Meğer ne çokmuşuz 

- Newaya Jin
257 görüntüleme

Bir pencere, bakmaya 

Bir pencere, duymaya 
Bir pencere yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi 
Tekrarlanan mavi şefkatin enginlerine açılan. 
Yalnızlığın küçücük ellerini 
Cömert yıldızların verdiği gece bahşişi kokularıyla 
Dolduran bir pencere 

Füruğ Fahruzad 

ANF ImagesHepimiz yalnızlığın küçük ellerini doldurmaya gittik oraya. Kalabalıktık, gerçek bir kalabalıktaydık… Gözlerimizi kamaştıran ışıklar, kulaklarımızı sağır eden sesler, birbirimizin omuzlarına çarparak ilerlediğimiz sokaklardaki gibi yalnızlıkları çoğaltan bir kalabalık değildi. Umutsuzluklarımızı sağaltan, ‘meğer ne çokmuşuz’ dediğimiz, gurbeti ‘welat’a dönüştüren bir kavuşma. Yabancılığın dilde değil kalpte başladığını öğreten bir tanışma idi. Zulme boyun eğmeyen bir halk olmanın, düşlerini gerçeğe çevirenlerin yoldaşı olmanın haklı gurunu doyasıya yaşadık. Yürek ve beyin aynı şeyi söyledi; duygularımızın esiri olan düşüncelerimiz, düşüncelerimizin kibriyle ezilen duygularımız aynı ışıkla aydınlandı. Cesaretin tanrı vergisi olmadığını daha iyi anladık.  Cesaretin zulmü nasıl yenebileceğimizi öğrenmekle bir ilgisi olduğunu. ‘Varsa eğer zulümkarın denemediği bir yöntem, buyursun gelsin’ dedik.

Başka bir dünyanın kapılarını araladı

Hamburg’da üçüncü kez yapılan, Kapitalizme meydan okumak konferansının bana hissettirdikleri böyle idi. Konferans herkes adına konuşmayı değil, herkesin kendi adına konuşmasını esas aldığı için ‘bana hissettirdiC9hUNr_XUAEEpfBkleri’ dedim. Yine de oraya gelen herkesin böyle düşündüğünü düşünmekten kendimi alamıyorum!

Konferansta zoraki değil, kendiliğinden akan bir düzen vardı. Bürokrasi ve hiyerarşi alabildiğine minimize edilmişti. Tüm detaylar, ihtiyaçlar hesaplanmış ve bunlar abartının çığırtkan sesini bulaştırılmadan giderilmişti. Konferansa katılan bin beş yüz kişinin yurtsever ailelere konuk olması sadece bir ihtiyacı gidermedi. Herkese başka bir dünyanın kapılarını araladı ve herkese bir dost kazandırdı.

Üç güne dünyayı sığdırdık desem size abartı gelebilir. Bunu ancak oradaki atmosferi soluyanlar doğrulayabilir. Sadeliğin seçkinliğini anlatan bu buluşma da ancak aylar öncesinden herkesin gücüne, yeteneğine göre katıldığı bir hazırlıkla olabilir.

Her neyse; sözü daha fazla uzatırsam konferansın ruhundan uzaklaşacağım galiba. O yüzden kendimi programın akışına bırakmam en iyisi. Önce Mezopotamya Dans’ın o muhteşem gösterisini izliyoruz. Bizler halimizden gayet memnunuz. İzleyen yüzlerce enternasyonalist tevekküle dalmış gibi. Ben ‘keşke replikleri de tercüme etselerdi’ diye hayıflanıyorum. Bir de bakıyorum ki; bin iki yüz kişi artık o salonda değil. Herkes bir acının kapısını çalıyor, bir sevincin şefkatine sığınıyor, bir düşle kanatlanıyor ve gösteri bitene dek salondan çıt çıkmıyor. İşte sanatın sağaltıcı gücü…

Kimin katıldığı, ne anlattığını tek tek anlatmaya gerek duymuyorum. Önemsiz bulduğumdan değil, zinhar konuşmalar, tartışmalar oldukça doyurucu idi. Anlatmaya kalksam konuşmacılara haksızlık yapmış olurum. İlgi ve merakınızı birkaç kelimeye sığdırmam mümkün olmayacağına göre www.networkaq.net adresinden programa dair daha ayrıntılı bilgi almanızı tavsiye edebilirim. Zaten bu değerli perspektifleri yaygınlaştırmak için Öcalan’a Özgürlük İnisiyatifi üyeleri daha önceki iki konferansın konuşmalarını kitaplaştırdı. Ne diyelim  katılma fırsatını elde edemeyenler,  3. Konferansın kitabının çıkmasını sabırsızlıkla ya da sabırla bekleyecek! Ama bu arada oraya gelen onlarca alternatif basın yayın kuruluşu, internet sitesinden konularla ilgili haberleri de takip edebilirsiniz diye düşünüyorum. Hazır yeri gelmişken alternatiflik sadece bir söylem değildi. Üç gün boyunca yaşamın her alanı böyle örgütlenmişti. Mesela bir istisna olarak bu kez ‘goştsever’ çoğunluk, vegan, vejeteryan azınlığa baskın gelmedi.

Hakikat arayışı, deneyimlerle buluştu

ANF ImagesKonferansın ortaya çıkardığı sonuçlara bakacak olursak: Birincisi; Öcalan’ın kapitalizmi analiz ederek dünyaca tanınan, sosyalizmin yaşandığı tıkanmalara çözüm arayanların başvuracağı bir düşünür olarak ele alınması. Analizleri yanında geliştirdiği alternatifler dünyadaki sistem karşıtı hareketlerin yararlanacağı bir kaynak oluşu. Konferanstaki iki ayrı sunumun Öcalan’ın teorisi, yöntemlerinin Franz Fanon ve Bakunin ile kıyaslanması üzerine yapılması bunun bir işareti.

İkincisi; Öcalan’ın ‘kadın ilk ezilen sınıf, cins ve sömürgedir’ tespitinin genel olarak kabul görmesi. Bunun propagandatif bir söylem değil ortaya çıkardığı pratik sonuçlarla birlikte kabul gören bilimsel bir tespit olarak kabul görmesi. Bizim tarafımızdan özgürlüğün formülü olarak ele alınmasını abartılı bulanlar, kendimize bir avuntu bulduğumuzu iddia edenlere de iyi bir cevap oldu.

Sunumunun başlığı ne olursa olsun her konuşmacı üzerine basa basa ve gururumuzu okşayarak bu hususa vurgu yaptı… Beni özellikle sevindiren  Amerika’dan gelen Quincy Saul’un İştar ve İnanna’dan bahsetmesiydi. Daha önce katıldığım bir seminerde İştar’ın bir tanrıça olduğunu bilmeyen ( onun bir tanrı olduğunu sanıyordu)  bir feminist gördüğümde acaba biz mi gerçeklikten kopuğuz, onlar mı? diye sormuştum kendime. Cevabı konferansta buldum. Biz ancak hakikat arayışcılığında buluşabiliriz !

Üçüncüsü; dünyanın neresinde olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun, neye inanırsa inansın yani farkı ne olursa olsun bizi birleştiren şeyler, ayıranlardan çok daha fazla. Latin Amerika’dan gelen Topraksız Köylüler Hareketi üyeleri, Zapatistler, Avrupa ve Amerika kıtasında kapitalizme direnenler deneyimlerini bizimle paylaşmaya, deneyimlerimizden yararlanmaya o kadar açıklardı ki… Rojava devriminin ( deneyim demek istemiyorum çünkü bu geçici bir durummuş gibi algılanabiliyor) mucize kabilinden başarıları ve barındırdığı riskler iç içe değerlendirildi. Hayatındaki, hayatımızdaki anlamları çoğaltmak için çok uzak ülkelerden Rojava’ya giden enternasyonalist savaşçıları herkes hayranlıkla, pür dikkat dinledi. Orada DAİŞ’e karşı savaşan ve devrimin inşasında sorumluluklar üstlenen bu insanların sıcak, samimi, umut veren konuşmalarını hayranlıkla izledi herkes. Binlerce km uzaktaki çöl sıcağı önce yüreklerimizi ısıttı. Dakikalar süren alkışlar ve coşkulu sloganlarımızla bu sıcaklığı onlara hissettirmeye çalıştık.

Kadınları buluşturan ortak nokta jineolojiydi

alm-14-04-17-kaptalist-modernite-konferansi-basladi-1.JPG-1KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu’nun mesajı anarşizm ve feminizmin tıkanma noktalarına ilişkin eleştiri ve perspektifleri içeriyordu. O’nun tatlı sert üslubuna bizler alışkındık da ‘acaba onlar nasıl karşılarlar’ diye tereddütle tepkilerini izledik. Meğer şöyle bir silkinip kendilerine gelmeleri gerekiyormuş da mesaj bir bahane olmuş! Dağlarımızın direngen kadınları Şengal’den, Kürdistan’dan mesajlarını gönderdi. PAJK Koordinasyonu’ndan Ronahi Serhat, konferansa gönderdiği mesajında jineolojiden bahsetmesi beni ayrı gururlandırdı. Dünyadaki kadın hareketlerine yaptığı ortak mücadele çağrısı ve perspektifinin hareket noktası da jineoloji oldu. Nitekim geçmiş yıllardan farklı olarak konferans programında yer alan atölyeler ve çalışma grupları bu tespitin gelecek zamanda değil, anda doğrulanması oldu bir bakıma. Jineoloji başlıklı atölye en çok ilgi görenlerden biri oldu. Bize ayrılan salon yetmeyince daha geniş bir yere geçmek zorunda kaldık. Kuzey Suriye Federasyonu Eş Başkanı Foza Yusuf da jineoloji atölyesine katılmayı tercih etti. Katılımcılar konuya dair merak ettikleri her şeyi sordular. Böylece sunum esnasında eksik kalan yanlar tamamlanmış oldu. Jineoloji çalışma grubunun çalışması da oldukça verimli geçti. Farklı halklardan ( Kürdistan, Türkiye, Portekiz, İspanya, İngiltere, İtalya, Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda) kadınları buluşturan ortak nokta jineolojiye yoğun ilgileri idi.  Hatta farklı ülkelerden kadınların jineoloji sayesinde buluşmasının güzelliğini anlatacakları bir broşür hazırlamayı önerdiler. Ne diyelim su akar yatağını bulur! Birlikte yapacak çok işimiz var ve onlar kadar biz de çok heyecanlıyız.

Aralarda yaptığımız sohbetlerde diğer çalışma gruplarında da aynı titizlik ve heyecanın olduğunu öğrendim. Akademisyenler, alternatif medya ve gençler her biri kendi çalışma grubunda sisteme karşı yapılabilecekleri derinliğine tartışıp cevaplar aradı. Birlikte çalışabilmenin ilkelerini belirledi. Çalışma grupları bir bakıma konferansa katılan bin beş yüzü aşkın insanın irade beyanı idi. Kimse geçmiş zamanların özlemi ve gelecek ütopyası arasında sıkışmak zorunda değil artık. Sistemin bizi karşıtımıza dönüştürdüğü bu alanlarda kendimiz olabilmek için yapılacakları tartıştık. Orada bulunanların derdi bir anıyı yad etmek, bir düşe sığınmak değildi. Geleceği birlikte örmek için ne yapabileceğimi tartıştık.

Serüvenciler, insanlığın kalbine ulaştı

ANF ImagesSon akşam konferans katılımcılarıyla birlikte yediğimiz yemekte iki yıldır katıldığım seminerlerde yaşadığım ve beni hiç terk etmesini istemediğim o duygumu nihayet birine anlatabildim. Kolombiya’dan gelen Sonia Lopez’e gönüllü tercümanımız Sara aracılığıyla anlattım bunları. Size de anlatacağım ama küçük bir parantezden sonra. Konferansta herkes birer gönüllü tercümandı. Sadece salonda değil dışarda da yedi dil konuşuluyordu. Röportaj yapmak isteyen bir gazeteci, bir soru sormak isteyen bir katılımcı hızla bu ihtiyacını giderebiliyordu. Tercüme kabinlerindeki tercümanlar konuşmacı ve moderatörlerin haklı övgülerine mazhar oldukları için çok da anlatmayayım.

Bundan yirmi yıl önce ilk kez karşılaştığım gerillaların yaşamının bir filme benzediğini düşünmüştüm. O an aklımdan geçen düşünce ‘keşke bir kamera bunları çekebilse’ idi. Sabrın selameti mi, çektiğimiz acıların bedelimi bilemem ama nihayet bu dileğim gerçek oldu

Dünyanın en yalnız, en karmaşık, en acılı coğrafyası olan Ortadoğu’daki serüvencilerin yaşadıkları nihayet insanlığın kalbine ulaştı. Ve şimdi  uzun yıllar bir dağ başında, yalnız bir ağacın dibinde, çölün derinliklerinde, ırmağın sularında, karın altında bedenleri çürümeye yüz tutmuş gençlerin ruhu evrendeki gezintisini tamamlayıp yeniden bizlere döndü. Düşleri, umutları ve özlemlerini emanet ettikleri bu kavganın büyümesine öyle sevindiler ki. Badem ağacının ilk tomurcuğu patladı. Çölden esen rüzgarların taşıdığı bir toz zerreciği göz bebeğimizi yaşarttı. Rubarlar sert kayalıkları döverek narin bir akışla bulunduğumuz susuzluğumuzu giderdi. Bir berfin kara meydan okuyarak güneşle selamlaştı. Irmaklar kayaları delecek kadar deli aktı….