Korona’nın gör dedikleri!

- Güler YILDIZ
49 görüntüleme

 “Gözümüzün hemen önünde, hızlı, gerçek, destansı bir trajedi gerçekleşiyor” diyor Arundhati Roy ve ekliyor; “Ancak bu yeni bir şey değil.”

Covid-19, 2019’un Aralık’ı itibariyle Çin’den tüm dünyaya yayılan bir virüsün adı. Aslında “Korona” virüs ailesinin 7. Elemanı. Corona Latince “taç” demek. Virüsün şekli bir tacı andırdığı için, bu isim verilmiş.

Covid-19 halini nasıl aldı peki?

Dünya Sağlık Örgütü, ‘Covid-19’ adının; “corona”nın co’su, “virüs”ün vi’si, hastalık kelimesinin İngilizcesi “disease” sözcüğünün d’sinden ve ilk hastalık bildiriminin yapıldığı yıl olan 2019’dan türetildiğini duyurdu.

Bu yazı hazırlanana kadar, onlarca yeni bulaşma kaynakları tespit edilmişti. Ama koronavirüs yola ilk çıktığında 1 metrelik sosyal mesafenin yeterli olacağı, maske ve eldivenle virüs etkisinin bertaraf edilebileceği söyleniyordu. Geldiğimiz noktada 2 milyonu geçkin hasta, yüzelli bini geçen ölüm sayısı ile fenomen olan Covid-19, bırakın bir metreyi, son sürat tüm dünyayı turladı ve ikinci, üçüncü turunu da yapmak üzere. İnsanlık artık havada dakikalarca sağa sola koşturan öldürücü bir mikroorganizma ile karşı karşıya. En çok yaşlıları vurduğu efsanesi bir kenara, bu hastalığın en unutulmaz trajedisi huzurevlerinde kalan binlerce yaşlının “kayda alınacak” kadar değerlerinin, kapitalist düzen içinde yeri olmadığını ortaya çıkarması oldu. Her yaştan insanın ölümcül raddede etkilendiği hastalığın gerçek kurbanları onlar oldu. Sonrakilerse yoksullar, daha yoksullar ve daha çok yoksullardı. O nedenle bu bir virüs değil, bir virüsten çok daha fazlası olan bir “şey”di.

İnsanlığın başına ilk kez gelmiyor

İnsanlık tarihine taç giydiren tek hastalık değildi Covid-19.  MÖ 430’da, tarihin bilinen ilk salgını Pelopenez Savaşı’nda ortaya çıkmıştı.

Ardından MS 541-750 arasında Doğu Roma İmparatorluğu’nu etkileyen Jüstinyen Vebası geldi. Özellikle ticaretin durmasına ve imparatorluğun zayıflamasına yol açan, bugünküne benzer etkilerin olduğu bu salgında, dünya nüfusunun yarısına denk gelen 30 ila 50 milyon insanın öldüğü kaydedildi.

Kara veba – kara ölüm

  1. Yüzyılda Black Death yani Kara Veba olarak tanımlanan salgın, 10 yıl içinde Çin’den İngiltere’ye kadar ilerlediğinde daha korkunç bir tablo çıkmış, neredeyse Asya ve Avrupa nüfusunun yarısının ölümüne neden olmuştu; bu da 75 ila 200 milyon arasında bir rakama tekabül ediyor.

Asyalı tacirlerin vebalı hayvan kürklerini gemilerle Avrupa’ya getirmesi, gemilerdeki fare ve pirelerin bu salgını yaymaktaki en önemli aktörlerdi.

Kara vebanın yıkıcı sonuçlarından biri kuşkusuz salgın faturasının çıkarıldığı kesimler. Dilimize pelesenk ettiğimiz “cadı avı” bu döneme ait. Salgını yaydıkları gerekçesiyle özellikle Avrupa’da “cadı” diye tanımlanan kadınlar ve onlara yardım ettiği gerekçesiyle kediler toplanıp, katledildi. Kedilerin öldürülmesi, salgını yayan farelerin imhasını imkansız hale getirince hastalık engel tanımadan ilerlemiş ve sonuçları daha da yıkıcı olmuştu. Aynı şekilde salgından hiç etkilenmeyen Yahudiler de cadı ve kedilerle aynı kaderi paylaştı. Su kuyularına zehir attıkları savıyla, yaşadıkları şehirlerin hemen dışında oluşturulan dev ateş kuyularında yakıldılar.

Kurtulanlar için kiliselerin aldığı bir kararın bu yüzyılda dahi uygulandığını biliyor muyuz? Salgından sonra hala kurtulan Yahudiler varsa, özellikle bulundukları kentlerin tüm ekonomik çarkları onlar tarafından işletildiği için, yaşamalarına izin verilmiş, ancak bu izin şartlara bağlanmıştı. Sabah 07.00’de şehrin kapıları açılır, onlar şehre girerler ve akşam 22.00’de kapılar yeniden açılır, şehirden çıkarılırlar. Çıkmayanlar, gecikenler, ölümle cezalandırılır. Ve Strasburg gibi katedral kentlerinde 14. Yüzyılda kilisenin “şehre giriş ve şehirden çıkış” gongları hala bugün bile Yahudiler için çalmaktadır!

Çiçek hastalığı

  1. ve 17. Yüzyıllarda Avrupalılar’ın Amerika kıtasına giderken götürdükleri ölümcül hastalıklardan biriydi çiçek. Sadece bir hastalık değildi, dünyanın bugünkü sömürge tarihini başlatan sürecin de adıydı. Hastalık Amerika’da yerli nüfusun yüzde 90’ına yakın olan 20 milyon insanı öldürürken, Avrupalılar’ın kıtayı kolonize etmelerine de imkân tanıdı.

Oradan gasp edilip getirilen altın ve gümüş, Avrupa’da enflasyona yol açtı. Küresel ekonomiyi etkileyerek, modern kapitalizmin tarih sahnesine çıkmasına neden oldu.

Kolera

Marquez’in ünlü kitabı Kolera Günlerinde Aşk, bugünlerin kapısına “Korona günlerinde” denerek bırakılmıştı. Kolera 1817’de ilk olarak Hindistan’da görülen bir hastalıktı. Salgının kaynağı insan dışkısının bulaştığı sulardı. Avrupa’daki etkisi çok yıkıcı oldu. Bu hastalık 6 sene süren, milyonlarca insanı öldüren yedi büyük kolera salgının ilkiydi. “Unutulmuş salgın” dendi, çünkü 1961’de başlayan yedinci salgın bugüne kadar devam etti. Hala Afrika’da temiz içme suyuna erişimi imkânsız halklar arasında kolera vakası görülmeye devam ediyor.

İspanyol gribi

11 Mart 1918’de ilk görüldüğü yer ABD’nin New Mexico eyaletiydi. 6 ay içinde tüm dünyayı etkisi altına alan hastalık 50 ila 140 milyon arasında insanın ölümüne neden oldu.  Genç erişkinleri daha çok etkileyen bu hastalık gerçek bir “grip”ti: H1N1, yani domuz gribi. Birinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü bir zamandı ve İspanya bu savaşta yer almamıştı. Savaşan ülkeler askeri yasak nedeniyle bu gripten söz etmiyordu, ancak İspanya basını salgını ilk kez gündeme getirince, dönem çevirilerinde İspanyol gribi olarak adlandırılmaya başlandı.

Kimi tarihçilere göre savaş bu grip nedeniyle son buldu.

Birinci dünya savaşını sonlandırdığı belirtilen gribin, yeni bir savaşı başlatma etkisi olamaz mı? Üstelik yıkıcı etkilerine rağmen? Aralık 2019’da önce Çin’de ardından İtalya ve İran’ı etkileyerek Ortadoğu, Avrupa derken tüm dünyaya büyük bir hızla yayılan hastalığın yarattığı sonuçlar, iktisadi konumu açısından daha çok itibar görüyor. Geniş yoksul halk yığınları açısından değil elbette. Ancak “kapitalist sistemin çöküşü” gibi bir tespitin şimdilik cümle içinde kullanılmasına yer yok. Laboratuvarlarında biyolojik silah olarak da tanımlanan çeşitli yıkıcı mikropları dizayn ederek bunları çıkarılacak ilk savaşta kullanma eğilimindeki ülkelerin, hastalıkla başa çıkma beceri/beceriksizliği üzerinden bu hastalığın etkileri konuşulamaz. Evet ülkeler, özellikle “sosyal devlet” iddiasındakilerin sağlık sisteminin yetersizliği Covid-19 karşısında afallamalarına yol açtı. Piyasalar en kara günlerini ardı ardına yaşadı, devasa iflaslar, özellikle havacılık sektöründe yaşananlar, diğer sektörlerin kapılarına kilit vurmalarına neden oldu.

Totaliter üniformanın son düğmesi

Ancak bu korona günlerinde bir şey daha oldu; panik! İktisadi panik, siyasal panik ve halkların genişleyen paniği. Üçüncü grup dindirilemez paniklerini şimdilik tuvalet kağıtlarına sardıkları un stoklarıyla sakinleştirmeye çalışıyor. 20 saniye el yıkayıp, sosyal mesafe ayarına çekilen halklar kapatıldıkları evde -ki buna “büyük kapatılma” diyebiliriz rahatlıkla- “nasıl insan kalınır” testinden geçiyor adeta. Teknolojik aygıtlar üzerinden an be an kapatılma hallerine dair sayısız görsel (video, fotoğraf, mesaj) istilasına uğruyoruz. 21. Yüzyıl insanı tam olarak neye benzer’in derin bir tahlili her gün her sabah evlerden tüm dünyaya görünmeyen kablolar üzerinden akıyor; milyonlar başka bir “görünme/gösterme” şölenine çeviriyor ve elbette totaliter rejimlerin gayri insani/ahlaki tüm dayatmalarını da “korona önlemi” olarak sineye çekiyor.

Siyasal panik (!) çabuk atlattı durumu ve ardı ardına ohal ilanlarını fırsata çevirip, totaliter üniformanın son düğmesini de iliğe geçirmek üzere.

İktisadi panik birden fazla savaşın sebebi sayılacak şekilde spekülasyon dil altı hapı alıyor. Çiçek hastalığı, Avrupalılar’ın Amerika kıtasına taşıdığı ve sömürge çarklarını işletmelerinde pastanın büyük dilimiydi. Bugünkü sömürü düzeninin kurulmasının adı “çiçek”ti. O çiçeğin taç yapraklarından koronayı kafasına ilk takacak lider dünyanın efendisi olacak belli, ancak o efendiliğin geniş halk yığınlardaki “ölme korkusu” üzerine bir efendilik olduğunu da belletecek yetkinlikte olduğunu gösteren bir süreçtir yaşadığımız.

3 kilo 460 gram!

Ölüm salt bir gerçektir. Korona nedeniyle kapasitesini dolduran mezarlıklar, dünyanın her yerinde devasa ölüm çukurlarına dönüştü, dönüşmekte. Parklar, ormanlar, kamulaştırılan alanlar korona mezarlıkları oluyor, cesetler dörder beşer konuyor, bir kürek toprak sonrası yeniden bir o kadar ceset üst üste atılıyor. Tüm dini ritüeller, gömme gelenekleri ve öte dünyadaki hayata beyazlar içinde “temiz” gitme inancı çözülüyor. Sanırım tanrının mesaisini savsakladığı zamanlar bu büyük kırım zamanları. Bir gerillanın kemikleri 3 yıl sonra annesine bir “posta” olarak ulaştırıldığında, 3 kilo 460 gram ağırlığındaki Agit’in değil, o kemikleri postaya vermeyi akıl edenin dünyaya ilanı “ben öldüm” oldu: Ne beyaz ne de temiz bir ölümdü bu! Salgının birçok evresi fırsata çevrildi; ancak Türk devletinin başta Kürtler, birçok kesimin “evde kal”malarını geniş bir istismar alanı için sunulmuş bir fırsat olarak değerlendirmesi dönem ruhu için koca bir yarıktı. Halk evde kalırdı, ama devlet? Sorgulayan herkesi canından bezdirmiş devletin eve tıktığı insanların başına gardiyan olarak gönderdikleri azılı katiller, mafya baronları ve suç klikleri…

Türkiye’nin gündemini belirleyen saray’ın hastanelerin yetersizliği, pandeminin ilerleyiş hızına verilen etkin yanıt, etkisi altına aldığı gruplar ve özellikle yoksul, en yoksulların bu ölüm kalım günlerinden nasıl sağ çıkacaklarına dair bir fikri olmasını beklemiyoruz elbette. Her şey “fıtrat”a uygun ilerliyor ve sarayın bekası için endişeye mahal yok! Böylesi zamanlarda sürmekte olan savaşların biçimi değişirken, Türk devleti protesto edecek kimsenin olmadığı sokaklarda polisini, çetelerini resmi geçitte tutuyor, tanklarını geçirerek yığınağını sürdürüyor. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde ülkenin büyük bölümü gerçek bir kıtlık koridoruna zamansız tıkıştırılmış, dışarıda olup bitenlere aldırış etmiyor. Sosyal ve ekonomik eşitsizlik, 3 kilo 460 gramlık Agit örneğinde olduğu gibi halkın ilgisizliği devlet hanesine irat kaydıydı. Başarmış, bu krizi de fırsata çevirebilmişlerdi.

Sokağa çıkma yasağı gerçek bir laboratuvar işlevi gördü; küçük işletmeler kapandı, alım gücü durdu, halkın küçük ölçekli ekonomisi darbe aldı. Her şey yapılabilirdi artık. Halk evde kal’dı. Ama kalamayanlar? Toplu taşıma araçlarına binerek işlerine gitmek zorunda olanlar, hiçbir geliri olmayanlar, sokakta yaşayanlar ve lar..ler..lar… Milyonlarca insanın açlık sınırı altında olduğu, bir tık üstünün açlık sınırında yaşadığı, bir tık üstünün asgari ücretle yaşamaya çalıştığı… Derin bir toplumsal ve ekonomik krizin evrilebileceği en korkunç noktanın ucuna kadar gelmiş olanlar… Bu hayatlardaki salgının adı sadece “korona” değildi çünkü.

Ve kadınlar…

Uluslararası örgütler, kadın örgütleri; kentten ilçeye, ilçeden köye, köyden mahalleye gittikçe daralan bir huninin içinde avaz avaz, “pandemi kadına şiddeti artırdı” diye bağırıyor!

Cezaevlerinin kapıları “insanlık” adına açılmış, kadın katilleri, istismarcıları cinayet mahalline devlet izniyle geri dönmüştü. Bu işin bir boyutu. Öncesi evdeki şiddeti sokağa taşırmayı becerenler ile beceremeyenlerin akıbeti. Devletin gözünü kapadığı bir yerde şiddet failinin kendisinin devletleşmesi ve üstelik ve maalesef adeta “istediğinizi yapabilme özgürlüğünüz” var denerek içerinin dışarı çıkarılması, devletin pislik kusmasıdır. Salgının daha ilk günlerinde, devletlerin süreci kotarma zihniyetleri üzerinden akıl yürüten Yuval Noah Harari ne diyordu? “Korona salgını totaliter rejimleri güçlendirebilir!”

Büyük kapatılmanın dış etkisinin yeni totaliter rejimcikler doğuracağını, halkın devletle mesafe ayarının ihlalinin de bu rejimlere besin gübresi olacağını anlatıyordu. Ee, sapiens ne yapsındı peki? Onun önermesi, devletlerin acımasız fırsatçılığına yaşamlarımızı teslim etmek yerine, doğru bilgiye inanarak virüsün sosyalliğini durağan hale çevirmemiz gerektiği. Açlığa ve şiddete direnç, ölmemek için. Ancak sosyal bir varlık olan insanı daha sosyal olan bir virüs biner biner gömüyorsa, açlığı ve şiddeti dindirmek için daha çok çabalamak istiyor insan, “ne de olsa onun da ucunda ölüm var” diyerek. Ve utanç ve pişmanlık içinde ölmemek için direnerek…

Raporlarda bir kerede kodlanan bin ölü

İnsanların birbirlerine ve yaşam alanlarına “sosyal” zorunlu mesafe uyguladığı, kapı kollarından bir poşet sebze ve meyveye kadar dokunma eylemini obsesif temizlik ruhuyla kolladığı günlerden geçerken, hemen her ülke, günlük Z raporunda bir kerede bin ölüyü kodluyor. Bir salgın filminin rolünü pencere-balkon önlerinde bekleyen figüranlarına dönüştü insanlar. Ve hayvanlar, insan korkusuyla sindiği cehennemlerinden bir bir dışarı çıkıp, bu tuhaf sessizliği anlamaya çalışır gibi, caddelerden mahalle aralarına akıyor. Cesetleri sokaklara taşmış ülkeler, bir kutu yardım için birbirini boğazlayanlar, balkon çiçekleriyle şarkı coşturanlar ve ölümcül yalnızlıklarına kaldıkları huzurevlerinde unutularak yanıt veren binlerce ölü yaşlılar… İnsanlık “öldüm ben” diyor, “gel beni göm!”