Mayonezle hendeğin ilişkisi…

- Ruken Aras
228 görüntüleme

SIRNAK-CIZRE-HENDEK“Bu yazıyı bomba seslerinin kulakları çınlattığı, kurşun izlerinin yürekleri dağladığı bir coğrafyadan,  Kürdistan’dan yazıyorum.”

“Bu yazıyı bir halkın varoluş mücadelesini özgürlük mücadelesine dönüştürdüğü; sömürgeciliği çıldırttığı bir coğrafyadan, Kürdistan’dan yazıyorum.”

Yukarıdaki her iki giriş cümlesi de doğruydu bu yazıya başlamak için.

Ama nerede durduğumuz ve nereye baktığımız çok önemli sanırım.  Bir de yaşananları nasıl anlamlandırıp, nasıl adlandırdığımız…

Bir yanıyla sadece reel gerçeklikler üzerinden tespitler yapmak, tarihi ve sorunun kökenini o olgudan başlatmak; bir yanıyla da bize gerçek diye sunulanın aslında bizim hakikatimiz olmadığını fark etmek, tarihsel olarak köklerine inmek…

Amed’de, Cizre’de, Silopi’de, Kerboran’da, Nusaybin’de yaşanan öz yönetim inşa mücadelesini “huzur bozan hendek siyaseti”olarak ele almak tam da sistemin yaratmak istediği anlamsızlaştırmaya hizmet etmekte…

Evrendeki tüm oluşumları anlamlandırma ve anlamı da maddeyle- bedenle ifade etme özelliği insan toplumsallığının bir özelliği.

Zihinlerdeki düşünceler, niyetler binlerce yıldır bedene dönüştürülür. Sömürgecilik yazı ile yasalar çıkararak, heykeller dikerek, bayraklar kullanarak, kadın bedenini metalaştırarak, niyetini hayata geçirir. Sömürge olanlar ise yazı ile, söz ile, örgütü, oluşturduğu kurumları, gelenekleri  ile kendi zihniyetini hayata geçirmek ister. Yani savaş ürünleri de savunma mekanizmaları da insan zihninin bir ürünü.

sirnakÖz yönetimin temel ayaklarından öz savunmanın bir yöntemi olan hendeklerin birer maddi sonuç olduğunu görebilmek önemli. Tıpkı doğal toplum zihniyetini sürdürmek için direnen yerli halkların kapitalizme rest çekmesi gibi, tacize ve tecavüze uğramamak için kadınların çantalarında çakı taşıması gibi, işçilerin sendika kurması, ekolojistlerin doğa talanına karşı yolları kesmesi, Alevilerin inançlarına tanımadıklarını almaması, kedinin köşeye sıkıştığında pençelerini kullanması gibi…

Birkaç yıl önce Amed’e Latin Amerika halklarından kadınlar gelmişti. Birbirimize kültürlerimizi ve yaşadığımız tarihsel süreçleri anlatıyorduk. İki halk da büyük soykırım deneyimlerinden  çıkıp gelmişti. Beyaz erkeklerin Kızılderili erkeklerin uzun saçlarını köy meydanında nasıl kestiğini anlattıklarında dolan gözlerle Barış Anneleri’nin evlatlarının cenazelerine yapılan işkenceyi anlatırken dolan gözlerinin yaşları aynı renkte akmıştı.

Akşam yemeğinde patates kızartması geldi masaya, yanında da mayonez… Kızılderili Jimenez Laquihuanaco mayonezi öfkeli gözlerle itti. Anlam veremedik bu öfkesine ve  neden bu kadar sinirlendiğini sorduk. “Mayonez Amerika’nın çocuklarımızı ve gençlerimizi uyutmak için keşfettiği bir şey, vücuda çok zararlı, bağımlılık yapıyor. O yüzden biz kendi bölgemize mayonezi sokmuyoruz, çocuklarımızı sürekli bilgilendiriyoruz. Biz yoğurt yiyoruz, çünkü o çok faydalı.”

Sonra biz kendi aramızda çok düşündük bu diyalogu… Herkes hak vermişti Jimenez Laquihuanaco’ya ama birçoğumuz için sonrasında mayonezi yaşamımızdan çıkarmak hiç de kolay olmamıştı. Belki çocukluğumuzdan itibaren bir ilke, bir yaşam felsefesi olarak mayonezin zararlı ve tehlikeli bir madde olduğu bilincimize girseydi ondan kurtulmak bu kadar zor olmayacaktı… Zaten ondan kurtulmak gibi bir sorun olmayacaktı, çünkü onun varlığı olmayacaktı yaşamımızda. Ama o bir gerçekti ve kapitalizm yaşamımıza sokmak için uğraşacaktı, biz de yaşamımıza girmesin diye önlem alacaktık. Şimdi daha iyi anlıyorum, mayonezi yasaklamanın bir öz savunma biçimi olduğunu… Kafamızın içine yerleştirilmek istenen  bilgi yapılarına karşı  hendek kazmamız gerektiğini şimdi anlıyorum.Sur'daki terör operasyonu

“Bunca sorun varken mayonezin zararları gibi basit bir konuyu niye tartışıyoruz” dediğimizde parçalanmış düşünce sistemimizin sonuçları açığa çıkıyor. Mayonezin zararlarını anlatmak ve  yasaklamak aslında sömürgeciliğin politikalarına karşı verilen bir mücadele. Mayonez orada sadece bir madde. Ama o maddeye yüklenen anlamı çözümleyen kadınlar mücadelelerini  hem bilinçlendirme ile hem de ahlaki boyutta “yasak getirerek” geliştirmiş.

Latin Amerika’da mayonezin girişine konulan yasak ile Kürdistan’da sömürgeciliğe karşı geliştirilen öz savunma arasındaki bağ aynı aslında. Aynı temel zihniyet var altında: “Biz bir halkız, bizim ahlaki bir duruşumuz var, politikamızı belirlemişiz, sen buna rağmen yaşamımıza giremezsin!”

Öz savunma kimi zaman DAİŞ’e karşı Kobane’de silahla, tecavüzcüye karşı karanlık sokakta küçük bir çakıyla oluyor. Evlerin kapıları hırsızlığa karşı kilitleniyor, şehirlerin etrafına surlar yapılıyor. Yaşamımızda neden bu kadar çok duvar, kapı, anahtar var? Özel alan- kamusal alan gibi toplumu parçalayan zihniyetin bir ürünü olsa da bunlar; birçoğu da dışarıdan gelen bir tehlikeye karşı savunma mekanizması oluyor.

Tehlike varsa korunma, düşman varsa savunma oluyor…

Öz savunma çoğu zaman da  zihniyet inşalarında gerçekleşiyor: Kobanê’deki kadın devrimi, Şengal’deki muazzam dönüşüm, sistemin zehirli bilgi yapılarının mekanı olan akademilerine karşı kendi akademilerini kurmak, komünal yaşamı hayata geçirmek, erkek egemen zihniyete karşı eş temsiliyet sistemini zorunlu hale getirmek…  Bilgiyi kendi köklerinde  üretmenin ve toplum yararına kullanmanın aslında sömürgeci faşist zihniyete karşı bir öz savunma olduğunu da görebiliyoruz.

Kürdistan’da yaşanan öz yönetimi inşa  süreçlerine tekrar döndüğümüzde “benim yaşam alanıma iradem dışında girmeni istemiyorum, senin sömürgeciliğini kabul etmiyorum, her gün gözaltı korkusu, açlık- yoksulluk, kandırılmalar içinde uyanmak istemiyorum” diyen zihniyete karşı olgucu bir yaklaşımla hemen sonuca gidenler de mevcut : “Ne gerek vardı sokaklarda bunu yapmaya, bak devleti daha çok kızdırdınız işte, belki İmralı’dan güzel bir haber gelir yakında…”

Peki özyönetim inşalarından  önce o sokaklarda ne vardı? Ya da ne yoktu?

4443103Öncesinde o sokaklarda özgürlük mücadelesine sonuna kadar duygusal bağlılık vardı.

İnsanlar günlük yaşamlarını sürdürüyordu. Sesini çıkarmazsan bedenin kurşunlarla öldürülmüyordu ama öldürülmek istenen dilin, kültürün, tarihin ve coğrafyan vardı.

Sisteme karşı rahatsızlık, öfke, umut- umutsuzluk  iç içe geçmişti. Okullarda kendi anadilin yasaklanıyor, dağlar bombalanıyor, doğa talan ediliyor, her gün gözaltılar oluyor, yasaklar kutsal bir emir gibi geliyor, askeri ücrete üç beş kuruş zam yapıldı diye mutlu olunması isteniyordu.

Sonrasında  ise o sokaklarda özgürlük mücadelesine sonuna kadar duygusal bağlılık;  kendini mücadelenin öznesi haline getiriyor.

Evet Kürdistan’da direniş yayılıyor, sistemin de saldırıları artıyor. Kadınlar bilinçli bir şekilde hedef alınarak öldürülüyor, çocuklar, gençler katlediliyor. Gerilla bedenleri üzerinde işkence uygulanıyor. Siyasi operasyonlar hızla artıyor. Camiler bombalanıyor, ilçeler insansızlaştırılmak isteniyor.

Bu arada Kürdistan’da kadınların direnişi, cesareti ve öncülüğü bir kez daha tarih sahnesinde görülüyor.

Bugün Kürdistan’da en çok konuşulan konu “onurlu bir yaşam nasıl olmalı, bu yaşamı inşa etmek için güçlü teoriyi alternatif bir sisteme nasıl dönüştürebilirim?” Şimdi birçok insan sistemle olan bağlarını sorguluyor. Statü kavramı daha çok konuşuluyor.

Bir yanıyla Kürdistan’da katliamlar sürerken bir yanıyla özgür yaşamı inşa etmenin gerekleri tartışılıyor. Kabul ve ret ölçüleri, yaşamı ve devleti nasıl anlamlandırdığımız, inandıklarımıza sonsuz bağlılığın yaratacağı demokratik ulus projesi artık Kürdistan’da ev ev, sokak sokak konuşuluyor. Artık evlerden çıkarken vedalaşmalar da başladı 90’lı süreçler gibi…

“Kendine dikkat et” en çok tekrarlanan sözlerden oldu.

Kürdistan’a bombalar yağarken bu zamanda

Yaşadığımız acıları hissedenlerin yazdığı şiirler anlamlı,

bestelenen şarkılar  içli,

çekilen fotoğraflar  gerçekçi…

Şiir yazmak anlamlı; lakin şiir gibi yaşamayı istemek,

bir şairin dediği gibi şarkı dinlemek değil şarkı söylemeyi istemek,

fotoğrafı çeken değil fotoğrafın içindeki o hakikat olmayı istemek…