Mor çeperler (Çeperên Binefşî) ve Nato silahlar

- Ayşe GÖKKAN
206 görüntüleme

2013 Newroz’unda kadın öncülüğünde gelişen başkaldırı; ulus devletin iflasını ilan eden, sivil itaatsizlik rüzgarının 40 yıllık birikmiş esintisiydi. 21 Mart 2013 Newroz’unda milyonlar “müzakere masasına oturmak mümkün mü” sorusuna “evet, mümkündür” dedi. Yerel, bölgesel, evrensel tüm devletlerin, dinamiklerin, toplulukların temsilcileri ve medyası yürümedi, adeta Amed’e aktı. Türkiye’de ilk çift taraflı çatışmasızlık hali 21 Mart 2013 Newroz’unda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın mesajıyla başladı. İklim değişmişti. Halkların, kadınların, yaşam felsefesinin şiirselleştiği, börtü böceğin, kurtla kuzunun ilk kez bu şiir eşliğinde dîlana kalktığı bir bahardı.

Bugünlerde “AKP, müzakere umudunun bu kadar yeşerip boy vermesinden rahatsız olduğu için vahşet bodrumlarını yarattı” yorumu gündemden düşmedi. Bu ateşkesin bozulmazsına dönük o kadar çok yorum yapıldı ki, neredeyse ortada söz kalmadı. Ama en öne çıkanlar şöyleydi:

“20 Temmuz 2015’te Pirsûs’ta Kobanê’nin yeniden inşasına destek için bir araya gelen gençlere yönelik saldırı,

22 Temmuz 2015’te Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesi,

24 Temmuz 2015 tarihinde PKK kamplarının bombalanması,

6-8 Ekim 2014 Kobanê protestoları,

3. Dünya Savaşı’nın vekaletle başlaması,

PYD’nin siyasal bir güç olarak ortaya çıkması,

Rojava’da kadın öncülüğündeki gelişmelerin etkisi,

28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı ve mutabakatın reddi,

7 Haziran seçimlerinde HDP’nin yakaladığı başarı,

Mücadele eden örgütlü kadınlara her türlü cinsiyetçi saldırının en üst boyuta çıkarılması, Kürdistan’daki kalekol, barajların inşa edilmesi ve hendekler,

Sürecin yasal güvence altına alınmaması vs…”

İktidar yanlısı çevreler Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesini sürecin bozulmasının başlangıcı göstererek, AKP iktidarının kendisini savaş yanlısı politikalar üzerinden devam ettiren zihniyetini görmemekte ısrar ediyordu. Tam da bu noktada Dolmabahçe mutabakatının detayları, sorunun iki polisin öldürülmesi sorunu olmadığını ortaya çıkardı. Yukarıda sıralanan nedenlerden (kadınlara yönelik olanları hariç) hiçbiri yaşanmadan önce AKP iktidarı, A.Öcalan’ın müzakereye açacağı maddelerin diktatörlüklere karşı en insani ihtiyaçlar olarak inançla kabul edileceğinden çok korkmuştu, dört duvar arasında olsa da Öcalan karşısında yürütülen oyalama siyasetinin yenileceğini fark etmişti. Asıl hedefi Ortadoğu’da iktidar olmak olan Erdoğan DAİŞ ile ittifak yapmış, Eylül 2014’de Genel Kurmay ile gizlice bir araya gelip hazırladığı katliam listesini onaylamıştı. 10-15 bin kişi katledilecek, 8 bini yaralanacak, 7-8 bini tutuklanacak, 200 bini yerinden yurdundan edilecek, hiçbir Kürdistani oluşum muhattap alınmayacak ve HDP devre dışı bırakılacaktı.

Ancak Kürt halkı, diyalog sürecinin müzakereye evirilip, barış ortamının boy vereceğine ve barışın geleceğine o kadar inanmıştı ki; 10 maddelik 28 Şubat 2015 Dolmabahçe Mutabakatını’nı  tıpkı tek taraflı önceki 8 ateşkesin (93-2013 arası) ilanına bağlılık gibi ele alıp tek taraflı uygulamada ısrar etme mücadelesine başladı. Öyle bir irade ortaya çıktı ki 7’den 70’e Kürt halkı, mücadele tarihleri boyunca yaşadıkları tüm acılara rağmen (28 isyan, 100 binlerin katliamı, 17 bin faili belli cinayet, sürgün, işkence ve zindanlardan geçmiş milyonlar) en insani haklar için bir yüz yıl daha yok sayılmayı ve katledilmeyi asla kabul etmeyeceklerini bütün çıplaklığıyla gösterdi.  Keza kadınlar, beş bin yıllık erkek egemen aile-toplum-devlet sisteminde iradesiz, kimliksiz, silik bir şekilde yaşamayı ve erkek dünyasına boyun eğmeyi asla kabul etmeyeceklerini bütün direnişlere öncülük ederek biri kez daha ortaya koydu.

İlk olarak karma kent meclisleri en pasif demokratik hak olan basın açıklamalarıyla Dolmabahçe Mutabakatına tek taraflı da olsa bağlı kalacağını, yaşamlaştıracağını, mutabakatta geçen öz yönetim ve öz savunma hakkının doğuştan sahip olunan haklar olduğunu açıkladılar.

AKP devleti de; PÖH, JÖH, TEM, JİTEM, Essetullah Timi gibi en karanlık güçlerini sahaya sürdü. Ne kadar askeri araç, silah, mühimmat, yer üstü, yer altı, kara, hava ve deniz kuvveti, NATO silahları varsa Kürdistan’a yığdı. Bunun yanı sıra “çocuklar ölmesin” diyen Ayşe öğretmenden tutalım, “bu suça ortak olmayacağız” diyen akademisyenlere, akil insanlara, gazetecilere, siyasetçilere, barışseverlere, avukatlara, aydınlara, aktivistlere, yerli-yabancı dinamiklere ve toplumun yarısı olan kadınlara varana kadar toplumun tüm kesimlerini itibarsızlaştırma, ektikiz kılma ve itaat ettirme politikalarını devreye koydu. Ülkenin ‘cumhurbaşkanı’ bir çocuğun itirazına bile yanıt veriyor, kendisine karşı yükselen her sese karşı en acımasız yöntemlerle taarruza geçiyordu.

Amansız saldırılara karşı amansız direniş

Ortada bir iktidarın palazlanması, güç zehirlenmesi, başkanlık çılgınlığı yaşanırken, AKP iktidarı ve savunucuları (ve onların bayrak taşıyıcısı liberaller) sorunu bir hendek sorunu olarak topluma sunuyor ve medyayı da arkasına alarak algıları çarpıtıyordu. İktidar çevresi gece gündüz hendek ile yatıp, hendek ile kalkıyordu. Tabii ki tüm bu tablo karşısında sorunun bir hendek sorunu olmadığı, devletin topyekun saldırısı karşısında bir halkın kendini savunma yöntemi olarak öz yönetim direnişlerinin geliştiği gerçeği gizlenemiyordu. Devletin en acımasız, en amansız, en vahşi yönelimleri karşısında tarih boyunca yaşanan destansı direnişlere benzer direnişler gelişiyordu. Tarih yeniden yaşanıyordu.

“Acaba dünyada 110 gün bir devletin en ileri ve gelişmiş askeri teknolojisine karşı direnen, vahşet bodrumlarında adım adım yaklaşan ölüme rağmen teslimiyeti kabul etmeyen başka irade örnekleri var mı” sorusu birçok kişinin en temel sorusu oldu. Birçok kişi böylesi süreçleri ve direniş örneklerini araştırmaya ve öğrenmeye yöneldi. Kuşkusuz halkların mücadele tarihi boyunca benzer direnişler gelişmiştir. Paris komünü (70 gün, 30 bin kayıp ve direniş tarihi), İrlanda örneği (5 haftada direnişçilerin katledilmesi ve sembolleşmesi) halkların kendisini var kılmasının direnişleridir. Kobanê, Şengal, Mexmûr, Warto, Ferqîn, Gewer, Colemêrg, Amed, Sûr, Rêzan, Lîce, Kerboran, Dêrik, Nisêbîn, Sîlopî, Şirnex ve Cîzîr tarihsel direnişlere ve halkların kendisini var kılma öykülerine yeni halkalar olarak ekleniyordu, hem de en ileri ve gelişmiş teknik donanım karşısında. Kısacası, Kürdistan’da (150 mahalle ve yerleşim alanında) “beni katletmene ve yönetmene izin vermeyeceğim” direnişi, bir olmazı daha gerçekleştiriyordu.

Mor Çeperler (Çeperên Binefşî)

Başkanlık hülyasında kulaç atan ve bu düş uğruna toplumdan yükselen en ufak bir sese dahi tahammül edemeyen Recep Tayyip Erdoğan, ilk saldırısını kadınlara yönelik gerçekleştirmişti. “Benim fıtratımda kadın-erkek eşitliği yoktur” sözleri, sonrasının “Kürt yoktur, aydın yoktur, akademisyen yoktur, gazeteci yoktur, öğrenci yoktur” ve bunların toplamı olarak “siz yoksunuz, ben varım” gibi yok sayma silsilesinin başlangıç cümlesiydi. Kadınlara karşı “boyun eğdirme” saldırılarını çok erken başlatmıştı. Yine ilk elden 1993’de Şükran Aydın’a tecavüz eden, AİHM’de mahkum edilen dönemin sorumlusu Musa Çitil’i Amed’e en üst komutan olarak atamıştı. Warto’da Ekin Wan’ın ve Kürdistan’ın birçok bölgesinde direnişçi kadınların bedenlerini teşhir ettirerek, Kürt halkının direngen damarını kesmeyi amaçlamıştı. Kadını evlere kapattırma, baskı kurma, toplumdan izole etme yöntemleri yürürlüğe konulmuştu. Amaçlanan her ne kadar bu çirkin politika olsa da, Kürtler kadın özgürlüğü konusunda başka bir iklimi soluyordu. Kürt kadınları yıllardır dağlardaydı, meydanlardaydı, sokak aralarındaydı, halay başındaydı, eylemin en önündeydi. Bu varolma hali Kürt toplumunda muazzam değişimler yaratmıştı. Öncelikle kadını “namus” olarak gören, onun bedeninden utanan eski Kürtlük büyük oranda aşılmış, bu konuda toplumsal dönüşüm köklü yaşanmıştı. Beden teşhirine karşı alanlara çıkan kadınlar “zalimler zulme soyunursa, biz direniş giyiniriz” şiarıyla erkek devlete yanıt vererek Demokratik Özerk modelin ve öz yönetim direnişlerinin arkasında duruyordu:

Demokratik Özerklik; “Türk devleti döveceğine, Kürt devleti dövsün hukukunu inşa eden bir sistem değildir.”

Demokratik Özerklik; “beni üvey babam (Türk devleti) döveceğine, öz babam (Kürt devleti) dövsün sistemi değildir.”

Demokratik Özerklik; “sokaktaki erkek döveceğine, ‘kocam’ dövsün de değildir.”

Demokratik Özerklik; “yerellerin devlet yetkilerini devralması ve yerellerin ‘mini devlet’ oluşturması değildir.”

Demokratik Özerklik; “kadınların, erkek egemen zihniyetin yetkilerini devralma sistemi asla değildir.”

Demokratik Özerklik; “erkek baskısı yerine, kadın baskısının oluşması hele hiç değildir.”

Kadınlar özgür yaşam modelini bu çerçevede savunurken, kadınların öz savunma anlayışını da bugüne kadar kimliğini ve dilini inkar edene karşı korkarak değil, tacizci ve tecavüzcülerin karşısında “acaba kimse gördü mü, duydu mu” utancını yaşayarak değil, korkması gerekenlerin yerine korkmamak, utanması gerekenlerin yerine utanmamak olarak geliştirdiler. Egemen erkek ve onun örgütlü hali olan devlete karşı direnmeyi “aralıksız mücadele” olarak tanımladılar. Şiddete karşı “benim irademe ve yaşam hakkıma müdahale edemezsin” ilkesi ile yaklaştılar. Kısacası kadınlar mor çeperleri ile, erkek egemen zihniyet ve NATO silahlarına karşı mücadeleyi “olmazsa olmaz” bildiler ve seslerini şimdi öyle birleştiriyorlar.

Evet, halklar direniyor, kadınlar direniyor. Devlet de bütün ceberutluğuyla, en akıl almaz DAİŞvari yöntemlerle saldırıyor, ezmeye ve yok etmeye çalışıyor. NATO silahlarının gücüyle, cenazeleri sokaklarda bekletildi, canlı canlı yakıldı, yüzlerce sivil katledildi.

NATO silahları, ambargo ve işgal altındaki Kürdistan’da sergilenen direnişi tariflemek çok güç, çok zor. Yaşamak için tîlîlî çeken, dîlanlar tutarak direnişe hazırlanan ve aylarca direnerek yaşama veda edenler dünyanın başka bir yerinde bu kadar çok var mı bilmiyorum. Vahşet bodrumlarındaki mücadele; tıpkı Amed zindanında kendini yakıp ‘bu ateşi söndürmek ihanettir, ateşi büyütün’ direnişinin güncellenmesiydi. Amed zindanlarında o ilk ateşi tutuşturanların açtığı yol, milyonların gönül verdiği ve büyüttüğü bir mücadeleyi yeşertti. Bugün artık yüzlerce kadın, genç, çocuk, yaşlı “asla teslim olmayacağız” diyor. “Vahşet bodrumlarına rağmen teslim olmayacağız, sokak ortasında ölü bedenimiz kalsa da teslim olmayacağız, buzdolaplarında bekletilsek de teslim olmayacağız, kurşunlasanız da, parçalasanız da size teslim olmayacağız” diyenlerin yükselen sesi, özlenen onurlu yaşamı doğuracak ve biz onların nasıl gülerek direndiklerini hiçbir zaman unutmayacağız. Şimdi en büyük sorumluluğumuz, bu direnişlerin ruhunu zafer günlerine taşımak ve Demokratik Özerkliği inşa etmektir.