Kürt kadınları tarihi yeniden yazıyor

- Tekoşin Ozan
244 görüntüleme

Günümüz şiddet sarmalında en büyük kaos kadınlarda yaşanıyor. İnsanlık tarihinin kadınlara ve insanlığa karşı bütün suçları ve kadınların bu uygulamalara karşı tutumları en uç noktalarda seyrediyor. Özellikle DAİŞ gerçeğiyle birlikte kadınların durumu binlerce yıldır yaşadıklarımızın sadece resmini değil, nedenlerini de ortaya koyuyor. Tüm insanlık tarihini ‘an’ da yaşıyoruz adeta. Tarihte neler yaşandığını anlamak için insanlığın bugünkü kaosuna bakmak yeterli. Tarihin seyrini değiştirmek için de son derece müsait bir süreç. Tarihin en yoğun aynı zamanda değişime en açık zamanlarını yaşıyoruz.

Ölüm çetesi DAİŞ’ in, kendi halinde yaşayan topluluklara saldırıp, erkekleri öldürerek kadınları kaçırması, tecavüz etmesi, pazara sunması ve bu saldırıları kara çarşaflarla örtmesi, insanlık tarihinde gerçekleşen ilk devletin de uygulamalarıydı. Beş bin yıldır değişen hiçbir şey yok. Ana kadın kültürüne karşı iktidarının ölümsüzlüğü peşine düşen ilk kral Gılgamış, bununla sınırlı kalmayarak tebaasındaki bütün kadınların bekaretinin de sahibi oluyordu. Bu ilk gece hakkı uygulaması da DAİŞ çetelerinin kadınlara tecavüz ettikten sonra satmasının tarihteki ilk örneği. Nasıl ki, ilk Sümerlerde erkek egemen sistemin sembolü olarak başörtüsü geliştirilmişse, DAİŞ’in girdiği her yerde de kadınlar kara çarşaflara sokuluyor. İktidarda kurumlaşmış erkeklik ile karılaştırılmış erkek gerçekliği açısından da durum aynı. Gılgamış’ın savaşçı erkeklerin iradesini teslim almasından da şikayet edilir. Aynen DAİŞ’in erkeklere bile nikah kıyma adı altında tecavüz edip, varlığından utanır ve insanlıktan nefret eder hale getirmesi gibi. Şiddetin dozunu tarih boyunca hep bu nefret belirlemiş anlaşılan. Troya’yı düşüren de oğlancı kültür şiddeti değil miydi? Tarihin tüm egemenlik ve zulüm uygulamalarının bu yoğunlaşmış hali olan DAİŞ’e karşı da insanlık şaşkın, tedirgin, güvensiz. Direnci binlerce yıldır kırılmış olan bölge insanları çaresiz bir bocalamanın içerisinde.

DAİŞ bütün bu uygulamalarını İslamiyet’in çıkış sürecine dayandırıyor. Öncesinden haberi mi yok, inkar mı ediyor ayrı mesele. 640’lı yıllarda İslamiyet’in kılıçla yayıldığı, kadınların savaş ganimeti olarak alınıp satıldığı, paylaşıldığı ya da hediye edildiği, saç sakalın kesilmediği, yıkanma temizlenme kültürünün çok yetersiz olduğu biliniyor (abdestin günde beş kez alınması bu duruma karşıdır). Kendinde zamanı geriye götüren DAİŞ aynen 600’lü yıllardaki gibi kadınları kullanıyor, etnik ve kültürel yapısına bakmaksızın aynı temizlik anlayışıyla hareket etmeyi esas alıyor. Onlarla savaşan YPG-YPJ savaşçıları DAİŞ çetelerinin çok uzaktan bile koktuklarını, yerde kalan cenazelerinin yarattığı kokunun dayanılmaz olduğunu söylüyorlar.

Bu tarihsel egemenlik birikimi olan DAİŞ çetelerinin içerisinde az da olsa kadınların da yer almasına, kadınların da bu vahşet hareketine katılmasına ne demek lazım, nasıl yorumlamak lazım? Ağırlıklı olarak katılan kadınların Avrupa’dan katılıyor olması da ayrıca dikkate değer. Gelenekselliğin gücüne mi dayandıralım? Cehaletle mi sınırlayalım? İstemedikleri adamlara haberleri bile olmadan satılan, cariyeliği güncelleyerek cihat fuhşuna mecbur bırakan uygulamalarına rağmen neden katılıyorlar? Bunları bilip bilmemeleri ayrı bir mesele. O kadınları bu kadın düşmanı ortama sürükleyen atmosfer nedir? Ne bekliyorlar? Onlardan kaçıp açıklamalarda bulunan kadınların anlattığına göre; inançlı yaşamak, maneviyat, öz değerleriyle buluşma, bastırılmış gerçeğinin açığa çıkması arayışı… Bu kavramların içeriğini kuşkusuz herkes kendine göre doldurabilir. Ama arayışın özü aynı. Peki bulunan bu arayışa karşılık geliyor mu? Kapitalist dejenerasyondan kaçıp nereye düşüyorlar. Günümüz dünyasının kadınları aradıkları bu  değerlerden koparılıyor. Egemenlik tarihinin başında kapatılarak köleleştirilen kadın şimdi sonuna kadar kullanmaya açılarak köleleştiriliyor. İcat bu. Hayat, emekten, bilinçten, toplumsallıktan, maneviyattan, sevgiden, aşktan koparılmış. Kendini savunan değil savunması erkeklere bağlı olan, ekonomik olarak en çok sömürülen ve dayanacağı zengin koca hayaliyle sürüklenen, sosyalitesi yaşamsal olmayan sanallıklarla daraltılmış bir kadın gerçeği kuşkusuz alternatiflerle karşılaştığında ona yönelebiliyor. Birçok kez karşısına çıkan bu değişik koşulların gerçekten alternatif olup olmadığını sorgulamadan. Kendini atarcasına koşabiliyor farklı ve farklı görünen seçeneklere. Kadın gerçeği; seçeneklerini hayata geçirmekte çok daha dirayetli ve ısrarlı olduğundan zorluklarına katlanma düzeyi çok daha yüksek oluyor. Bir gerçeği savunmaya karar verdi mi, çok sıkı tutunuyor ve savunuyor. Kararı özgürleşmesine yardımcı oluyorsa çok güçleniyor kadınlar. Verdiği karar yaşam koşullarını ve benliğini daha da geriye götürmeye yol açıyorsa kadınlık adına söylenecek pek bir şey kalmıyor. DAİŞ’e katılan kadınların durumunu biraz bu pencereden ele alınca üzülmemek elde değil. Kapitalizmin köksüzlüğü ve duygusuzluğundan kaçıp yine görüntüde inançlı, özünde kapitalizmin ve geçmiş bütün egemenliklerin toplamı olan bir cinayet çetesine sığınmanın vahameti!..

İnsanlık bu dönemde belki de ne yaşıyorsa hiç olmadığı kadar küresel yaşıyor. Hem zulmü hem de zalime karşı direnişi…

Uygarlığın çıkış koşullarına geri dönmüş gibiyiz. Temel farkı bu sefer gidişatı belirleyen okların yönü taraflar açısından tersi yönde. İlk boyun eğdirilen insanın kadın olmasına karşılık, DAİŞ şahsında küresel erkek egemen saldırılarına karşı komuta etmekten fedai eylemlere kadar en büyük direnişi en ön cephede kadınlar gerçekleştiriyor. Tarihin en köklü sorununa en köklü somut cevap YPJ kimliğiyle gelişti-gelişiyor. Bu kadın direnişinin de insanlık için yeniden doğuş anlamına gelebilecek evrensel bir gerçeklik olduğuna işaret eden o kadar çok şey var ki. İnsanlık özgürlüğünü kaybettiği topraklarda yeniden çıkış yapmaya ve kazanmaya kadınların öncülüğünde başlıyor. Bu evrensel çıkışı en iyi kadınlar hissediyor, anlıyor. DAİŞ’in babası olan EL KAİDE’nin merkezi Afganistan’ın Herat kentinde  (bu kent aynı zamanda kadınların dünyada en çok kendilerini yakarak intihar ettiği yer oluyor) burkalı kadınların YPJ bayraklarını ve resimlerini kaldırarak selamlaması çok bariz olarak bu gerçeği ifade ediyor. Afganistan’dan, Arjantin’e, Güney Afrika’dan Avrupa’ya kadar bütün dünya kadınlarının Kürt, Êzîdî, Asuri, Türkmen ve Arap kadınlarının kırımına karşı YPJ direnişini selamlaması bütün dünya kadınlarının özgürlük umudunun Kürt kadınlarında sembolleşmesinin göstergesidir.

Dünya kadınlarının ‘eli silahlı’ kadınlardan güç alması, destek olması aslında kapitalist sistemin şiddet anlayışını da sarsmış durumda. ‘Kadınları erkekler korur, devlet korur anlayışı’ yıkıldığı gibi devlet askeri gücü dışındaki her türlü silahlı savunma gücünün şiddet olarak benimsetilmesi de dökülmeye başlıyor. Erkek egemenliğinin silah teknolojisi karşısında kadınları ve halkları savunmasız bırakmayı amaçlayan bu anlayış dayatmasının direnci kırılıyor Kürdistan’da. YPJ, kadınların da erkek egemenliğinin başta devlet şiddeti olmak üzere her türlü askeri saldırısına karşı kendini silahlı olarak savunması halinde kimseye dayanmadan mücadele edebildiğini, var oluşunu çok güçlü anlamlandırabildiğini ve efsaneler yaratabildiğini ortaya koydu. 25 Kasım kadına karşı şiddetin kınandığı günlerde bu sonuca ulaşmanın ayrı bir önemi var. Mirabal kardeşlerin de halk direniş güçlerinin öncüleri olduğunu, devlet ve paramiliter güçlere karşı direndiklerini ve bu kimliklerinden dolayı şiddete maruz kaldıklarını dikkate almak gerekir. Kadına karşı şiddeti ev içi şiddet anlayışıyla sınırlamadan kurumlaşmış, devletleşmiş erkek egemen şiddetinin her türlüsüne karşı öz savunma yapmak, silahlı-silahsız her türlü savunma anlayışını geliştirmek tarihin seyrini gerçekten değiştirecektir. Kürdistanlı kadınların YPJ kimliğiyle öne çıkan direnişi bu anlamda evrensel bir çıkıştır.