Kadınlar için geriye dönüş yoktur

- Ruken Aras
249 görüntüleme

TURKEY-POLITICS-DEMO-WOMEN

AKP iktidarının kendi sistemini koşulsuz şartsız hayata geçirme macerasında Kürdistan’da yaşanan vahşetler, emekçiler üzerindeki politikalar, doğa katliamları, yolsuzluklar, basını tümden karartmalar ve en son ekonomik çöküşü iç ve dış düşmanlara bağlama meselesi takip etmekte zorlanılan bir haber silsilesi içerisinde devam edip gidiyor.

Türkiye’de yaşanan rejim de
ğişikliğinin nereye varacağı, kanlı mı kansız mı geçeği, ekonominin bunu ne kadar kaldıracağı belli çevrelerin tartışmaları içerisinde sürüp gidiyor. En çok merak edilen ama bir türlü tam olarak açılamayan konu ise kendi tabanının nasıl olur da koşulsuz şartsız her söylenilene inanıyor olmasıdır. Bir başkasını tahlil ederken çok dikkatli olmak ya da onlarla bir araya gelip onları anlamaya çalışmak gerekir… Çünkü bugüne kadar genel ve üstten sosyolojik tahlillerden en çok biz Kürtler rahatsız olmuşuzdur. Bizim adımıza konuşulmasından, bizi birilerinin tanımlamasından, ötekileştirilmekten nefret ederiz. Sadece iktidar çevrelerinin değil; sola yakın çevrelerin dahi son birkaç yıllık bölgedeki gelişmeleri tanımlarken tarihten nasıl kopuk ele alıp tek taraflı ve parçalı değerlendirdiklerini görürüz.

Toplumsal sorunları doğru tahlil edip adını doğru koymak ve çözüm üretmek sorumluluğu olan sosyal bilimler ne yazık ki bugün iktidarın sürdürücüsü niteliğindedir. Sadece sürdürücüsü değil, ayrıca meşrulaştırıcısıdır da… Sorunun ne olduğu doğru tahlil edilmedikçe tartışmalar ve arayışlar da pozitivizme hizmet etmektedir.

Yenilirken bile puan kazanmak

Türkiye’de milyonlarca insanın yaşanan gelişmeler karşısında neden hep iktidarın politikalarını desteklediğini, söylenenlerin yalan olduğunu bildiği halde neden sesini çıkarmadığını çözmek uzun bir tarihsel-toplumsal analizi zorunlu kılıyor. Türkiye’deki en önemli sorunun zihniyet sorunu olduğunu, bireylerin sürekli ulus devlet politikalarıyla şekillendirildiğini, özgür düşüncenin milliyetçilik, cinsiyetçilik ve dinin özünden saptırılmış haliyle engellendiğini iddia edelim. Bu konuyu şimdilik kadın özgürlüğü meselesi üzerinden götürmeyi deneyebiliriz. Çünkü toplumsal tüm sorunların temelinde aslında kadın özgürlüğüne olan korkuya dayalı kadın köleliğinin yattığını belirtebiliriz.

Birkaç olgu üzerinden Türkiye’de iktidarın taciz, tecavüz, erken yaşta evlilik gibi konulara yaklaşımı basından takip ediliyor. Örneğin 12 yaşındaki kız çocuğuyla rızası dahilinde evlilik, tecavüzcüsüyle evlilik gibi yasal düzenlemeler alel acele meclise getirilmek istendi. Yandaş medya geçmişte yaşanan tecavüz olaylarında sanıkların bir kereye mahsus affedileceğini, kimi çevrelerin bunu saptırdığını söylüyordu. Uzun süredir ilk defa algı operasyonu bu kez geri tepti ve kadınların günlerce sokaklarda isyan etmesiyle birlikte AKP önergeyi şimdilik geri çekti. Ama burada da sanki cumhurbaşkanı istediği için geri çekildi gibi bir algı yaratıldı. Yenilirken bile bir puan kazanmak ve tek adam iktidarını güçlendirmek. Bu arada iki gün süren bu gündemin ardından milliyetçiliği besleyen argümanlar tekrar devreye giriyor.

Dikkat edilirse zaman zaman iktidar tarafından ortaya bir zarf atılıyor ve onun etrafında gündem oluşturuluyor. Üst perdeden oynanan oyun esnasında diğer kalan hak ihlalleri ise normalleştiriliyor. Bu korkunç bir algı operasyonu… Parkta spor yapan hamile kadın tekmeleniyor ve “oysa hiçbir yerim açık değildi, ona yalvardım, bir daha yapmayacağım dedim” diyor. Bir kadın altı yerinden parçalanmış bulunuyor. Adam kadının karnını doyurduğunu sonra “ Kürdistan’ı kuracağız” dediği için onu parçaladığını söylüyor.

‘Senin de başına gelir’

TURKEY-POLITICS-KURDS-DEMOIsrarla belli olayların aynı anda tüm medyada veriliyor olması, yorumlardaki kusursuz benzerlik aslında bizi büyük resme bakmaktan alıkoymak içindir diye düşünebiliriz. Çünkü sayısı ne olursa olsun bu coğrafyada hergün kadınlar öldürülüyor, tecavüze uğruyor ve yaşamdan koparılmaları için ahlaksızca politikalar devreye sokuluyor. Adeta devletin ve erkekliğin kadın kimliğine, kadın kültürüne açtığı bir savaş halidir bu katliamlar ve politikalar. Bir yanıyla bu katliamların sayısal çokluğu gizleniyor, bir yanıyla da katliamların meşrulaştırılması için her türlü mekanizma kullanılıyor. Kadınlara “bak böyle yaparsan senin de başına gelir” mesajı veriliyor. Bu direk söylenmiyor ama medya dili öyle bir işleniyor ki tüm kadınların bu şiddetten kendine pay çıkarması bekleniyor.

Sanal dünyadaki öznellik

Daha doğar doğmaz toplumsal cinsiyetçiliğin normlarıyla yaşama gözünü açan küçük çocukların devletin eğitim politikalarıyla, medyayla, dini sömürerek, toplumsal değer yargılarını boşaltarak nasıl kadın ve erkek rollerine büründürüldüğünü görebiliyoruz. Son dönemlerde televizyonlardaki evlilik, gelin kaynana programları, kadın bedenini pazarlığa çıkaran yarışmalar, yemek yapma seansları cinsiyetçilik normlarını topluma yerleştirmektedir. İnsanlar gerçek hayatta kendisinin asla yapmayacağı yanlışları izlerken o yanlışları yapan aktörleri de yaşamında bir parça olarak görüyor ve hatta kahramanlaştırıyor. Her gün aynı saatte televizyonun karşısına geçerek aslında sanal olan bir kurguyu gerçekmiş gibi izlemek ve o ahlaksızlıklara isyan etmek dururken sadece vah vah çekmek sistemin ne kadar içimize yerleştiğini de gösteriyor. Sistem içinde nesne olan varlıklar böylece kendilerini özne olarak görebiliyorlar. Facebookta bir fotoğraf paylaşılıyor ve kaç kişi beğendi diye merak ediliyor. Yaşanan “an”lar anlamlı kılınmak için değil; bir başkalarına ispatlanmak için yaşanıyor adeta… Artık fotoğrafını çekmekten o “an” yaşanmaz oluyor. Sürekli başkalarının ilgisini çekme ruh hali kendi olma felsefesinde oldukça tartışılması gereken bir noktada duruyor. Alabildiğine yoksulluk ve şiddet içerisinde sanal bir dünyada kendini özne görebilme hali sanırım kapitalist modernitenin en güçlü kanser hücrelerinden birisi durumunda.

Kimse bir şey farketmesin istiyorlar

Öyle bir toplum yaratılmak isteniyor ki kadınlar yaşadıkları köleliği fark etmesin, başka başka tesellilerle avunsun, şükretsin. Yaşamı üreten kendisi olduğu halde cebinde beş kuruş yokken ekranlardaki zengin karakterlerin mağazalarda nasıl alışveriş yaptıkları, nasıl giyindikleri, nasıl genç ve sağlıklı kaldıkları, günlük aşk aldatmacaları izleniyor… Küçük yaşta zorla evlendirilen bir insan; ekranlarda bir kadının hiç tanımadığı erkek tarafından beğenilmesini ve hemen evlenmelerini bekliyor… Dizilerde kötü kadın, suratı asık kaynana, kıskanç komşu, zengin kadın modeliyle; fakir, tek başına bırakılmış, köleleştirilmiş, hayatta sadece zengin ve yakışıklı bir erkek isteyen zavallı kadın modelleri dengeli bir şekilde senaryolara konu oluyor.

İktidar kendi kadın modelTURKEY-KURDS-UNREST-JUSTICE-RIGHTS-ISini yaratmaya çalışıyor. Sadece evde oturan, tek görevi çocuk bakmak ve erkeğe eş olmak değil bu model. Yaratılmak istenen kadın modelinde itaatkâr siyasetçi kadın da var, ezber takılan ekonomist kadın, bilgiyi mahkûm kılan ve dogmatizmi meşrulaştıran akademisyen kadın da var. Erkeğin birer kopyası hatta karikatürüne dönüşen bu modelin inşası toplumun yozlaşmasını daha hızlandırmaktadır. Kürdistan’da her geçen gün sayısı artan polis kadınlar zulüm yapmakta adeta erkek meslektaşlarıyla yarışmaktalar. Kendilerini ispatlarcasına erkekliğin yarattığı zulme ortak olmaktadırlar. Çıplak aramalardan tutalım, her türlü ahlak dışı söyleme, fiziksel şiddete kadar tarihin ender görülen “kötü kadın” karakterleriyle karşı karşıyayız. Bu modele isyan edilmedikçe toplumsal barışın gelişi daha da zorlaşacaktır.

Özsavunma vazgeçilmez olmalı

Yitirilmek istenen aslında özgür kadın kimliğidir.

Binlerce yıldır erkek egemen sistem tarafından tanımlanan kadın kimliği bugün AKP iktidarının aslında en çok üzerine kurnazlıkla düşündüğü bir gerçeklik olarak duruyor. Kadınlar kendi cins bilinçlerini açığa çıkarırsa, kadınlar bedenlerini erkeklere meta olarak sunmaya karşı çıkarsa, kadınlar şiddetin her türlüsünü reddeder ve öz savunmalarını gerçekleştirirse ve kadınlar örgütlenip mücadele ederse iktidarın en büyük korkusu gerçekleştir. Çünkü o zaman kendini meşru göstermenin zemini ortada kalmayacaktır. Erkek egemen sistem kendini sürdürebilmek için klasik kadın modelleri yaratıp onları beslemek zorundadır. Yoksa karşısında Rojava devrimini yaratmış kadın kimliği çıktığında işlerinin ne kadar zorlaşacağını bilmektedir.

Kürdistan’da iktidarın kadın politikaları Batı’ya göre daha zor işliyor. Çünkü yılların birikimi olan kadın özgürlük mücadelesi onun önünde bir engel olarak duruyor. Şu anda çoğu ceza evinde olan kadınların hayata geçirdiği eş başkanlık sistemi, kapatılan kadın kurumları, dünyanın ilk ve tek kadın haber ajansı, açığa alınmış ihraç edilmiş kamu emekçisi kadınlar, Barış Anaları, yüzlercesi Kobanê’ye geçen, direniş alanlarında yaşamını kaybeden ve geri kalanları cezaevinde olan genç kadın hareketi, milletvekilleri, sanatçılar, yazarlar hepsi ama hepsi sistemin en büyük korkulu rüyası olmuştur. Bundandır ki kadınlar yerlerde sürüklenerek gözaltına alınmakta, haklarında yüzlerce yıl hapis cezası istenmekte, Müjgan Ekin gibi gözaltında kaybettirilmektedirler.

Geri dönüş yok…

Evet, kadın katliamları ideolojiktir çünkü erkek egemen zihniyetin kadın özgürlüğüne olan saldırısını ifade etmektedir. Bu ideoloji kadın özgürlüğünden öylesine korkmaktadır ki kadınlar iradelerine kavuştukları an kendi iktidarlarının yerle bir olacağını bilmektedir. Var olan kadınları kendi ideolojisine göre kadınlaştırmak, silikleştirmek, eve kapatmak, erkeğin cinsel objesi yapmak; kabul etmeyen kadınları da katletmek erkek ideolojinin tek çaresidir.

Paris’te katledilen Sakine Cansız, Leyla Şaylemez, Fidan Doğanlar da geride kalanlara korku salmak için katledildiler ama arkalarından binlerce Kürt kadını daha fazla kadın varoluşuna ve Kürt kimliğine bağlandı. Evet, bugün iktidarın silahları çok güçlü, tüm kurumlar eline geçmiş durumda, gözü kararmış her türlü katliamı yapmaktadır. Ancak kendisine sunulan gerçekleri kabullenmeyip kendi hakikatini özgürlük aşkı temelinde arayan halklar ve kadınlar için özgürlük sevdasından geriye dönüş yoktur.

Kürt kadınları artık hakikatini keşfetmiş kahramanlık hikâyelerinin öncüleridir. Bundandır ki 21. yüzyılda binlerce Kürt kadını cezaevinde, sürgünde yaşıyor, sistemin verili nimetlerini, tuzaklarını reddederek özgürlük mücadelesine katılıyor. Çünkü erkekliği, ulus devleti çözmüş; kendi hakikatini kendi aklıyla tanımlamıştır. Öyle bir şeydir ki kadın özgürlüğüne olan inanç;  insanın damarlarında kendini hissettirmeye başladığı an, yanındaki kadınlara enerji vermekte,  bu enerji birikmeyi kabullenmeyip her an patlamaya hazır olmaktadır. Onurlu bir yaşam için nefes aldığı her bir saniyeyi anlamlaştırmaya çalışan tüm kadınlar yakın zamanda demokratik yaşamın inşasında büyük devrimlere imza atabilirler.