Kavganın denizine akan bir özgürlük perisi

- editor
36 görüntüleme

*Haziran 2020’de Medya Savunma Alanları’na gerçekleştirilen Hava saldırısı sonucu şehit düşen KJK YK Üyesi Leyla AGIRÎ (Filiz ASLAN)’ın anısına…

Tarihi milattan 5 bin yıl öncesine kadar uzanan ve birçok medeniyete ev sahipliği yapan, aradan geçen bin yıllara, yıkımlara, savaşlara ve doğal felaketlere rağmen ayakta kalmayı başaran ve birçok kültürün izlerini günümüze kadar taşıyan; gölleri, kedileri, kaleleri, kiliseleri, su kanalları ve uzun bacaklı turnalarıyla ünlü  Van şehrinde, tarih yaprakları 1972 senesini gösterdiğinde hayat yeni bir Filiz verdi.

Tarihi kültürel birikimleri ve doğal güzellikleriyle göz kamaştıran,  kenti kuşatan Süphan, Artos, Kato ve Erek dağlarından esen rüzgarların ovadaki laleleri alınlarından öptüğü ilk yaz mevsiminde hayata merhaba diyen Leyla; 1. Dünya Savaşı yıllarında bir yanı İran’dan, diğer yanı Kafkasya’dan sürülmüş insanların Van’da kurdukları mütevazi bir ailede, Ano ve Mehmet çiftinin 7’inci çocuğu olarak dünyaya geldi.

Doğanın canlandığı, umudun tomurcuklandığı bahar mevsiminde hayatın coşkuyla can verdiği Leyla, Kürtler’in, Azeriler’in, Karadeniz’den mecburi iskan kanunuyla gönderilmiş Lazlar’ın, ticari amaçla bölgeye dağılmış Araplar’ın, kültürel hayatı renklendiren Mırtıplar’ın ve bir de soykırımdan geriye kalan ve ‘kılıç artığı’ diye anılan Ermeni, Süryani ‘dönmelerinin’ iç içe, kardeşçe yaşadığı multi-kültürel Özalp ilçesinde hayat yolculuğuna başladı. 

İyi ve güzele tutkuyla sarılıyor…

Özalp köyden bozma küçük ve gelişmemiş bir kasabaydı ancak, barındırdığı insan malzemesi açısından zengin ve renkliydi. Kasabanın gökkuşağı gibi bu rengarenk yapısı Leyla’nın hoşgörülü, kucaklayıcı ve empati duygusu güçlü kişiliğinin şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Hangi yana dönse bir başka farklılıkla karşılaştı ve kendini onların bir parçası saydı.  

Nazlı, kırılgan, kıpır kıpır bir çocukluk dönemi geçiren Leyla 4 yaşındayken annesini kaybetti.

Özalp ilçesinde doğup büyüyen Leyla’nın yerinde duramayan, içi içine sığmayan bir yapısı vardı. İçine doğduğu ailesi, çevresi, köyden bozma kasabası ona dar, çok dar geliyor, ruhunu sıkıyordu. Bu yüzden sıradan hayata, ilişkilere ilgi duymuyor, dikkatini farklı, sıra dışı şeylere veriyordu. 

Ayrıca her ortamda fark edilmek, hak ettiğini düşündüğü ilgiyi ve değeri görmek istiyordu. Başkasına verdiği değerde kendi değerinin büyüklüğünü hissediyor, Onu özel kılan bu yanının derinliğine inmeye çalışıyor, bu yüzden kendini sürekli olarak gözden geçiriyor, tartıyor, tanımaya özel önem veriyordu.

Leyla özel ve farklı biri olduğunu herkese, her yere, evrenin en ücra köşelerine kadar avaz avaz haykıracak kadar kendisini ve hayatı seviyor, iyi, güzel, etkili olan ne varsa tutkuyla sarılıyordu… 

Ümidi, sevinci, neşesi sonsuzca. Güler yüzlü, aydınlık bakışların, şefkatli yaklaşımların sahibi. Leyla’da acının ve kederin bile ayrı bir tadı vardı.  Kederlerini içinde ıssız bir köşeye itse de her zaman görünen ve etkileyen bir yanı vardı. Ayrıca acısıyla ve kederleriyle barışıktı. Onlara rağmen yaşamın yüreğinde özgürce dans etmekten büyük keyif alırdı. Onu henüz hayatının başında annesiz bırakan, ağır sorumluluk almasına yol açan dünyaya küskün ve kırgın olsa da, hayatı çok seviyor, acısı ve kederlerini incitmeden hayatı doya doya yaşamak istiyor.

Genç yaşında Serhad bölgesinin birbirinden güzel halaylarının, birbirinden etkili kılamlarının ve büyüleyici masallarının peşine düşüyor, onlarda kendini bulmaya, hayatını anlamlandırmaya çalışıyor, acıların yaktığı yüreğini sevinçleri çoğaltarak yatıştırmanın gayreti içinde oluyordu.

Hayatla barışık

Büyük bir merak duygusuyla da ne bulduysa okumaya, öğrenmeye çalışıyor, susamışçasına okuyor, içindeki merak duygusunu bastırmak yerine kamçılayarak araştırmayı, sorgulamayı ve anlamlandırmayı bir yaşam biçimi haline getiriyordu…

Leyla Van’daki gençlik yıllarını gerçeği; hayata, insana ve elbette kendine dair yalın gerçeği arama ve öğrenme çabasıyla geçirdi.

Hayata annesiz, eksik ve çok geriden başlamış olmanın ruhunu ezmesine izin vermeden yıllarını hayatı, insanı, en çok da kendisini keşfetmenin arayışıyla geçirdi. Her şeye rağmen iyimserdi. Bilgece bir iyimserliğe sahipti ve kendisiyle, çevresiyle, hayatla barışıktı. Aradığı şeyde bir anlam bulmak ve ona bir anlam katmak için kendini tanımanın, hayatı anlamanın ve anlamlandırmanın sürekli uğraşı içindeydi. 

Leyla büyüdükçe yoksulluğun, kültürel geriliğin ve sömürgeci eril sistemin ruhuna vurmaya çalıştığı zincirlerin de farkına varıyor, paslı zincirlerin canını yaktığını hissediyor ve bunu aşmanın bir olduğunu düşünüyor,  o yolu arıyor,  araştırıyordu.

Dar bir çevrede yaşıyor olmak, insanı tüketen küçük şeylerle uğraşıyor olmak onun ruhunu daraltıyordu. Işıkları söndürülmüş, karanlığa gömülmüş ülkesinde yaşanan acılar, Onu bir karşı koyuşa itiyor, insanlık adına, yurtseverlik adına ve kölenin kölesi konumuna itilen kadınlar adına tutum almaya zorluyordu.

Kürdistan’daki baskılar, barbarca uygulamalar onun özgürlük tutkunu nazenin ruhunu bunaltıyor, güçlü sorumluluk duygusu ve her koşulda ölümüne sahiplendiği onuru onu karşı koyuşa taşıyordu. Olan bitene kendi çapında bir karşılık verebilmek için arayışlara giriyor ve hayatın yanında insanlık değerlerini korumak adına mücadele etmeyi seçiyor, bunu tek çıkış, tek yol, tek umut olarak görüyordu.

Bir mücadele için bir ömür vermek

Leyla bir yandan mücadele için bir ömür vermenin hazırlığını yaparken, diğer yandan da hayatı gönlünce yaşama tutkusunu sürdürüyor, bu yolda önüne çıkan hiçbir fırsatı kaçırmıyor, ruhunu hoş tutmak adına çılgınlıklar yapmaktan çekinmiyor, erkek egemen ve sömürgeci sistemin insan ruhuna ve beynine vurmaya çalıştığı zincirleri hayata sarılarak parçalıyor, her anı özgürce ve gönlünce yaşamak, yaşamak, daha çok yaşamak için çırpınıyordu.

 Bunu yapamadığı, engelleri aşamadığı zamanlarda ise kırılıyor, küstüm çiçeği misali içine çekiliyordu.

Genç Leyla’nın en önemli özelliklerinden biri hayatı çok seviyor olmasıydı. Hayatı hem çok seviyor hem de çok ciddiye alıyor ve her an’ın hakkını vermeye çalışıyor, bu şekilde mutlu oluyordu…Zulme karşı başkaldırmayı, karanlığa karşı aydınlığı korumayı tercih etmiş ve bu yolda ölümü göze almaya karar vermişti ancak, çok sevdiği hayatı yaşama fırsatını kaçırmıyordu. Ölümle yaşamı, kederle acıyı bir dengede tutmayı başarmış, ikisini de kalenderce kabul etmeyi daha genç yaşında öğrenmişti.

Ailenin genetik hastalığı astım hastalığı onda da vardı ve astım illeti zaman zaman zorlayıcı da oluyordu ancak, bir keresinde dediği gibi onu ‘astımdan çok özgür olamama’’ boğuyordu. Baskılardan, gerici değer yargılarından, alışılagelmiş insan ruhunu yaralayan alışkanlıklardan bunalıyor, toplumsal gericiliğe karşı direniyor, kim olursa olsun boyun eğmek yerine itiraz ediyor, bunun ruhuna daha iyi geldiğini fark ettikçe de mücadele yönünde ilerliyor, mücadeleci kişiliğini güçlendirmenin çabasını veriyordu.

Kavganın denizine aktı

Ailevi nedenlerden ötürü Van’dan İstanbul’a taşındıklarında Leyla, 18 yaşında genç biri olarak hayatın da, insanın da, sistemin ve kendisinin de farkındaydı artık. Farkındalık, duyarlılık ve sorumluluk bilinci onu sömürgeci sistem karşısında bir duruşun sahibi olmaya itmiş, o da adım adım bu yolda ilerlemiş ve kararını vermişti.

Kürt halkının özgürlük mücadelesine doğru emin adımlarla ve hep sırtında taşıdığı o ağır sorumluluk duygusuyla katılacaktı. Kararı kesindi ve bu yolda ilerlemekteydi. Bütün geri çekmelere, engellere, zorluklara rağmen mizacının en önemli özelliği olan inatla, inat ederek yoluna çıkan engelleri bir bir aştı ve sonunda da öfkeli bir ırmak gibi kavganın denizine aktı.

1993’ün bir gününde İstanbul’dan Serhad’a giden bir otobüse bindi. V hayatına anlam kazandıracağını, Kürtler’in özgürlük kavgasına anlam katacağını düşündüğü dağlara doğru uzun bir yolculuğa çıktı.

Leyla’yı İstanbul’dan Serhad’a götüren otobüs geçmek bilmeyen saatler eşliğinde birçok şehirden ve küçük kasabalardan geçtikten sonra güz mevsiminin toparlanmaya başladığı bir günün sabahında onun Ağrı Dağı’nın eteklerindeki bir yerleşim yerine bıraktı. 

 Leyla yüreği kıpır kıpır, omuzlarında acılı tarihin ağır yüküyle tarihin yakılıp kaldığı ve “Muhayyel Kürdistan’ın gömülü olduğu”nun yazıldığı Ağrı Dağı’nın yamacından gözlerini doruklardan ayırmadan geçti ve bir an önce kavuşmanın heyecanıyla Tendürek’e doğru yürümeye başladı.

Serhad’ın yüreğindeki volkanik Tendürek ikizleri Onun 28 yılını geçireceği Kürdistan dağlarındaki ilk durağı oldu. Orada yeni hayatının ilk zorlu sınavını yaşadı. Çiçeği burnunda bir gerilla iken kendini şiddetli bir savaşın içinde buldu. Hastalığına, narin, zayıf bedenine rağmen, onurundan, sorumluluk duygusundan ve Onu özel kılan inadından aldığı güçle arkadaşlarıyla birlikte destansı bir direniş sergiledi. 

Erdemli kişiliğine bağlı yaşadı

Babasının nazlı kızı, ailesinin nazenin çiçeği, acı gerçeğin bütün çıplaklığıyla sürdüğü Kürdistan dağlarında azimle, kararlılıkla direndi ve içindeki mücadeleci kişiliği yeni ve deneyimsiz olmasına rağmen orada ilk zaferini elde etti..

Tendürek’ten sonra Rojhilat alanına geçen Leyla, sıradan bir PKK gerillası olarak başladığı kutlu yolculuğunu 28 yıl boyunca Kürdistan’ın dört parçasını karış karış dolaşarak tamamladı.  

Yolculuğunun Onun için en anlamlı anlarından biri de Başkan Apo ile karşılaştığı Akademi Sahasıydı. Başkan Apo’nun özgürlük öğretisiyle kendini yeniden yaratarak ülkeye yöneldi. 

Zagros’lardan Kandil’e kadar Başûrê Kurdistan’ın her dağını adımladı. Özgürlük yolculuğunun her adımında üstlendiği birçok zorlu görevi başarıyla yerine getirdi. 

Her adımda da hayata ve insana kulak kabartan bir derviş gibi zamanın ve mekanın derinliğindeki sesleri duymaya, anlamaya ve yorumlamaya çalıştı.  

Leyla, özgürlük silahla kazanılsa bile onu korumanın ve kalıcı kılmanın yolunun beyinle, yürekle, ruhla ve onları yücelten değerlerle sağlanacağını biliyor, bunun inşası için elinden geleni yapmaya çalışıyor, yanı başındakilerden başlayarak ulaşabildiği her hayata bir anne şevkatiyle dokunuyor, sarıp sarmalıyordu.

28 yıl kaldığı dağlarda insani değerlere, erdemli kişiliğine bağlı yaşadı. Ruhunun Onu alıp götürdüğü Kürdistan’dan bir gün olsun bile ayrılmadı. Kaderini kederli halkının kaderine bağladı ve halkından, acıyla kanayan toprağından hiçbir zaman kopmadı. Kendini tarihi, kültürel ve doğal zenginliklerine tutkuyla bağlandığı Kürdistan’ın her bir yerinde mutlu ve huzurlu hissetti. 

Onun ruhu oraya aitti ve kaderi o topraklara yazgılıydı.

Ateş böceği taşıyan tanrıçalar

 Leyla hayatını mücadele içinde geçirdi. İnatçı, yaratıcı, bilge ve mücadeleci kişiliğini 28 yıl boyunca Kürdistan dağlarında ateşten çemberlerin içinden geçirdi. Orada pişti, orada yüceldi ve yüceltti. 

Leyla gerçek anlamda bir özgürlük perisiydi. İçinde ateş böceği taşıyan bir özgürlük perisi.

Bazı insanlar alınlarında yazgılarıyla doğarlar. İçine doğdukları ortam, koşullar, aile ve çevre o yazgının sadece yönünü belirler. İçerik hazırdır ve o içeriğe uygun yolu seçmek de gösterilecek inada bağlıdır. Özüne uygun yolculuk derler ya; işte o yolculuğa çıkmak her yüreğin kaldırabileceği bir şey değildir. Yazgının özüne uygunluğunu da yolda gösterdiğin inat belirler. Her özüne uygun yazgı yolda tamamlanmayı seçer. 

Leyla ona biçilen ya da gelecekte biçilmesi muhtemel rolleri kabul etmedi. Yazgısının özüne uygun yaşamayı seçti. Özüne uygun yaşam yolculuğunda ısrarcı olanların içinde bir ateş böceği barındırdığına inanılır…

Pırıl pırıl, neşeli, canlı, parlak, hayat veren bir ateş böceği. 

Onların yoldaşı, zifiri karanlıklarda yol göstereni, özünün hatırlatıcısıdır ateş böceği. Hani yolculuklar bazı insanları başladığı noktadan çok başka noktalara getirir ya; hani doğrular yanlış, güzel dedikleri çirkin çıkar; anlam yüklediklerin anlamsızlaşır ya; ama işte içinde ateş böceği barındıranlarda bu olmaz. 

İçinde ateş böceği barındıran insanlar nasıl başladılarsa o saflıkta yollarını yürürler.  Leyla da böyle biriydi ve bu yolu saflıkla ama kararlıca yürüdü. Onun 1993’te başlayan yolculuğu 2020’de yön değiştirdi. Leyla’nın yürüyüşü şimdi evrenin bir başka köşesinde devam ediyor. Yolu sonsuz, hayata ve insana dair yüce değerler için mücadele eden kimse ölümsüzdür…

Haziran 2020’de sömürgeci sistemin devleti; ırkçı, inkarcı ve imhacı Türk devleti Leyla’yı ahlaksızca ve acımasızca gerçekleştirdiği bir saldırı sonucu katletti. Onun bedeni dünya değiştirdi ancak özgür ruhu da evrenle bütünleşti. Leyla ve özgürlük yolunda hayatlarını kaybeden bütün Kürdistan özgürlük şehitleri ölümsüzdür. Onlar hep bizimledir, yüreğimizde ve bilincimizdedir. 

Kaldı ki dünya durdukça insanlığın içinde ateş böceği taşıyan tanrıçalara ihtiyacı da olacaktır…

*Mücadele arkadaşları