Ekoloji mücadeleleri nerede?

- Newaya Jin
214 görüntüleme

2Türkiye’de ekoloji mücadeleleri genel bir “çevrecilik” boyutunun ötesine geçen bütünlüklü, siyasallaşmış, bir yerelde yaşanan bir yıkıma toplu ses veren siyasal bir hareket olamamıştır. Her yerelde harekete yeni halkalar eklense de, hareketin yapısı ne yazık ki sistem içi çevrecilikten öteye gidememiştir. Oysa güncel politik gelişmeler ekoloji mücadelesinin antikapitalist niteliğinin ve sınıf mücadelesi ile bağının belirgin hale getirilmesinin ne kadar önemli olduğunun kalın çizgilerle altını çizmektedir. Bu tespitten hareketle öncelikle verili durumumuzu sistem açısından irdeleyelim, daha sonra da çözüm üzerine düşüncelerimizi söyleyelim.

Sömürgecilik ve emperyalist yağmanın sınırları topyekûn yoksul güneyin doğal varlıklarının telafi edilemez şekilde yağmalanmasını gerektiriyor. Çevre ile ilgili konferanslarda ya da G8 ve daha sonra G20 haline getirilen zirvelerde Çin, Hindistan, Brezilya, İngiltere, Rusya ve Türkiye gibi ülkelerin kârlarını artırma hedefi vardır.

Kapitalizmin yaşadığı krizin global olarak gelişen etkilerinden ülkemize düşen pay, Avrupa Birliği’nin enerji sağlayıcısı bir ülke haline gelmektir. Azerbaycan’dan gelerek Karadeniz bölgesini kateden ve Trakya’dan çıkan enerji nakil hattı bu ülkede üretilen enerjinin sermaye eliyle satılması içindir. Aynı biçimde ticarileştirilen sular borulara alınarak Kıbrıs’a bir hat döşenmiştir. “Ülkenin enerji ihtiyacı vardır” denilerek her derenin üzerine birden fazla HES yapılmasının nedeni halkın enerji ihtiyacı değildir. Suların durumu ise daha vahimdir. Tutulan ve el konulan sular, önümüzdeki on yıl içinde daha vahim biçimde susuz bir ülkeye hızla yol aldığımızın göstergesidir. Ülkenin tarım alanları, meraları enerji şirketlerine, maden şirketlerine veya kaya gazı şirketlerine devredilmekte, halkın elinden “acele kamulaştırma” adı ile zorla alınarak 49 yıllığına sermayeye devredilmektedir. Avrupa’nın ve hatta Dünya’nın en pahalı gıdasını tüketen ülke konumuna gelmemizin nedenlerinden biri budur. Hem tarım yapılacak arazi kalmamış hem de teşvikler tümden kaldırılıp küçük çiftçinin tarımdan tümden çıkarak göç etmesine, kent çeperlerinde işçi3leşmesine neden olmuştur. Köy – kent dengesi tümden bozulmuş ve kent nüfusu yüzde 80’lere çıkmıştır. Bu durum bir süre sonra emekçi halkların temiz gıda ve suya erişimini olanaksız hale getirecektir. ÇED yönetmelikleri ile defalarca oynanmıştır, 15 Temmuz sonrası yeni düzenlemelerle artık yargıyla müdahale edilmesine de izin verilmeyeceği görülmektedir. Yapılması gereken tek şey mücadeleleri derinleştirmek ve bütünleştirmektir.

Bir yandan sistemin saldırıları batıda bu biçimiyle sürerken Mezopotamya coğrafyasına da savaş yoluyla el konulmak istenmektedir. Yakılıp yıkılan kentlere, ormanlara, köylere sermayenin el koyabilmesi için alan açılmaktadır. Diyarbakır’la başlayan çevrede, yakılan arazilerin kaya gazından zengin olduğu bilindiğinden (halen pek çok kuyu açılmıştır) şirketlere devri için çalıştıkları aşikardır. Aynı zamanda talan edilen Sur, Hasankeyf gibi kültürel ve tarihi kalıntıların bulunduğu yerellerden halk göç ettirilmiştir. Şimdi kendilerine sunulan 3 seçenek içinde maalesef yerinde yapılandırma yoktur, TOKİ eliyle hem soylulaştırılacak hem de etnik yapı değiştirilmeye çalışılacaktır. Kürt halkına yapılan zulüm farklı yollarla devam edecektir.

Ekoloji mücadelesinin siyasallaşması

Petrol, enerji, su savaşları, üçüncü dünya savaşı olasılığını gündeme getirmeye başladı. Tek tek ülkeler düzeyinde de enerji ve petrol tekellerinin körüklediği etnik boğazlaşmalar yaşanıyor. Bu şirketlerin çoğu zaman bölgelerindeki silah ve uyuşturucu trafiğinde rol oynadıkları da biliniyor. Ekolojik kriz, savaşların yol açtığı ekolojik tahribat dışında dünyanın ve tek tek ülkelerin toplumsal barışını da tehdit ediyor. Ortadoğu’da yaşananlar bu tehlikenin görülmesi açısından yeterli örneklerdir.

Şimdi ekoloji mücadelelerinin durumuna verili durumla beraber rejim ve Kürt sorunu ile birlikte bakalım.

Toplumsal muhalefetin diğer kesimlerine nazaran devletin baskısına daha az maruz kalma ayrıcalığı nedeniyle ekoloji mücadeleleri son birkaç yıldır tamamen bitme noktasındadır. Şimdi, düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve diğer demokratik talepler konusunda doğrudan taraf olmak ve bedel ödemeyi göze almak zorunda kalacağımız bir dönemdeyiz. Gezi’den sonra bu daha da belirginleşmiştir.

Mücadele belirginleştikçe geriye çekmeye çalışanlar da boş durmamaktadır haliyle. Oysa köylü artık ormanının suyunun kıymetini bilmekte, elinden alınanın yaşamı olduğunu görmektedir. Yeşil Yol adı verilen ve tüm Karadeniz’i karartacak projenin karşısında duran Havva kadın bunu “devlet kimdur, devlet benim içun vardır” diyerek özetlemiştir. Fakat mücadelenin siyasallaşmasından rahatsız olanlar boş durmamaktadır. Artvin’i tümüyle yok ede4cek siyanürlü altın madenine karşı verilen mücadeleye baktığımızda, yerel dernek mücadeleyi yürütürken, devletin polisi/ jandarması bölgeye yığıldığında ve halkı tehdit ettiğinde “görünmeyen bir el” gençlerin mücadeleyi daha ileri taşımasına engel olmuştur. Hatta CHP’li  bir vekil daha da ileri giderek devlete bağlılıklarını Kürtler’e gönderme yaparak çirkin bir dille ifade etmiştir. Sermaye böylece devletin desteği ile çalışmalarına devam etmiştir. Sonrasında mahkeme kararlarını da tanımayan iktidar yeni “bilirkişi” raporları ve değiştirilen hakimleriyle mücadeleyi şimdilik durdurmuştur. Oysa güçlü ve örgütlü bir mücadele bu yaşanan durumu değiştirebilecektir.

Yakılan-yıkılan Kürdistan’ı görmemek

Ekoloji mücadelelerinin ülkemiz insanın kardeşleşmesinde ve diğer muhalefet dinamiklerine nazaran ortak mücadele zeminlerini kurma noktasında avantajları vardır. Ekoloji hareketi halklaştıkça, “çevre” mücadelesinden sıyrılıp gerçek rayına oturdukça, ülkenin ‘doğu’su söz konusu olduğunda çifte standart içerisindeki tutumlarının kırılmaya başlandığı görülmektedir. Fakat kendi içinde bir bütünlüğü olmayan mücadelenin sesi de maalesef cılız çıkmaya mahkumdur. Yıllardır “terörle mücadele” denilerek yakılan ormanlara karşı eskisi gibi sessiz kalmasalar da, bu yıkımın yaşandığı yerellerde sesleri pek de duyulmamaktadır. Batı’da, yaşanan yıkım karşısında güçlü bir örgütlülükle yanıt verilmemesi, doğal olarak Kürt sorununun halen turnusol olduğunu göstermektedir. Yaşanan yıkımlara karşı ortak ve örgütlü mücadelenin olanakları yaratılmak zorundadır. Çünkü Dersim’de HES şirketlerini korumak için korucuları işe alan iktidar, aynı biçimde Giresun’da da maden ve HES projelerini korumak için işe korucu alacağını ilan etmiştir. Yani bir fark yoktur aslında. Bu durumun kavranması karşı karşıya kaldığımız tehlikenin boyutunu da idrak etmemizi sağlar.

Peki bu durumu aşabilmek için biz neler yapmalıyız, neler yapıyoruz? Öncelikle HDK Ekoloji Meclisi ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi ile ortak çalışma kararı alarak, çalışmaları genişletme amacında. Bizler, demokratik kitle örgütlerini, meslek odalarını, yerel ekoloji mücadelelerini, sendikaları bir araya getirerek mücadelemizi büyütme çabasındayız.

Bunun bir adımı olarak İstanbul’da toplanan UNESCO Tarihi Miras Komitesi’nin, Sur ve Hasankeyf gibi tarihi mirasımızın yok edilmesini görmezden gelen tutumuna karşı “Karşı Forum” adı altında 68 kurumu bir araya getirdik. Yaptığımız forum başarılı oldu, fakat bundan da önemlisi sesimizin UNESCO komitesine kadar ulaşması ve basında da yer bulmasıydı. Diyarbakır’dan İstanbul’a pek çok kurum ve bireyin katılımıyla halka açık gerçekleşen forum, mücadele deneyimlerimiz açısından da yeni bir adım niteliği taşıyor.

Nasıl bir mücadele yürüteceğiz?

6Tüm ezilenler için önümüzde çok zorlu bir süreç var. Emekçiler, Kürtler, Aleviler, kadınlar, doğa ve kentler için yıkımın daha da keskin devam edeceği bir süreç bizi bekliyor. Bu nedenle ekoloji mücadelesinin aynı zamanda siyasal bir mücadele olduğu gerçeğinde ortaklaşmak bir zorunluluktur. Meclis’te torba yasa kapsamında kabul edilen 75 madde doğayı tümden sermayeye teslim edecek. Artık bilinmelidir ki iktidar çevresinde küçük bir zümre tüm ülkenin doğal varlıklarına, evlerine arazilerine el koyacak ve istediği “mega projeleri” uygulayacaktır. Ve artık kuvvetler ayrılığı filan gibi tartışmalar da yapılamayacak, çünkü hukuk dışına taşınarak zaten hukuksuzluğun yaşandığı bir ülkede artık bu tartışmalara da gerek kalmayacaktır.

Mücadele devam ediyor, yılmadan sürdüreceğiz. Bu ülkenin tüm ezilenleri mücadelelerini birleştirdikçe, büyüyecek ve sonunda kazanacaktır. Karşımızda kurulan cephelere biz de halkların cephesini kararlılıkla büyüterek yanıt vereceğiz ve kazanacağız…