Kadınlar nerede daha özgür ve güvende?

407 görüntüleme

Kadın hakları mücadelesi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün yaklaşması ile beraber daha da anlam kazanıyor. Yaşamın her alanında çalışıyor ve üretiyor olmamızla paralel olmayarak, her alanda ayrımcılığa ve hak yosunluklarına maruz kalmaya devam ediyoruz. Aldığımız her özgür nefesin, yediğimiz her lokmanın bedelini eşitsizce ödüyoruz. Dünyanın yoksul bölgelerinde yoksulluktan en çok payı, dünyanın en gelişmiş bölgelerinde ise zenginlikten en az payı tesadüfen alıyor olamayız. Görünmez eller bir yandan kadınların yaşamını zorlaştırırken, öte yandan yapılan ayrımcılığı olağan kılıyor.   

Bugünlerde cezaevleri de, cezaevlerinde kadınlar da çokça gündem oluyor. Nitekim Türkiye cezaevlerinde hükümlü veya tutuklu olarak bulunan kadınlardan 516’sı, çocukları ile birlikte cezaevinde kalıyor. Kadınlar suç işlediği için annelik görevlerini yapamıyor, masum çocuklar, annelerinin yüzünden cezaevinde kalıyor argümanına karşı uyanık olmamız lazım. Buradaki sorun kadınların suç işlemesinden değil, devletin ne içerde ne de dışarıdaki yurttaşlarına zerrece saygı duymamasından kaynaklanmaktadır. Nitekim cezaevlerinin iyi idaresine ilişkin prensiplerden birisi de kadın cezaevlerinin donanımının ihtiyaca uygun olmasıdır. Kreş ve her türden eğitim ve sağlık hizmetleri buna dahildir. Çocukların cezaevinde tüm bunlardan mahrum kalmasına, işlediği suç nedeni ile kadınlar değil kötü yönetimler nedeniyle devletler yol açmaktadır. Gözaltında annesine yaptıkları işkence içini soğutmayan, eninde sonunda hızını alamayıp 2 yaşındaki çocuğa işkence yapmaya başlayan polislere talimat veren devlet yöneticilerini bırakıp, gözaltına alındığı için kadını mı suçlayacağız. Aynı zihniyet boşanan kadınların toplumdan dışlanmasına, toplumsal statülerinin aşağı çekilmesine ve hatta öldürülmesine öyle ya da böyle rıza veriyor.      

Hak arama mücadelelerinde kadınların yanında olmak!

Kadınlar için cezaevi kötü de evler daha mı güvenli? Cezaevinde bulunan kadınların savunmalarını yapmak ve hak arama mücadelelerinde yanlarında olmak yepyeni bir öğrenme alanıdır. Sanıldığının aksine, kadınların cezaevinde, ev içinde olduklarından daha özgür, kendilerine güvenlerinin daha yüksek ve kendi kişisel gelişimlerine ayırdıkları günlük zamanın daha uzun olduğunu görmek yeni öğrenme kapıları aralıyor. En kolayından cezaevi idaresinden haklarını talep ederken yahut maruz kaldıkları haksızlığa karşı seslerini yükseltirken gösterebildikleri cesareti, ev içi şiddet ve emek sömürüsü karşısında gösterebiliyorlar mı? Cezaevi yaşantısı sonrası ev içi basmakalıp rollere alışamazlar, bunu sorgulamaktan kendilerini alıkoyamazlar ve eninde sonunda hayır derler. Bu gelişim çizgisini Kürt kadınlarının özgürlük mücadelesinde görmek de mümkündür. Mücadeleye katkı sunan, görev alan kadınların eninde sonunda sular durulduğunda eve ve ev içi rollere geri dönmesi hiç de arzu edilen bir şey değildir. Her yer evden daha güvenli aslında, bu bazen sokak oluyor bazen işyerleri ve hatta bazen cezaevleri bile olabiliyor. O halde diyebiliriz ki, kadınlar ve kız çocukları için en az güvenli yerdir evler. Kapılar kapanır ve ayrımcılık evlerde, aile düzeni adı atında her gün yeniden üretilir, güçlendirilir. Değirmenin çarkları arasına itilen kız çocukları her gün ve sürekli ataerkil sistemin kalıplarına dökülür, kadın olduklarında artık sistemin verdiği rolleri en iyi şekilde üstlenecek derecede içselleştirmiş olmaları beklenir. 

“Sen bir kadınsın….”

Seneler önce tutuklama talebi ile mahkemeye sevk edilen ve bir evden bulgur, pirinç, makarna vs çalarken suçüstü yakalandığı iddia edilen Roman bir kadının savunmasını yapmıştım. Yargıç kadına suçlarını anlattı ve bana da savunma olanağı verdi, fakat kendisini daha fazla tutamayıp sonunda, “sen bir kadınsın, bak çocukların var, git onların yanında otursana, neden böyle şeyler yapıyorsun, bak şimdi nerdesin, seni tutuklasam çocukların mağdur olacak.” Bu örnek kadın mücadelesine başka bir yerden bakmamı ve belki de yapabileceğim pek çok okumadan daha hızlı şekilde sorunun nerde aranması gerektiğini öğretti. Kadınlar suç bile işleyemiyorlar, çünkü suç kamusal yaşamda var olmak, görünür hale gelmek demektir. Bir fikir sahibi olmayı ve bir eylemi gerçekleştirmeyi gerektirir, mahkemelerle, polisle, cezaeviyle ve toplumla, bir birey olarak karşı karşıya gelmek, ceza yargılamasının tarafı olmak demektir. Birey olmak erkeklere öğretilir, kadınların görevi ise kucaklarında çocukla cezaevi kapısında beklemek, mahkeme salonunda eşlerini desteklemek ve cezaevlerinden çıkıncaya kadar erkeklerin toplum içindeki namusunu temsil etmektir. 

Kadınların yüzde kaçı evde hapis?

Yapılan araştırmalar dünya ülkelerinde kadınların cezaevi mevcudunun gelişmiş batı ülkelerinde dahi %12’nin üzerine çıkmadığını gösteriyor. Türkiye’de bu oran 2010 yılında %3 civarında iken, şu günlerde %4.3 olarak veriliyor. Türkiye cezaevlerinin mevcudu 260.000 olarak 2018 yılı Kasım ayında açıklandı. Kadınların sayısını 11.000 olarak verebiliyoruz. Bunu şöylece daha çarpıcı ifade edelim: Cezaevi mevcudunun %96’sını erkekler oluşturuyor. Bu sayının az olmasını, kadınların suç işleme veya ceza normları ile karşı karşıya gelme eğilimlerinin azlığı ile açıklayabilir miyiz? Bunun nedenini, suçun kamusal oluşunda aramak ve kadınların kamusal yaşamda var olabildikleri ölçüde devletle karşı karşıya kalabildiklerinde aramak sonuç verici olabilir. Sistem bunu kadınların annelik güdüsü ile açıklar halbuki her suç bir yarar için işlenir, bir yarar gütmek için özne olmak gerekir. Kamusal yaşamda özne olabilme imkanı arttıkça suç işleme oranı da artacaktır, bu cezaevi nüfusunun artmasına değil, kadınların oranının %4.3’ten, %50’ye çıkması demektir. Buradan şunu anlamak gerekiyor, kadınların %4.3’ü cezaevinde hapis ama yüzde kaçı evde hapis? 

Biz istersek özgür bir sistemi üretebiliriz

Kendisini sağlama alan ve meydanları boşaltan mevcut siyasal iktidar, kadınları ve kız çocuklarını hızla eve hapsetmektedir. İçlerinde kadın cinsine karşı ne kadar öfke ve ne kadar nefret varsa saçılıverdi ortalığa. Din rüzgarını arkalarına alıp, kadınları ve kız çocuklarını acımazsızca eziyorlar. Ne kanun tanıyorlar ne sözleşme, ne mahkeme tanıyorlar ne içtihat. Kendi sistemlerini sürdürmelerinin tek yolunun, kadınların ve kız çocuklarının terbiye edilmesinden geçtiğini çok iyi biliyorlar. Ağaç yaşken eğilir hesabı, doğar doğmaz başlıyorlar kız çocuklarının beyninin yıkanması faaliyetine. Kız çocuklarının öz güvenini kırmak ve birey olmalarını engellemek için, sinsice saldırıyorlar, okullara, eğitim materyallerine ve müfredata.   

Kadınlar kendilerinin aleyhine olan bu sistemi üretmek zorunda değiller. Bu sistemi erkekler kadar biz devam ettiriyoruz. Çünkü çocuklar annelerden öğreniyor ve sistem kendisini böylece var ediyor. Biz istersek kadınların daha özgür olduğu ve ayrımcılığa maruz kalmadığı bir sistemi de üretebiliriz. 

*Ceza Hukuku Doçenti

Bremen Üniversitesi Hukuk Fakültesi Misafir Öğretim Üyesi