Kayyım terörüne karşı tek çıkış yolu birlikte direnmektir

- Sara AKTAŞ
142 görüntüleme

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da son bir aydır tekrar yükselen sloganlar bir yandan devrim umudunu canlandırırken, öte yandan halkların ve kadınların öfkesini bir kez daha gözler önüne seriyor. Nitekim Türkiye çok uzun bir süredir faşizm hastalığına kapılmış bir zihniyet ile yönetilmektedir. Bu zihniyet Türkiye’de halklara çok ağır bedeller ödetirken, en ağır sonuçlarını ise Kürt halkı yaşamıştır. Bunun için sadece yakın geçmişteki seçim süreçlerini hatırlamak bile yeterlidir. “Kendimizi de kentimizi de biz yöneteceğiz” sloganı ile 2014 yerel seçimlerine katılan BDP 102 belediye kazanmıştı. Bu başarıyı hazmedemeyen AKP’nin 2016 yılında atadığı kayyımlar yolsuzluklar ile ün salmıştı. Buna karşın Kürt halkının iradesi 31 Mart 2019 seçimlerinde iktidarı bir kez daha yenmiştir. Bu bakımdan son kayyım darbesinden sonra alanlara çıkan kadınların yükselttiği sloganlar oldukça derin toplumsal mesajlar içermekte. “Korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz!” cümlesinde özetlenen ve halkın yıllardır birikmiş öfkesiyle yaşam bulan bu slogan kadının direniş ruhunu, direngen damarlarını sokaklara taşımıştır. Kadınlar bu slogandaki anlam gücü ile işgalci Türk devletine cevap vermiştir. Peki, neden iktidarın her saldırı konseptinde özellikle de mücadele eden kadınlar hedef haline gelmekte?

Kadın hareketlerinin etkileşimi

Öncelikle dünya ölçeğinde kadınların hem çok yönlü saldırılara hedef olduğu hem de bunun karşısında kadın hareketlerinin ciddi bir mücadele verdiği bir eşikteyiz. Dünyada kapitalist krizlerin yaşandığı, Ortadoğu’nun ise korkunç bir savaş sarmalı içinde devindiği koşullarda kadın hareketleri de yerel ve küresel zeminlerde birbirini etkileyen, birbirinden dayanışma gücü alan ve birbirinin mücadelesine güç katan direnişler açığa çıkartmaktadır. Rojava’da kadınlar kapitalist sistemin en cinsiyetçi, şiddetin en maskesiz hali DAİŞ çetelerine karşı görkemli bir mücadele verirken, Sudan, İran, Cezayir, Tunus, Filistin ve İsrailli kadınlar cinsiyetçi politikalara, faşizme, sömürüye ve savaşlara karşı mücadelede öncülük yapıyor. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da da kadınlar; ekonomik, sosyal, siyasal alanlardan tasfiye edilerek, her türlü şiddet, mağduriyet ve yoksulluk denklemine sıkıştırılırken, erkek-devlet şiddeti karşısında çok yönlü bir mücadale veriyor.

Merkeziyetçiliğe karşı yerinde çözüm

Kanımca bu mücadelenin en etkili biçimlerinden birini Kürt kadınları talan ve gaspa karşı vermekte. Kadınlar; 1 Kasım seçiminden bu yana yapılan tüm seçimlere savaş ve yasaklara karşı mücadele ile karşılık vererek girmiştir. Eşbaşkanlık sistemine gelmeden uzun ve zorlu bir mücadeleden geçen Kürt kadınları yerel yönetimlere dair yerinden politikalar geliştirmek için de kendi alternatif örgütlenme modellerini geliştirmişlerdir. Bu zor, zor olduğu kadar çetrefilli bir yolu yürümeyi gerektirmiştir. Kayyım atama yöntemi ile saldıran Türk devletinin de esas hedefi belediyelerde geliştirilen bu anlayış ve değerlerin ortadan kaldırılmasına dönüktür kanımca.

Öncelikle; Kürt kadınları belediyelerde geliştirdikleri modelle demokrasi krizine karşı demokratik katılımcı toplumu geliştirmeyi, ekoloji krizine karşı ekolojik politikalar uygulamayı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı cinsiyet özgürlükçü politikalar geliştirmeyi, ekonomik kriz karşısında katılımcı topluluk ekonomisini geliştirmeyi hedeflemişlerdir. İkinci olarak; Kürt kadınları bu modelin merkezine, mevcut devlet, iktidar, erkek sermayesi eksenli kentleşme karşısında, kadın-toplum-doğa-emek eksenli bir kentleşme anlayışını savunmuş, yerindelik ve yerellik esas öncelik olmuştur.

Üçüncü olarak; tüm yaşamsal sorunların kendi kaynağında çözülmesi öngörülmüştür. Bu çerçevede yerel yönetimlerin yerinden yönetim anlayışıyla ele alınması gerektiğini; meclisler yoluyla toplumun kendi sorunlarının çözümü ve muhatabı kılındığını ifade edelim. Yerellilik klasik anlamda bugünkü küresel kriz karşısında ya da liberal politikalar karşısında sürekli dile getirilen klasik bir yerelleşmenin ötesinde sorunun merkezinden ve yaşandığı yerde çözme açısından önem kazanmıştır.

Dördüncü olarak; bu model kadınların ve toplumların kendi köklerinden koparıldıkları için ciddi sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını savunmuş; kendi özgün ve özerk örgütlenmelerini geliştirmelerinin önemini ifade etmiştir. Bu anlamda bütün alanlarda özgün ve özerk örgütlenmenin aciliyeti ortaya konulmaktadır.

Beşinci olarak da; Kürt kadınları kendi alternatif yerel yönetim anlayışını geliştirirken,  erkek algıyla gelişen klasik belediyeciliğin sıkıştırıldığı sınırlarından kurtulmayı hedefler. Bu model, Kürt halkının benimsediği demokratik ekolojik, cinsiyet özgürlükçü paradigmaya sırtını dayamakta ve onunla uyumlu olmaktadır.

Kayyım faşizmi

Nitekim bu model faşizmin kurumlaşmaya başladığı Türkiye koşullarında, kayyım atamaları ile birlikte öncelikli hedef haline getirilmiştir. Akabinde belediyelerin 1999 yılından bugüne yarattıkları tüm kadın çalışmaları ve kurumlar tasfiye edilmeye başlanmıştır. Belediyelere dönük adeta bir düşman hukuku uygulanırken, cinsiyetçilik ve otoriterlik tüm mekanizmalarda ortaya çıkmıştır. Meclisler toplanmamış, belediye kayyımların atadığı meclis üyeleri ile yönetilmiştir. Kayyımlar ile birlikte tüm sosyal politikalara adeta savaş açılmıştır. Gıda bankaları, psikolojik danışma merkezleri, kreşler ve çocuk oyun salonları, yaşlı bakım merkezleri, meslek edindirme amaçlı kurulan tekstil atölyeleri kapatılmış, sosyal projeler iptal edilmiştir. Kürtçe eğitim veren kreşler ve okullar masal kitapları, çocuk oyunları, kurslar ve kütüphaneler gibi kültürel projeler iptal edilmiş, binlerce kitap yakılarak imha edilmiştir.

Türkiye’de halkların ve kadınların tüm kazanımlarına yönelik ağır saldırı koşullarında sokaklarda, meydanlarda itirazını en gür sesle dile getirenler ise kadınlar olmuştur. İmralı tecridinin kırılması için Leyla Güven öncülüğünde başlayan direniş, tarihin en büyük açlık grevlerinden birine dönüşmüş, başta kadınlar zindanlardan yükselen sese sesini katarak sokaklarda direnişi yükseltmiştir. Zindanların tarihsel direnişi mutlak tecridi kırarken bu direnişe eşlik eden kadınlar toplumun üzerine çöken korku ve kuşatılmışlık çemberini parçalamıştır. Yine 31 Mart/23 Haziran yerel seçimleri ağır baskı ve hukuksuzluk ortamında yapılmasına rağmen kadınlar öncülüğünde Kürdistan’da kayyımları gönderme, batıda ise AKP-MHP ittifakına kaybettirme stratejisiyle rantçı, cinsiyetçi siyasete karşı demokrasi zemini oluşturularak, yerel-yerinden demokratik siyaset hamlesi başlatılmıştır.

Eşit temsiliyet kadınların mor çizgisi

Kadınlar yaşadıkları yereli sermayeye/ranta terk etmemiş, yoksulluk ve şiddet sarmalına sıkıştıran politikalara ve sisteme karşı mücadeleyi her düzeyde sürdürmüştür. Kadınların büyük bedeller ve büyük emeklerle kazandığı eşbaşkanlık ve eşit temsilin mor çizgi olduğunun altını çizerek parti içi tüm mekanizmalarda toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifini sıkıca sahiplenme kararı almışlardır. Yerelin özgünlüğünü temel alan, kendi gündemlerini oluşturup bunun mücadelesini yükselten, kadınlarla kucaklaşmayı başaran yerel meclisler ise kadınların emeklerini birleştirdiği ve devrimci bir sinerjiye dönüştürdüğü bir zemin olarak işlev görmüştür.

Sonuçta tüm bu mücadele sinerjisi geldiğimiz aşamada kadınları ve kazanımlarını öncelikli hedef haline getirse de kadınların giderek büyüyen devrimci sinerjisi karşısında sonuç almamaya mahkum görünmektedir. Nitekim saldırıların sürekliliği kadar süreklileşen bir direnişin artık yaşam biçimine dönüştüğüne tanık oluyoruz. Bu bakımdan denilebilir ki zulüm ve gasp saldırıları karşısında başta kadınlar olmak üzere bedel ödeyenler için tek çıkış yolu, mücadele alanlarında birleşmek, ortak talepler uğruna birlikte direnmektir. Bu başarılmadan ne sosyal yıkım saldırıları durdurulabilir ne Kürt halkına düşmanlık politikaları boşa düşürülebilir ne de işgalci-yayılmacı dış politikanın önüne geçilebilir. O halde başarmak için kadınların birleşik mücadelesi hayati bir önemdedir. O halde kesintisiz bir direniş için; ‘Korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz!’ sloganını daha da büyütme zamanı.