Kitabımızın okuyucusu

- Gulan BOTAN
44 görüntüleme

*26 Temmuz 2020’de Berlin’de şehit düşen Gülistan AKSOY (Hevî GABAR)’ın anısına…

Mevsim sonbahara kapı aralamış. Güneşe aşık sarı yapraklar toprakla gök arasındaki şarkıyı söylüyorlar. Ama henüz yapraklar toprakla bütünleşmemiş, zamanı değil çünkü. O yüzden sonbaharın türküsünü söylüyorlar. Bir rüzgar var yaprakları yerden kaldırmaya çalışan. Dağlarımızın yüksek zirvelerine çıkıp saçlarımızı önünde dalgalandırdığımız rüzgar, bu kez de yaprakları savurmaya çalışıyor. Biz, mutlaka bir yükseklik bulup çıkardık. Dağlarımıza sesimizi, rüzgarlara saçlarımızı salardık. Yağmuru kucaklardık mesela, tomurcuğa selam verirdik. Bütün bunları en sıcak savaş anlarında yapardık. Bir kitabımız vardı okunması gereken ve biz güneşe yüzünü dönmüş mevsimsiz çiçekler gibiydik.

Bizim de artık bir kitabımız vardı, Önderliğimizin yazdığı. Onu okuyor, o felsefeyle yaşamaya, yürümeye çalışıyorduk. Onu en çok anlayan en güçlümüz oluyordu. Çünkü onun felsefesine eren anlam verebiliyordu yaşadığımız sancılara. Heyecanlı ve coşkuluyduk, bütün baharların coşkusunu, telaşını kuşanmıştık. Dağlıydık ya patikalarımız sürekli bir yerlerde ayrılıyor bir yerlerde yeniden birleşiyordu. Ayaklarımızın izlerinde çoğalıyordu patikalar. Okuduğumuz kitabın hakikati düşüyordu yürüdüğümüz patikalara. O kitabın okuyucusu olmak yürek istiyordu. Çünkü okumak yani okuyabilmek kendini ve yaşamı yeniden ele almayı gerektiren bir cesaret istiyordu. İşte bu büyük dünyada o küçük yüreğiyle tanrıçaların cesaretini kuşanan sen oldun.

Umut olma zamanı

Gözlerindeki umut ışığının büyüklüğü korkutuyordu karşıdaki düşmanı. O sınır tanımayan özgürlük tutkun var ya, hani sana tanrıça tanımlaması yaptıran. İşte herkes o tutkuya sevdalanırdı, sendeki o yaşam inadı ve sevgisinin büyüklüğüne katılmak isterdi. Senin gibi büyük duyumsayamayınca yürek ve beyinleri, ‘Sen tanrıçasın, yoksa nasıl bu kadar bilebilirsin ki’ derlerdi. Seninle birlikte okuduğun kitabın aydınlığı düşmüştü İran zindanlarına. Sen zindan gardiyanlarına Demokratik Konfederalizmi anlatıyorsun diye korkmuşlardı, hemen seni Türkiye’ye teslim etmişlerdi. Onlar seni tutuklayıp zindana atmışlardı, ama senin bilginin ve okuduğun kitabın etkisine kapılmışlardı farkında olmadan. Söz ve yaşam gücünün farkına varmışlardı nasıl olduysa. Sonra senden korkmuşlardı, çünkü yıllardır o insanlar umut nedir unutmuşlardı, sen onlara umudu hatırlatıyordun. Onların yüzünde şekillenen dalgaları anlatırdın bize, ağız dolusu gülerek. Gülüşün, dağlarımızda dört mevsim açan çiçekler gibi…

Bitmedi serüven… ve biz serüvencilerin öykülerine dalardık. Kombat, Zemyan, Korid, Devrimci, Jindar, Serdem, Erdal… Yollara düşme ve umut olma zamanı… Çünkü ne zaman ihtiyaç duyulursa serüvenciler oradaydı, diyorduk. Sende öyle yaşadın. Kuzey, Güney, Rojava ve özgürlük eylemi bekleyen her yerde vardın, varsın… Yüreğindeki özgürlük ateşi öyle bir yanıyordu ki ne İran zindanları, ne Türk zindanları engel olabildi tutkuna. Sınırları aşmada da halayın başındaydın ve öğretiyordun serüvencilere, sınırları aşmanın halayının nasıl çekildiğini. Birimizin düşlerine hüzün dalgası yayılsa asi bir rüzgar gibi dağıtırdın. Şiirler okurdun, türküler söylerdin, halay çekerdin, özgürlük rüzgarıyla dans ederdin.

Yaşadın ve yaşattın

Sende öğrendik bedensel acıların geçiciliğini. Türk zindanlarında insan bedeniyle düşlerini çürütmek, etkisiz hale getirmek için sınırsız bir savaş yürütülüyor. Zindandan çıkar çıkmaz yüzünü hemencecik dağlarımıza çevirmiştin. Düzenlediğimiz moralde eyleme gider gibi anlatıyordun bize onların yönelimlerini ve senin bedensel sınırları aşan cevaplarını. İzler diyordun, büyümenin ve sınırları aşmanın izleri. Bedensel acılar karşısında senin cevabın düşmanı şok ediyordu. Dilleri tutuluyor sana cevap veremedikleri için daha bir sinir oluyorlardı. Onlar bile bedensel olarak verdikleri acıyı unutup nasıl böyle cevap verebildiğine şaşırıyorlardı. Sen de tebessümle, ‘Bizim bir kitabımız var, onu okuyoruz, hakikatin kitabını’. Okuyordun yoldaşların güzeli; hem de birçok yüreğin ve beynin yetişemeyeceği büyüklükte okuyordun. O yüzden ne bedenine ne de sınırlı bir devlete sığmadın; sığdırmak ve sınırlandırmak istedilerse de, sen umutlu halayınla bedensel ve mekânsal sınırları aşmanın şiirini okudun, zamana ve sağır yüreklere.

Yoldaşların güzel yürekli gerillası!

Ölümde ölümü bin defa öldürdün. Güneşin, hakikatin kitabını içtin ya, o vakit yaşamın da sırrına erdin, ölümü gözlerimizin önünde defalarca öldürdün. Bilime ve çağın beyin sınırlarına inat yaşadın ve yaşattın. Yaralanmıştın, hem de yaraların dünyalar kadar ağırdı. Doktorlar yaşamaz diyorlardı, göremez diyorlardı, bilinci yerine gelmez diyorlardı. Sen umutla ayaklandın, ölümlere inat yaşadın hem de mucize bir şekilde. Böyle ağır yaralanmış olmana rağmen telaşla gidip sana günlük almıştım. Herkes bana çok kızmıştı. “Göremez, Ona nasıl günlük alırsın üzülür,” demişlerdi. Sen ise “biz bu zamanların günlüğünü tutacağız,” demiştin ve inatla günlüğü aldın. “Yazacağım” dedin ve yazdın. Arkadaşlarımıza ve halkımıza dönüp dedin ki, ‘Biz başaracağız, çünkü biz umutluyuz, bizim yeni yaşam ilkelerimizi anlatan bir kitabımız var. Bu kitabı okudukça boyun eğmek, acıya teslim olmak mümkün mü?

Güneşin rengini aldın

Yazdın, serüvencilerin umutlu yürüyüşünü doldurdun günlüğüne. Doktorların ‘yaşamaz’ sözlerine karşı ayağa kalktın, yaşadın ve yaşattın umutlu zamanları. Şimdi seni anlatırken cümleler, ‘tarih karşısında bir tanrıça yürüdü’ diyor, senden af dileyerek. Çünkü kelimeler ve anlam gücü yetmiyor senin okuduğun hakikatin gerçeğini kaldırmaya. Seni layıkıyla anlatamamaktan dolayı, bağışlamayı bilen yüreğinin büyüklüğüne sığınarak af diliyorum.

Ama şunu iyi bilmelisin yoldaşların güzel yüreklisi. Yoldaş kelimesinin can bulduğu her hücrede, umudun dalgalandığı her yerde ve acıların bizi boğmaya çalıştığı her anda sen varsın. Senin asi sesin bizim özgürlük türkümüzün haykırışı, yeni açılan patikaların umudu. Güneş doğarken senin umut ve asiliğini kuşanmış Hevîler’in doğuş çığlığı geceyi güne bağladı. Sen de güneşe sevdalı yapraklar gibi güneşin rengini aldın. Artık sadece bir ağaçta umut veren bir yaprak değil, her yerde, bağrında umutlu ağaçlar büyüten sınırsız toprağın kendisisin. Kutsal kitabımızın gerçek okuyucususun ki sözcüklerin, sevgin anlamlıca dağılıyor bütün zamanlarda. Güneşle toprağın bütünleştiği o yapraklar, özgürlüğün türküsünü haykırır bahar çağlayanları gibi. Geceyi güne bağlayan bütün umutlu düşler senin okuduğun kitabın hakikatiyle bakacak yaşama. Senin patikalarda bıraktığın izler, aydınlatacak bütün zamanları…