Kadınlar Ülkesi

- Rojda YILDIRIM
298 görüntüleme

2Charlotte Perkins Gilman’ın “Kadınlar Ülkesi” adlı kitabı kadınlar, çocuklar ve nasıl bir toplumda yaşanılmak istendiğine dair önemli ipuçları sunmaktadır. 1915 yılında yazdığı kitap “Nasıl Yaşamalı”ya dair bir kadın ütopyası niteliğindedir.

Charlotte Perkins Gilman kitabında kadınların yaşadığı ezilmişlikleri, aşağılanmayı, sömürüyü karşılaştırmalı bir dille ifade eder ve sorunları kurduğu kadınlar ülkesiyle aşmaya çalışır. Onun yarattığı ülkede reel dünyada var olan problemler neredeyse yok gibidir. Sömürü, ezme-ezilme ilişkisi, sınıflar , cinsiyetçilik bildiğimiz anlamda yaşanmamaktadır. Yoksulluk, ucuz iş gücü, savaşlar, işgal, talan, etnik ve ırksal sorunlar kadın algısı içinde çözülmüş gibidir. Kitap buyunca dünyanın diğer bir ülkesinden gelen üç erkek şahsında bu kavramlar ve kurulu düzen keskin bir biçimde sürekli sorgulanır. Hatta dünya bu kadar bolluk içindeyken sömürü ve savaşların mantığı da anlaşılmaz. İnsanların insanlara eziyet etmesi, işkence, yoksulluk ve işsizliğin olmasına bir türlü anlam veremezler.

Ortak üretim, iş bölümü ve eğitim

Kadınlar Ülkesi’nin en dikkat çekici tarafı kadın merkezli bir yaşam kurgusudur. Kadınlar, anneler ve çocuklardan oluşan bu ülkede ortaklaşan, toplumcu bir yaşam vardır. Her şey ortak üretimle, iş bölümüyle ve eğitimle gerçekleşmektedir.

Kadınlar Ülkesi’nin en fazla ele aldığı ve sürekli kıyasladığı olguların başında cinsiyetçi toplum, kadın erkek ilişkileri, aile ve çocuk gibi olgular gelir.

Onlara göre ev içi hayat kadınları baskı altında tutmaktan başka işe yaramamaktadır. Kadınlar Ülkesi’nin savunduğu anlayışa  göre erkek şiddeti, rekabeti, saldırganlığı ve kadınlar için biçilmiş olan anaç roller yaşamı devam ettirmek için hiçbir gereklilikleri kalmamış suni kavramlardı.

‘Sahiplenme’ kavramı reddedilir

3Kitap geleneksel toplumun kadına biçtiği “kadın kadının kurdudur”, “kadınlar kadınları sevmez”, “kadınların işi dedikodu yapmaktır”, “kadınlar kıskançtır”  gibi genel yargıları da yerle bir eder.

Kadının kadını kemirdiğine dair genel görüşün tam aksine Kadınlar Ülkesi’nde, kadınlar kendi topraklarında özgür bir toplum yaratmışlardır. Cins ve cinsellik gibi olguların erkek kimliğine göre kıyaslanmadığı, genel olarak kadınların öz güçlerine dayalı olarak hayatlarını örgütledikleri bir dünyadır burası. Toplum, çocukların daha iyi bir geleceği olsun diye varlığını sürdürmektedir.

Annelik ve kız kardeşlik temelleri üzerine kurulmuş, hilebaz politikacıların, çevreyi harebeye çeviren barbarlığın, nükleer bombaların, rekabetin, sahiplenme gibi kavramların olmadığı; sevgi, gelişme ve paylaşım ile süren bir hayatın hayalidir anlatılmak istenen.

Eve sıkıştırılan kadın yoktur

Diğer yandan kadınlar ülkesinde ev kavramı bilinmemekle birlikte bütün ülke tek bir ev olarak algılanmaktadır. Bütün toplum tek bir ailedir. Çocuklar bütün toplumundur.

Kitabın ana karakterlerinden biri olan Ellador ülkelerine gelmiş olan erkek ziyaretçilerden biriyle konuşurken şöyle der: “Bir erkeğin evini sevmesi için bütün gün burada oturmasına gerek yoksa, kadının oturmasına ne gerek var? Kadın o evde ne yapar sürekli?”

Kadınlar ülkesi bu anlamda bir evin içinde dünyadan uzaklaşmış ve yabancılaşmış bir anne ve  çocuğun yerine bütün ülkeyi ev olarak benimseyen anne ve çocuklar topluluğunun yaşam alanı olarak tanımlar.

Kitabın yazarı Charlotte Perkins Gilman göre; kadının tarihsel boyunduruğu, kadının tarımda ürettiği üretim fazlasına erkek tarafından el konulmasıyla başlar. “Bu durum daha sonra bir sömürü modeli olarak karşımıza çıkar” diye ifade eder.

Kitap daha bir çok yönüyle öğreticiliğine devam eder. Kadınlar ve çocuklar için özgür bir yaşam ütopyası sunan kadınlar ülkesini okurken ve düşünürken günümüz dünyasının acımasız gerçeklerine uzanmamak elde değil.4

‘Ya doğmamalı çocuklar ya da ölmeli bütün cellatlar’

Dünyamız bu kadar bölünmüş ve her karış toprağının paylaşıldığı günümüz bir çeşit barbarlar çağıdır. Yıkımın ve talanın olduğu yerde kadınlara ve fakat en fazla da çocuklara yer kalmamaktadır. Faşizmin kol gezdiği bütün bu zamanlarda Antep’te çocuklar hunharca katledilirken, 9 aylık bir bebek tecavüz sonucu ölürken, sayısız çocuk mülteci kamplarında kaybolurken, 13 yaşındaki çocuklar koca koca adamlara sunulurken ne düşünülebilir ki? Çağımız kavramların lal kaldığı bir zaman aralığından geçmektedir. Ütopyaları düşünürken kadınlar ve çocuklar için en güzel düşler kurulmalıyken, düşlere bomba yağdıranların ağır havasına karşılık belki de yine o söze sarılmak lazım.  “Aynı yeryüzünde yaşamamalı cellatlar ve çocuklar. Ya doğmamalı çocuklar ya da ölmeli bütün cellatlar.”

Evet ikisi aynı evrende olmamalı. Kadınların ve çocukların kurduğu bir dünya olmalı. Hem de herkesi kucaklayacak kadar büyük ve tek bir dünya. Dünyayı kadınlara ve çocuklara vermeli. Sadece çocuklar yönetmeli bu dünyayı. İstedikleri kadar oyuncak ve şeker olmalı. Kötülüğün bunca sıradanlaştığı bir zamanda daha fazla Kadınlar Ülkesi, daha fazla özgürlük demeli…Üstelik bu cehennemi zamanlarda kurumuş ve çoraklaşmış topraklarda bir vaha gibi parlayan kadınların ve çocukların ülkesi Rojava’ya daha fazla sarılmalı… Çünkü orası kadınların ve çocukların ülkesi… Orası gerçekleşmek üzere olan bizim ütopyamız…