Ne kadar kendimiz olabiliyoruz?

- Hevi GÜNEŞ
208 görüntüleme

MANSETToplumsal kimliklerin oluşumu ve inşası açısından tarihin yeniden anlamlandırılması, önem kazanır. Çünkü tarih, erkeğin tarihi olarak yazılmıştır. Hatta bu konuda feminist epistemolojinin idea ettiği gibi his story (tarih olarak tercüme edilen özünde erkeğin hikayesi anlamına gelen sözcük) olarak işlemiştir. Her yerde, erkeğin son sözü söylediğinin, esas özne olarak işlevselleşenin de erkek olduğunun tersini idea etmek günümüz koşullarında dahi çok büyük bir yanılgı olacaktır. Ortaya çıkan tarihin bir yazgı olmadığı bu yazgının değişebilirliği yerine tüm kölelik söylem ve eylemlerinden sıyrılmış kadınlık ve erkekliğin inşasını geliştirebilmek gerekir. Çünkü köle olan sadece kadın değildir, erkektir de. Kendi kimliğinden sıyrılmış, kendi kendisinden çıkarılmış birey kimliği aynı zamanda erkeği de kapsamaktadır. Şimdiki hal içinde ne kadınlıktan ne de erkeklikten bahsetmek mümkündür. Sporun, sanatın ve seksin sektörelleştirildiği, kültür endüstrisi çerçevesinde gelişen bir kimlikten bahsederken ne kadını ne de erkeği doğal kalmıştır. Yer yer yaşamda “bu benim doğal halim, neden müdahale ediliyor” biçiminde ifadeler gelişmiş olsa da kültür endüstrisinin altında insan doğallığından bahsetmek mümkün değildir.

Ortaya çıkan kadınlık kimliği daha çok küçük yaşlarda ezik, bastırılmış, itaatkar ya da tam tersinden; dominant, bastıran, küçük gören, deyim yerindeyse erkek gibi kadındır. Bir ikilem de kendi içinde yaşatılır kadına. Bu statü o zihinlerde yer eder ve gerçekten bu belirlenen sınırların dışına çıkabilmek için her anı yoğun bir mücadele ile doldurulmaz ise kişi erkeğine hazırlanan bir kadın olarak varoluşunu inşa eder. Dışarıdan inşa ettirilen bir kimlikten bahsediyoruz. Böylesi bir kadın kimliği inşa edilir ve kendine ait olmayan bir kimlik piyasaya sunulur. Toplumsal hanelerin hepsinde nasıl bir kadın, kız olunması gerektiği öğretilirken, erkeğin başından da benzer bir öykü geçer ve erkeklik sürekli çocuğa ezberletilir. Aile bunun için en iyi hanedir. Buradan başlayan erkeklik, tüm hanelerde nasıl konumlanman gerektiğine, kadınla nasıl ilişkileneceğine kadar her şey hazırlanmıştır. Tam bir acil sağlık çantası gibi kadınla ilişki düzlemi çantası her erkeğin yanında bulundurulur. İşte soru burada başlıyor; kadınla yoldaşlık, özgür eşlik, ortak yaşamın gereklilikleri olan demokratik, ahlaki, estetik ve özgür yaşamı nasıl inşa edeceğiz?

Erkeklik devasa bir iktidar mekanizmasıdır

Toplumsal yaşamın inşa edilişine yeniden göz atmakta fayda var. İnsan dediğimiz varlık öğrenir, öğretir ve bunlar doğrultusunda yaşar. Çevresini gözler, takip eder, arayışları olur. Ama eğer kendisine ait ise bunları yapabilme gücüne sahiptir. Virginia Woolf, kendine ait olmaya dair belirlemeler yapmaktadır. “Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ezeli ve ezici bir soru vardı; ‘bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunuzu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?’ “İşte Virginia Woolf bu “yakıcı” soruya, tarihsel ilişkilerin köklerine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara “para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!”

Gerçi Woolf 19. yüzyılın başlarında yaşıyordu ve yaşadığı süreç içerisinde kadının kendisi olabilmesi için erkekle eşit vatandaşlık biçimindeki hukuksal talepler daha çok gündemdeydi. Bir de çok açık ve belirgin olarak eğitim imkanlarından kadının faydalanmaması için kurallar, kaideler ve yasalar vardı. Bugün bunlar pek aşılmış değil. Belki açıktan yasalar ile kadının eğitimi önünde engeller yok. Hatta tersinden dünyanın belli ülkelerinde kadının okuyabilmesi için belli yasalar oluşturulmuş. Fakat zevahiri kurtarmak adına inşa edilmiş olan yasalar ile kadın ve erkek eşitlenmeye çalışılır. Oysa sorun eşitlenme sorunu değildir. Çünkü en genel haliyle mevcut erkeklik inşa edilmiş devasa bir iktidar mekanizmasıdır. Kadını da bu mekanizma haline dönüştürmek gibi bir talep içine almak, modernitenin en geniş katılımlı iktidar sarmalına hapsetmek olur. Bugün bile ekonomik anlamda kadın, erkekten çok daha az koşullara sahiptir. Kendine ait olabilmenin, kendini inşa etmenin başatlığını, halen ekonomi oluşturmaktadır. Varoluşun üç temel gerekliliğinden biri beslenmedir. Kadın halen karnını doyurabilmek için herhangi bir -baba, koca, ağabey, sevgili, nişanlı gibi birinci dereceden olan- erkeğin eline bakıyor. Bu noktada bağımsızlık, kendi ayakları üzerinde durabilme iradesi kadın tarafından örgütlenmediği müddetçe, kendisi olarak, düşünce ifade etmenin pek bir anlamı yoktur. İfade etse bile ederi yoktur. Bağımsızlık söylemini de küçük burjuva ölçüler çerçevesinde inşa edilmiş bağımsızlık anlamında ele almamak önemlidir. Çünkü toplumsal bir varlık olarak insandan bahsediyoruz. Simbiyotik anlamda bir birini var eden bağımlılık ilişkileri irade kıran, dominantlık yaratan bir yaklaşım üzerinden inşa edilmez. Toplumun, bireyin doğal hali içerisinde ele alabileceğimiz bağımlı, ama özgür irade temelinde bir bağımlılık. İşte kadının da erkeğin de ilişki sisteminde daha çok birbirini tanıyan, besleyen, öz iradesine saygı ile yaklaşım esas olmak durumundadır. Ve onun öz iradesini bozma, kötürümleştirme temelindeki her türlü yaklaşım, dile geliş ve eyleme geçiş baskın olma istemidir. Kadının da erkeğin de geliştireceği bu tür durumlar ilişkinin sorgulanması gereken durumlardır.

Etik, estetik ve ahlak ortaklığı

KADIN DAYANISMASI - ELDiğer bir var oluş durumu de üreme alanıdır. İnsanda ise bu alan daha çok cinsellik olarak tanımlanmıştır. Kadınlığın ve erkekliğin iktidarcı inşası daha çok bu alanda komplike hale gelmiştir. Günümüz koşullarında ele alırsak, insan varlığının üreme gibi bir sorunu olmadığını görürüz. Eldeki veriler nüfus fazlalığı, varoluş sorunlarını daha da yükselttiği bir durumu gösteriyor. Bu denli nüfusun artışı, mahşerin atlılarının uğrayacağı günlerin pek yakın olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla şunu çok net ifade etmekte fayda var: İnsan canlısı yok olmayla karşı karşıya değil, yok etmeyle karşı karşıya. Sorun, üremeyi anlağa oturtabilmededir. Kadının kadınlığını sadece doğurganlığı ve doğurmasıyla ifadeye kavuşturmak büyük bir yanılgıdır. Günümüz koşullarında kadının kendisi olması ne kadar az doğurma ile anlamlandırılırsa o kadar sağlıklı sonuçlar ulaşılmış olur. Kendine ait olmak aynı zamanda varoluşunu diğer canlıların varoluşuyla da bağlantılandırmaktır. Kendin olabilmeni sağlayan şartlardan biri de içinde yaşadığın dünyanın varlığıdır. Kendi varlığını sürdürebilmenin temel şartı üçüncü doğa olarak tüm varlıkları koruyabilip üremesini sağlamak gerekir.

Kadın, tekil bir kavramlaştırma ve ya yapısallık değildir. Toplumsaldır. Bir taraftan kadının eril sohbetlere konu edilmesi, komedi malzemesi yapılması, bedeninin her bir uzvuna dönük küfürler savrulması, hakaret edilirken diğer taraftan “birlikte yaşayacağız ya da yaşıyoruz” demek en büyük sahtekarlıktır. Ortak yaşamın temel gerekliliklerinden biri etik, estetik ve ahlak ortaklığıdır. Bunların olmadığı bir toplumsallıkta kadının ve erkeğin kendine ait olması beklenemez. Olsa olsa erkek egemenlikli sistemi her gün üreten insancıklardan bahsetmek mümkün olabilir.

Bedenin ruhu özgür bırakılmalı

Erkeğin dört bir tarafını sardığı bir toplumsal yapı içerisinde kadının bir kimlik olarak kendisini var edebilmesi çok köklü mücadeleleri gerektirir. Neredeyse attığı her adım, topluma yedirilip içirilen namus anlayışı çerçevesinde ele alınırken nasıl kendine ait olunabilecek? Olunsa bile mevcut toplumsallık içerisinde ne kadar kabul görecek? İşte belki de birçok kadını, birçok kararından alıkoyan düşüncelerin başında da bu geliyor. Çünkü mevcut toplumsallığın birçok şeyi çalınmıştır. Nasıl bir toplumsal doku olursa olsun örnekler, modeller yaşam tercihlerini belirliyor.-

Şu an önümüzü çok daha iyi görebiliyoruz. Toplumsal direniş mücadelelerinin deneyimlerle dolu bir tarihi var. Bu deneyimler sonucu ortaya çıktı ki kadın özgürlüğü önemsenmediği müddetçe, kadının kendi kimliğinin inşası için örgütlenmelere gitmedikçe başarılı olmaları da mümkün değildir. Toplum-yaşam açısından en önem kazanan noktalardan biri kadının sadece cinselliğiyle ele alınmamasıdır. Bu sadece erkek açısından geçerli olan bir durum değildir. Aynı zamanda kadın açısından da geçerlidir. Kadın kendi var oluşunu sadece bedensel özelliklere sığdırmamalıdır. Bedenin diriliği, güzelliği, canlılığı ruhun yansıması olarak ifadelendirilse de diğer taraftan da şunu unutmamak gerekir ki, an gelir bedenler ruhları da hapsederler. Bu nedenle sistemin entegre ettiği cinsellik yerine, bedenin ruhu özgür bırakabileceği sağlığı inşa etmek daha güçlü iradelerin ortaya çıkmasına neden olur. Bir de bunun üzerine bilinç düzeyinin yükseldiği bir düşünce, kendi iradesini başkalarına bağımlı olmadan alınan kararlarla güçlendirirse birey, o zaman sisteme en güçlü karşı duruş da sağlanmış olur.

Aşk tekillikle sınırlı değildir

Konumuz çerçevesinde aşka da vurgu yapmak gerekir. Her aşkın tekil olduğu söylenir, oysa insan yaşamı toplumsaldır. Binlerce yıldır gelişen iktidar da işte bu ilişkinin tüm toplumsallığa çarpık yedirilmesi değil midir? Aşkın hiç tekil olmadığını belirtmiyoruz, kişiye yaşattığı duygu dünyası, yaşama bakış açısında derinlik ve özgür yaşamda ısrarı daha da güçlendirmesiyle her bireyde düşünsel ve duygu dünyasında mutlaka farklılıklar vardır. Ama aşkın tekillikle sınırlı olduğunu söylemek büyük bir yanılgıdır.

Egemen sistem bu konuda da örnekler, modeller yaratarak birey kimliğini ipotek altına alır. Özellikle kültür endüstrisi önemli bir rol üstlenmiştir. Kadın ve erkek karakterleri yaratarak, benzemeye ve benzeştirmeye çalışır. Sadece kadın-erkek ilişkileri ve kimlikleri üzerinden değil, erkeğin erkekle, erkeğin kadınla, kadının kadınla ilişkilerine modeller oluşturur. Ne giyeceğinden, nasıl yürüyeceğine, ne içeceğinden nasıl içeceğine, beden ölçülerine kadar kadının tüm organ yapısının erkekçe ölçüleri vardır. Diziler, filmler, haber merkezleri tv kanalları bunun için çalışır durur.

Sistemin sanatını, kültürünü reddetmeli

Sistemin sanatını, kültürünü, sporunu kabul etmek yerine toplumsal kültür, sanat ve spor etkinlikleri kişilik inşasında önem kazanıyor. Her üçü de bireyin ve toplumun estetik gelişimi açısından önemli oluyor. Dil ve edebiyat da sistemi sürekli üretmek zorunda bırakılmıştır. Gitgide farklı etnik yapılardaki sözcükler doğal asimilasyonun ötesine taşınarak, aynılaşmaya doğru götürülüyor. Birçok etnisite doğayla girdiği ilişkiler ve kültürel öğe olarak dilini geliştirip, yaşamsal kılarken, egemen sistem dillerin bu özelliklerinden koparmak ve sıyırmak için özel çabalar sarf etmekte. Şu anki hal çarpık kişilikler ve karakterlerin inşasına çok açık bir toplumsal dokuyu oluşturuyor.

En genel haliyle kendine ait olmayı toplumsallığın özgür, ahlaki ve politik güç haline gelmesi ile doğru orantılı ele almak, en sağlıklı sonuçlara götürecektir. Her şeyimizle kendimize ait olmak, içinde yaşadığımız çevre ile uyumlu, iktidara ve hegemonyaya teslim olmamış bireyler olmayı gerektirir.