Kriz, ırkçılık, toplum

- Yüksel GENÇ
32 görüntüleme
Epey bir zamandır ayrıştırma, ötekileştirme, kutuplaştırma, dışlama gibi kavramlar Türkiye’deki egemen toplumsal davranış biçimini tarif ederken kullanılıyor. Türk-Müslüman ve erkek egemen kimliklerin karşısına konumlanan farklı etnik, cinsel, bölgesel, inançsal kimlik sahiplerinin maruz kaldığı bu davranış biçimleri bir tür olağanlaşma süreci de yaşıyor.

Ağırlıklı olarak mülteciler, kadınlar, Kürtler ve özelde Kürt Aleviler işaretlenerek gerçekleşen bu davranış kalıplarının bugün geldiği aşama, Türkiye’de artan biçimde “ırkçılık” tartışmalarını da gündeme getirmiş durumda. Türkiye’nin batı illerinde Kürtlere ve mültecilere dönük fiziksel saldırılara varan yönelimler kamuoyunda ideolojik bir form olarak “ırkçılık” saiki ile tanımlanıyor.

“Öteki” güvensizleşirken

Sosyo-Politik Saha Araştırmaları Merkezinin bir çalışmasına göre Mayıs-Ağustos ayları arasında, sadece Kürtlere yönelik ırkçı saiklerle gerçekleşen ve sadece medyaya yansıyan fiziksel saldırı sayısı 9!
(https://sahamerkezi.org/kurt-kimligine-yonelik-irkci-saldirilara-iliskin-basin-taramasi-raporu/)
Merkezin raporuna göre; “çözüm süreci” olarak adlandırılan sürecin terkedilmesinin ardından, yani 2015 yılından sonra, artan biçimde kimliği nedeniyle Kürtler “ırkçı saiklerle” fiziksel saldırıya maruz kalıyor. Bu yıllar içinde yaşanan ortalama 45 fiziksel saldırı olayı basına yansımış. Basına yansıyan bilgilere göre ilgili olaylarda en az 16 insan yaşamını yitirmiş.
Merkez yaptığı araştırmalara dayanarak; Kürtlerin önemli bir kesiminin kendilerini güvende hissetmediklerini, bu bağlamda özellikle batı illerinde dil ve kültürel aidiyetlerini gizleme, aidiyetlerinden uzaklaşma, görünmez kılma gibi eğilimler içine girdiğini, kamusal alanda tedirginlik hissiyatlarının arttığını bildiriyor. Özellikle Şubat 2021’de gerçekleşen “Türkiye’de Türkçe dışında kullanılan anadillere dair saha araştırma raporu”na göre; araştırma grubunun %94,9’u anadilini Kürtçe olarak tariflediği halde, bu dili sokakta/sosyal hayatta kullanma oranı toplamda %37,6’da kalıyor. Kimliğin en önemli göstergelerinden olan anadili, giyim kuşamı, folklorik imgeleri nedeniyle Kürtlerin ortalama üçte ikisi devlet dairelerinde, okulda, hastanede, sokakta, toplu taşımada, iş ortamında gündelik hayat akışının sürdüğü pek çok kamusal ve kişisel alanda ayrımcılığa uğradığını, dışlandığını düşünüyor. Örneğin devlet dairelerinde hiç ayrımcılığa uğramadığını düşünenlerin oranı sadece %5,3! Dijital medyada ayrımcılığa uğramadığını düşünenlerin oranı %12,4; sosyal çevresinde ayrımcılığa uğramadığını söyleyenlerin oranı %21,3 olarak ölçülmüş.  Araştırmaya göre kimliğini gösteren unsurları resmi, kamusal ve özel alanlarda kullanmaktan tedirginlik duyan büyük bir kitle var. Örneğin anadilini devlet dairelerinde kullanırken tedirgin olduğunu söyleyenlerin oranı %67,9!, %19,5’i ise kısmen tedirgin. (Araştırma raporunun linkine buradan web sitemiz aracılığıyla ulaşabilirsiniz)
https://sahamerkezi.org/turkce-disinda-kullanilan-anadillere-dair-saha-arastirma-raporu-subat-2021/

Kolektif bir tehdit aracı; ırkçılık

Araştırma verileri anadilin, ayrımcılığa maruz bırakılmada önemli bir etken olduğunu söylerken; aynı zamanda bu ayrımcılık ve dolayımında gelişen ırkçı yönelimler nedeniyle, kimliği işaretleyen öğeleri kullanmaktan kaçınıldığını da gösteriyor. Bir toplumda uygulanan ayrımcılık, maruz kalanlar açısından artık kolektif bir tehdit ve tehlike algısı yaratıyor ise orada kurumsallaşmış, genelleşmiş ve toplumsallaşmış bir ırkçılığın varlığını da konuşmak gerekiyor. Yine bu uygulamanın sonuçlarından biri olarak öteki kimliğe ait gösterenlerden kaçınılmaya başlanmış ve öteki aidiyet çözülmeye başlanmış ise orada ırkçılığın karşı mücadeleden çok daha etkili olduğunu ve güçlü bir toplumsal meşruiyet tabanına eriştiğini düşündürüyor. İşte tam olarak bu durum aslında ırkçılıkla mücadeleyi kaçınılmaz ve çok daha güçlü yapmak gerektiğini söylüyor.

Kriz zamanlarının yükseleni

Peki son yıllarda ırkçı saldırıların, ayrımcılık hallerinin bu denli artmış olmasının nedeni ne? Irkçılığın ya da ırkçılığa müzahir davranışların arttığı dönemlerin sistemsel krizlerin yaşandığı, iktidar/egemenlik halinde zayıflıklar, çözülmeler meydana geldiği zamanlara denk gelmesi tesadüf mü? Son iki yüzyıldır egemenliğin/iktidarın karakterine, kriz süreçlerine ve ihtiyaçlarına paralel olarak yayılan ve içerik kazanan ırkçılık hallerinin kendisi bize aradaki besleyici ilişkiyi anlatmaz mı? Sistemsel krizlerin derinleştiği zamanlarda nasıl ki savaşlar tesadüfi değilse, ırkçılığa içkin toplumsal edimlerdeki artışlar da tesadüf değildir. Gerek savaşlar gerekse ırkçılaşmış toplumsallıklar krizi yönetme, krize toplumu ortak kılma, krize gerekçe oluşturma, krizi yönetme, krize toplumsal rıza üretme, krizi aşma sorumluluğunu topluma sağdan yükleme gibi çabaların birer sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Irkçılık krizlere ve iktidar kurma süreçlerindeki olası sorunlara ortak yaratma çabası olarak sıklıkla işlevleniyor. Irkçılık tüm bunlarla birlikte özellikle son iki yüzyılın iktidarlarının hegemonyalarını sürdürülebilir kılmada, tahkim etmede en elverişli aparat olarak karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda değişen iktidar kurma, hegemonya oluşturma biçimlerine bağlı olarak içerik kazanabilme yeteneğine de sahip. O yüzden Türkiye’de müzakere/çözüm süreci olarak adlandırılan sürecin bitirilmesi ardından hızla ırkçı yönelimlerin piyasaya sürülmesi ya da arttırılması, ırkçılığın iktidar ile kurduğu bu ilişki nedeniyledir. Egemenlik tesisindeki önemli gücü nedeniyledir. Irkçılık sistemin başarısızlıklarını ve krizlerini örtme ya da ortak oluşturma, çoğu defa da bu krizleri faydaya çevirme politikasının en elverişli aparatı iken aynı zamanda özellikle güncel haliyle toplumu ele geçirmeyi hedefleyen, amaçlarını buna göre belirleyen özellikler de gösterir. İktidarların sorumlu olduğu krizlerin ortaya çıkardığı sonuçları en aza indirme, krizi toplumsallaştırma, krize toplumsal rıza üretme rolünü böylece oynar. Tam da bu noktada ırkçılığın savaşla, krizle ve rekabetle sıkı ilişkisi bulunduğu gibi ırkçılıkla mücadelenin de barışla sıkı ilişkisi bulunuyor.

Irkçılık topluma içkindir

Burada esas dikkat çekmek istediğim şey; ırkçılığın salt iktidarlar tarafından üretilen bir düzenleme süreci olmadığıdır. Aynı zamanda toplum tarafından toplum eliyle de üretilir, dahası toplumu da yeniden üretir. Irkçılık sonuç alıcılığını devlet içi mekanizmalardan ziyade toplumsal yapı içerisindeki varlığına borçludur. Toplumu yeniden üretme, toplum içinde üretilme yeteneğine borçludur. Irkçılığı içeren davranışların toplum eliyle fiiliyata dökülmesinin bir sonucu olarak halklar açısından tehdit, tedirginlik üreten bir gündelik hayat ilişkisi de demektir. Özellikle son 50 yılda “yeni ırkçılık” olarak kavramsallaştırıla Etienne Balibar’ın “ırksız ırkçılık” olarak tariflediği “ırksallaştırılmış toplum” kavramlarının kullanılması ırkçılığın bu yönüne işaret etme isteğiyle ilgilidir. Nihayetinde “yeni ırkçılık”; cins, kültür, bölge sınıf, inanç  temelli pek çok ayrımcı ideolojiyi birbirine eklemleyerek ilerliyor. Üstelik bu ilerleme toplum içi bağlar ve gündelik ilişkiler içerisinde Van Dijk’in deyimi ile oldukça sinsi biçimde gerçekleşiyor. Irkçılık yerine ayrımcılık, dışlama, milliyetçi refleks, vatanseverlik, gibi kavramların kullanılması bu “sinsi” ilerlemeyi kolaylaştırıyor. Irkçılık gündelik hayat içinde olağan karşılanabilecek, bazen üzerinde düşünülmeden, öylece kabul edilecek nitelemelerin, önyargıların arkasına saklanabiliyor. Özellikle yeni ırkçılık “öteki” olarak nitelenen kimliklere/gruplara karşı duyulan önyargının örtük olarak yapılanmasını kapsıyor. “Kurbanı suçlamak” biçiminde tariflenen söylem stratejisi bu yanıyla çok daha fazla dikkati hakediyor. Van Dijk’e göre; bu tür bir ayrımcılık saldırgan ayrımcılığa göre daha doğal görülüyor ve bu yüzden daha etkili olabiliyor. Bu yeni form ile “öteki” kolayca suçlanabiliyor, kolayca marjinalize olabiliyor. Egemen toplum yargıları ve değerleri diye sıralanan şey karşısında “ötekinin” yaşadığı aşağılanma, dışlanma ve ayrımcılıkla ortaya çıkan iklimin “ötekiyi” zorladığı yer, ya normalin dışıdır ya da üstünlükçü kimliğin sahiplerince sunulan “hoşgörü” ile “ötekinin” çoğunluğun kıyısında yaşamasına verilen izindir. Dijk’e göre bu hoşgörünün ortaya çıkabilmesi için, azınlık olanın, azınlık olmasına neden olan özelliklerini çoğunluğun yararına olacak şekilde görünmez kılmaları, çoğunluğun benimsediği hâkim söylemi benimsemeleri ya da en azından bu söylemin başatlığını kabul etmeleri” gerekiyor. Dijk’in bu tarifi Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezinin elde ettiği verilerle oldukça uyumlu görünüyor.

Minimum sebeple maksimum nefret

‘Irkçılık bir grubun diğerine minimum sebeple maksimum nefret içeren en büyük tehdidi’ olarak yükselişini sürdürüyor. Türkiye’de Kürtlere, mültecilere ve hatta kadınlara dönük saldırıların, dışlama, aşağılama fiillerinin önemli kısmının dayanağı çoğu zaman bu “minimum sebep” oluyor. Türkiye’de Kürt sorununda çözüm çabalarının sonlanması ardından hegemonya geliştirme arzusundaki iktidarın içine düştüğü krizler, krizleri daha büyük krizlerle aşma çabası ile derinleşen sorunların yanında hızla gündeme gelen ve tahkim edilen toplumsallaşmış ırkçılık halleri bunun örnekleri ile dolu. Üstelik kriz derinleştikçe toplumdaki kutuplaşma, ayrımcılık dışlama fiilleri söylemsel bağlamı aşarak pek çok fiziki yönelimi de içeriyor. Bu denli bir ırkçılık neden görmezden geliniyor ya da olağanlaşıyor?  Çünkü  nihayetinde ırkçılık hala oldukça etkili bir iktidar/egemenlik kurma, iktidarı/egemenliği yayma biçimi ve aracıdır. Ne denli yapılandırılmış ve yayılmış ise; ırkçı şiddet ne denli meşrulaşmış ve genelleşmiş ise egemenliğin/iktidarın tesisi de, korunması da o denli mümkün görünüyor. Bu nedenle iktidarlar egemenlik tarifi dışında kalan her tür “öteki”yi hedefliyor, “öteki”nin biraradalığını ya da dayanışmasını risk kabul ediyor, “beka” olarak sorunsallaştırıyor. “Beka sorunu”nu satın almış toplumda “ırksallaştırılma” da derinleşiyor, ırkçılıkla birleşik mücadelenin önü de alınıyor. Bu özellikleri nedeni ile salt mevcut iktidar aktörleri tarafından değil, yakın gelecekte iktidar kurmayı hedefleyenler ya da iktidara eklemlenmek isteyenler açısından da sahipleniliyor. Bu durum Türkiye’de bir türlü gerçek muhalefetin ortaya çıkamamasının nedenlerinden biri oluyor. Diğer yandan Türkiye’de kriz derinleştikçe otoriterlik artıyor, otoriterlik arttıkça “Türk, erkek ve sunni inancından” olmayan “öteki”ye dönük ırkçı yönelimler alabildiğine gündelikleşip olağanlaşıyor. Bu durum kriz- gerilim-ırkçılık sarmalının, öngörülmesi güç bir zaman dilimi için daha canlı kalacağını söylüyor. Üstelik önceleri gerilim ve kriz hali, yeni bir iktidar tahkim yöntemi olarak işlevlenirken, geldiğimiz noktada hem toplumun hem de iktidarın çözülmesine vesile oluyor. Bu durum yeni egemenlik/iktidar ilişkilerine de kapı aralıyor.

Toplumsal karşı duruşlar gerek

Türkiye’de ortaya çıkan ırkçılık bağlamından fayda bekleyenlerin, uzun vadede zarar edeceği bu sarmal karşısında ne var ki halklar da kazanmıyor. Demokrasi, barış ve özgürlük talepleri de kendine gerçekleşme ortamı ve olanağı edinemiyor. Çünkü Türkiye’de yaygın ırkçılık hakikati hala görmezden geliniyor. Irkçılık üzerinden sürekli üretilen ve yeniden kurgulanan toplum iktidarının bir tür ırksallaştırma hali olduğu gözden kaçırılıyor. Toplumsal ilişkileri belirleyen, günlük deneyimlere anlam kazandırma çabasında olan, hegemonya kuran olgunun ciddi ideolojik bir yapılanmaya da tekabül ettiği ve her yıkıcı ideolojinin bir karşı mücadeleyi zorunlu kıldığı yeterince tartışılmıyor. Oysa ırkçılıkla mücadele oldukça güçlü toplumsal karşı duruşlar istiyor. Türkiye’de ırkçılığa karşı henüz güçlü ve açık bir hareket örgütlenmiş olmasa da “öteki” kimlik sahiplerinin verdiği eşitlik ve özgürlük temalı her tür mücadele ırkçılığa karşı da verilmiş mücadele olarak desteklenmeyi bekliyor. Türkiye’de bu bağlamda kadın hareketleri, Kürt siyasal hareketi ve HDP yeni ırkçılığı deşifre etmede ve onunla mücadelede en önemli aktörler olarak duruyor. HDP, Kürt hareketi ile kadın hareketi mücadele, örgütlenme ve eylem hattını geliştirdikçe, ittifak ve ağlarla genişledikçe kuşkusuz ırkçılaşmış toplum görünümlerini deşifre ettiği gibi zayıflatıyor da. Irkçılığın tüm yeni görünümlerine karşı güçlü, birleşik, örgütlü mücadele ağları kurmak her zaman en etkili mücadele yollarından biri olagelmiştir. Yönelimlere ve otoriter iklime rağmen hala güçlü ve eylemli olmayı başaran Türkiye kadın hareketi, Kürt kadın hareketi, HDP ve Kürt siyasal hareketinin buluşan, kesişen birbirini güçlendiren mücadelesi, Türkiye’de ırkçılık ile mücadelede en büyük şans olmayı sürdürüyor. Sorunların çözüm yollarından en basiti beslendiği kanalları kesmek ise; Türkiye’de yükselen ırkçılığın en önemli panzehiri çözülmüş Kürt sorunu ya da Kürtlerin kolektif ulusal demokratik haklarının tanınması ile gelecek olan barış ve demokrasidir.