Kadına Yönelik Şiddet “Hala” Politik! 

- Rojda YILDIZ
16 görüntüleme

2020 yılının 25 Kasımı’nı yine savaşlar, cinayetler ve şiddet kültürünün bozgunluğu içerisinde karşılıyoruz. Ortadoğu ve dünyada yükselen faşizm, sömürgecilik ve kapitalizm krizine karşı toplum karşıtı örgütlenmeye boyun eğmeyip özgürlüğü ve toplumu savunan güçlerin karşılıklı mücadelesini görüyor ve yaşıyoruz.

Meksika’dan Rojava’ya, İran’dan Güney Afrika’ya dünyanın her yerinde topluma ve kadına yönelik şiddet yöntemleri aynı zihniyetin ürünü olarak ortaya çıksa da yaşanış biçimleri, iktidarların yol ve yöntemleri yine iktidarların kendi içerisinde bulundukları pozisyona göre farklılık göstermektedir. Bu pozisyonlar dünyanın küresel kapitalist dengesini sarsmadan devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’deki mevcut iktidar da Ortadoğu coğrafyasının ve Türkî Cumhuriyetlerin “ağabeyi” pozisyonuna soyunarak bir nevi kapitalist modernitenin ve erkek egemen zihniyetin buradaki sözcülüğünü ve yürütücülüğünü yapmaktadır.

Kuşkusuz binbir rengin, inancın ve etnisitenin mevcut olduğu bu coğrafyada kapitalist ve sömürgeci dünyanın sözcülüğüne bürünmek beraberinde şiddeti, savaşı ve toplumsal bir kırımı getirmektedir. Mevcut koşullarda bu toplumsal kırımın hedefi de toplumun temel dinamik ve katalizör gücü olarak kadınlar olmaktadır. Bunun birçok tarihsel kökeni olmak ile beraber esasında demokratik modernite güçleri dediğimiz toplumun ötekileştirilen birçok kesimi içerisinde nereye giderseniz gidin değişmez özne olarak kadınların olmasıdır. Demokratik modernite güçlerinin asal bileşeni olarak kadınlar bu güçlerin şu anda hayatta kalmasının ve hala direniyor olmasının temel aktörüdür. Çünkü geçmişin hafızası, kültürü, dili ve özsavunma gücü ancak nicelik olarak bu kadar fazla olan ve geçmişin köklerini kendi zihninde ve yaşamında ne olursa olsun canlı tutan kadın kimliğidir.

“Yok edilmesi gerekenler” 

Böylesi bir rol ve misyonu olan kadınlar mevcut durumda kapitalist modernitenin ilk hedefi olmaktan kaçamamaktadır. Türkiye’de her geçen gün artan kadın cinayetleri, kadın emeğinin değersizliği ve kadınların direnerek kazandığı her türlü hakka yönelik saldırılar mevcut iktidarın kendisini neyin üzerine inşa ettiğini bir kez daha göstermektedir. Tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi. Neye saldırıyorsanız onun üzerinden kendinizi var etmeye çalışıyorsunuzdur. Türkiye ve Kürdistan’da özellikle ’80’ler sonrası gelişen kadın mücadelesi sayesinde kazanılan ne kadar hak varsa devletin “yok edilmesi gerekenler” markajına çoktan girmiş durumda. Bahsedilen yıllarda kadınlar kazanımlarını arttırmak için mücadele ederken son yıllarda bu kazanımlarını korumak üzerinden bir politika yürütmek zorunda bırakılmıştır. Öyle ki uzun soluklu mücadelelerin sonucu 2014’te imzalanan ve aslında Türkiye’de hiçbir zaman uygulanmayan ve toplumsal cinsiyet rejiminin değiştirilmesine yönelik olan İstanbul Sözleşmesi dahi yine onu imzalayanlar tarafından hedef haline getirilmiştir. Kadına yönelik şiddetin yüzde 80’inin özel alan olarak tabir edilen evlerde ve ailelerde yaşandığı ve kadınların öncelikle en yakınları tarafından katledildiği görmezden gelinerek, mevcut ailenin çarpık yönleri muhafazakarlık kalkanı ile korunmaya çalışılarak bu sözleşmenin geri çekilme nedeni olarak gösterilmiştir. Oysa bu tablonun kendisi dahi kadına yönelik bu şiddetin erkek-aile-devlet üçgeninde nasıl bir hemhal’likle ilerlediğini, aslında birbirini nasıl beslediğini ve gücü birbirinden aldığını bir kez daha göstermiştir.

Yönetememe krizinde kışkırtılan erkeklik

Birbirini besleyen bu sistem 2019’un 25 Kasımı’ndan bu yana kadın kırımını son gaz devam ettirdi. Her ne kadar veriler gerçeği yansıtmasa da 2020 yılının ilk 9 ayında en az 210 kadın erkek şiddeti ile katledildi. Sadece Temmuz ayında 32 kadın aramızdan alındı. Bunu diğer bir tercümesi ise her gün bir kadının yaşamdan kopuşudur. Elbette ki bunlar sadece basına yansıyanlar ve hakikati yansıtan veriler değil. Pınar Gültekin’in katledilmesinde gördük ki bu sistemin kadın düşmanlığı, hıncı öldürmekle de yetmiyor yerin dibine koyup yakmak istiyor. Kuşkusuz ki bu öfke münferit değildi. İktidar politikaları ile örgütlenen bir öfke ve kadın düşmanlığı söz konusu. Evlerde sistematik şiddetin sürdürüldüğü pandemi sürecinde kimi illerdeki sığınaklar başvuruları durdurdu. Karakollara giden kadınlar virüs bahanesi ile evlerine geri gönderildi. Bu da yetmezmiş gibi İnfaz Yasası ile şiddet faili erkekler hiçbir tedbir alınmadan dışarı salındı. Sadece Amed’de pandemiden sonra katledilen 7 kadından ikisi İnfaz Yasası ile dışarı salınan erkekler tarafından katledildi. Durum öylesine vahim bir hal aldı ki artık sosyal, toplumsal, kültürel haklardan ziyade kadın varlığı ve yaşamı için mücadele eden bir pozisyona itildi kadınlar. Mevcut iktidar ve paydaşları yönetememe krizini erkekliği kışkırtarak ve bu katliamları cezasız bırakarak örgütlü bir şekilde kadın cinayetlerine yol vermektedir. 

Kürt toplumsallığını yok ediş

İktidarın bu güç sarhoşluğu milliyetçilik ile birleşince Kürdistan’da daha boyutlu ve daha katmerli bir şekilde ortaya çıkan kadına yönelik şiddeti ve kırımı doğurmaktadır. Aynı zamanda bir özel savaş politikasıdır. Kürt toplumsallığını yok etmenin temel bir yöntemi olarak yürürlüğe girmekte ve savaş süreçlerinde bu durum daha da katmerleşmektedir. ’90’larda, savaşın yüksek yoğunluklu yaşandığı dönemlerde devlet eliyle yapılan taciz ve tecavüzlerin günümüze kadar uzanan sürecinde şu ana kadar tek bir güvenlik görevlisinin dahi en ufak bir ceza almadığını ve hatta Musa Çitil örneğinde olduğu gibi rütbelerde yükseltmelerin verildiğini biliyoruz. En son İpek Er davasında Musa Orhan’ın açıkça tecavüz faili ve intihara sürükleme suçundan tutuklu yargılanması gerekiyorken serbest ve hakkında hiçbir yaptırım yok. Taciz, tecavüz, istismar, şiddet suçlarında mahkemelerin zaten erkek adaleti temsil ettiği bilinmektedir. Fakat bu suçlardan ceza alan ve tutuklu yargılanan yüzlerce erkek varken, aynı suçu işleyen bir tek güvenlik görevlisinin dahi ceza almaması Kürdistan’da kadına yönelik bu savaş politikalarının çehresini bir kez daha bizlere göstermektedir. Artan şiddet ve çatışma ortamı kadınların bedeni üzerinden yürütülen bir kirli savaşa dönüşmekte ve özellikle genç kadınları bu politikanın hedefine koymaktadır. Kendi sınırını dahi tanımayan bu Kürt ve kadın düşmanlığının doğurduğu şiddet Bakur’da olduğu kadar Başur’da ve kadın devriminin mekanı Rojava’da da çeteler eli ile devam ettirilmektedir. Öyle ki mevcut iktidar sadece kendi sınırları içerisinde değil, sınırın ötesindeki birçok kadına da sadece savaş ve şiddet vadetmektedir.

Bakî kalan direniştir

Kadına yönelik şiddetin tarihi tabi ki günümüzle sınırlı değil. 25 Kasım’ı doğuran ve faşist diktatörlüğe karşı direndikleri için katledilen Mirabel Kardeşler’in hikayesi 60 yıl önce de bize bunu bütün çıplaklığı ile göstermişti. Faşizm ve erkeklik bir tekeri olmadan yol alamayan bisiklet gibidir. 5 bin yıllık bir erkek egemenliği inşasından söz ediyoruz. Bugün yaşanan ve devletler eli ile kışkırtılan bu şiddet furyası hep vardı, tıpkı kadın direnişi gibi. Ve bugün Kuzey Kürdistan’da kadınlar bu şiddete karşı “Em Xwe Diparêzin” kampanyası ile sokak sokak örgütlenirken ve özel savaşı ancak özsavunmanın yok edeceğini anlatırken Mirabeller’den Sakineler’e kadar erkek-devlet şiddetinin kadınlar üzerinde bıraktığı direniş hafızası ile hareket etmektedirler. 

25 Kasımlar’da sokakları polis şiddetinin bütün saldırılarına rağmen zorlayan ve meydanları boş bırakmayan kadınlar, ’80 dönemi gibi darbenin doruk yaptığı bir süreçte dahi sokağa çıkan ilk toplumsal gurubun kadınlar olduğu hafızasını taşımaktadırlar. Ve bütün bu sistem dizaynına, erkek şiddetine, kapitalizmin sıkışmışlığına, faşizm ve sömürgeciliğin lanetine karşı toplumsal hafızanın getirdiği güçle varolan, bin yıllardır bakî kalan tek şey var; kadın direnişi!