlanan gelişme düzeyi karşısında küresel kapitalist güçler daha topyekun bir tasfiye konsepti dayatıyor. 30 Ekim 2014’te MGK toplantısında kararlaştırılan ‘Çöktürme Planı’ sonrası atılan adımlara baktığımızda bu net görülür. Bu çerçevede Önder Apo’ya yönelik mutlak tecrit ile İmralı işkence sisteminin derinleştirilmesi, Bakûr’da mücadelemizin temel merkezlerinde soykırım ve yıkım saldırıları, HDP milletvekillerini de kapsayan siyasi soykırım operasyonları, Kürdistan’daki belediyelere kayyum atanması, zindanlarda artan tecrit ve işkence, şehitliklerin yıkılması ve gerilla cenazelerinin kaçırılması, Rojava ve Başûr’a yönelik işgaller, başta Kürt kadınları olmak üzere toplumun tümünü hedef alan özel savaş uygulama ve saldırıları, bu konseptin birer ifadesidir.

‘Demokrasi abideleri’ suç ortağı

Dış kamuoyunun, yani Kürdistan’ın dışındaki toplumlar tarafından yoğun tepki toplayan, kabul görmeyen, protesto edilen bu saldırılar karşısında küresel güçlerin tavrı sadece sessizlikten ibaret değil. Bu sessizlik ve tavırsızlık söz konusu güçlerin bu konsepte dahil olduğunu gösteriyor. Faşist TC rejimi Kürt şehirlerini alenen yaktı, Kürtler’i BM’nin gözleri önünde bodrumlarda diri diri yaktı, Önder Apo’nun her türlü haklarını CPT’nin onayıyla gasp etti, Rojava’nın işgalini BM kürsüsünden dünyaya ilan etti. Kendilerini birer demokrasi abidesi olarak lanse eden güçler bu anlamda olup bitenleri sessizce izleyen taraflar değil, suç ortağı, hatta kimi durumlarda bizzat planlayıcı konumunda. Bu tespiti yaparken karşı tarafı çok güçlü, Kürtler’i de zayıf görmemek önemli. Tersine, sahip olduğumuz gücü, mücadele ve direniş ile yarattığımız gelişim düzeyini görelim. Fakat hangi mücadele yol ve yöntemleri ile direnişi büyütüp soykırım saldırılarını kırabileceğimiz üzerinde de duralım. Elbette ki halihazırda çok yoğun bir direniş, mücadelenin bütün alanlarında geliştiriliyor. Özellikle Kürdistan özgürlük gerillası artan işgal saldırıları karşısında tarihsel bir direniş içindedir. Doğrudan siyasal, toplumsal, kültürel, ekonomik ve fiziki soykırım saldırıları ile karşı karşıya olan halkımız Bakûr’dan Şengal’e, Rojava’dan Maxmûr’a kadar direniyor.

Halklar arası demokratik ittifaklar

Bu direnişin sonuç alıcı olması bakımından ihtiyaç duyduğumuz temel şey, devletlerarası tasfiye ve soykırım konseptlerine karşı halklar arası demokratik ittifaklardır. Özellikle de aynı coğrafyayı paylaştığımız halklar, inançlar ve topluluklarla birlik geliştirmemiz her zamankinden daha elzem ve stratejiktir. Örneğin Şengal’deki Êzidîler’in demokratik statü sahibi olmaları için Irak çapında farklı etnik ve inançsal gruplarla demokratik temelde ilişki ve ittifakların geliştirilmesi hayatidir. Aynı husus diğer parçalar için de geçerlidir. Dikkat edilirse şu anda Türkiye ve Bakûr’da HDP projesine karşı milliyetçi Kürt çizgisinin de dahil olduğu çok yoğun bir saldırı söz konusudur. HDP, tekçi ve faşist rejime karşı demokratik halklar projesini temsil ediyor ve bu yönüyle faşist iktidarı en çok zorlayan toplumsal-siyasal güç pozisyonunda. Parçalanıp birbirinden koparılan, birbirine düşman edilen ve böylece güçten düşürülen Ortadoğu halklarının demokratik birliği, hem bölgesel iktidarlar hem de küresel kapitalist güçlerin bölgedeki kirli plan ve konseptlerini boşa düşürecek yegane stratejik hedeftir. Esasen de halkların öz savunmasıdır. Bunu ise en fazla kadınlar geliştirebilecek pozisyondadır. Kadınlar, kadın olmaktan kaynaklı mezhep ve etnik sınırların ötesinde demokratik ilişki ve ittifaklar geliştirebilecek güçteler.

Kürt toplumsallığının savunulması

Diğer bir temel mücadele alanı ise, soykırım saldırıları karşısında toplumsal örgütlemeyi büyütmektir. Karşımızdaki güçler sadece fiziki saldırılar düzenlemiyor. Bunun kadar, hatta bundan daha fazla özel savaş yöntemlerine ağırlık veriyorlar. Yani sert güç ve yumuşak güç araçlarını, birbirini tamamlayacak şekilde kullanıyorlar. Bunun karşısında Kürt toplumsallığının savunulması temel bir direniş biçimidir. Yani dilimizi, kültürümüzü, toplumsal değerlerimizi, toprağımızı, bilincimizi her türlü saldırılar karşısında korumamız ve savunmamız her zamankinden daha önemlidir. Son dönemde Kürt kadınlarına karşı geliştirilen düşürme, taciz ve tecavüz, intihara sürükleme, katletme gibi saldırılar Kürt kadınının mücadeledeki öncülüğünü yok etmeyi amaçlıyor ve kaynağını zayıflayan düşman bilincinden alıyor. Oysa Kürt kadını mücadelenin ilk aşamasından bu güne kadar hep radikalliği, netliği ile ön saflarda yerini almıştır. Dolayısıyla kadınlar olarak bulunduğumuz her yerde her türlü siyasal, toplumsal, fiziki, kültürel, ekonomik ve ideolojik saldırılar karşısında başı dik durmak, net olmak ve böylece topluma öncülük etmek dönemin temel mücadele biçimlerinden biridir.