Neden tecavüz kültürü dedik?

277 görüntüleme

Feminist literatürde ve sosyal bilim alanında “rape cultur” olarak kullanımını bulan “tecavüz kültürü”  kavramı tecavüz ve farklı cinsel şiddet formlarının yaygın olduğu, 25 KASIM EYLEM 5tolere edildiği ve normalleştirildiği sosyal çevre ve toplumlara dikkati çeker. Tecavüz kültürünün hakim olduğu toplumlarda, mağdurun faili tetiklediği ön kabulünden hareketle kadın giyim kuşamından, hareketlerine, konuşmasına kadar cinsel obje olarak görülür; failin eylemi çeşitli biçimlerde meşrulaştırılır.

Tecavüz kültürü kavramını ilk olarak 1974’te sesli biçimde dile getiren feministler, özellikle Amerika’da yaygın fakat bilinmeyen tecavüz vakalarına dikkat çekmek istemişlerdi. Amaçlarının tecavüzleri eleminize etmek olduğunu söyleyen feministler, bunun da ancak toplumsal bir dönüşümle mümkün olabileceğini vurguladılar. Tecavüz kavramı ve kültürünün başka toplumsal kategorilerle (ırk, cinsiyet, sınıf gibi) bağının olduğu tespiti bu kavramı salt tekil ve hukuksal bir kavram olmaktan çıkarıp sosyal bilimlerin de ilgi alanına sokmuştur. Bu şekliyle tecavüzün “suç ve şiddet”in ötesinde bir sistem kültürü sorunsalı olduğu vurgulanır.

Bir toplumu tecavüz kültürü ile tanımlayacak kriterlere gelince; bir inanç sistemi olarak tecavüz kültürü eril-cinsel saldırganlığı teşvik eder, kadına karşı şiddeti destekler, onaylar. Böylesi toplumlar kadına karşı fiziksel ve duygusal şiddeti norm(al) olarak görür, şiddeti seksi görür ve cinselliği de şiddetle eş tutarlar. Tecavüz kompliment olarak görülür. Bu anlamda kadının “hayır” demesinin altında “gizli bir evet” olduğu inancı hakimdir. Yazılı ve görsel medyada tecavüz sıklıkla konu edilir. Heteroseksisttir, homoseksüel ilişkileri tedavi amaçlı kullanılır.

Nesneleştirilen imge: Kadın

Tecavüz kültürü, kadına nasıl giyinmesi gerektiğini, nasıl konuşması, gülmesi ve/veya gülmemesi gerektiğini söyler. Hamileyse dışarı çıkmaması tavsiyesinde bulunur. En TURKEY-POLITICS-WOMEN-RIGHTS-DEMOiyi ihtimalle erkeğe sözlü şiddeti mırıldanmasını önerir. Kadının kimlerle arkadaşlık yapıp yapamayacağına kendisi karar verir. Tecavüz kültürü “tecavüz kaçınılmazsa tad almaya bakacaksın” sözünü atasözü olarak sonraki nesillere aktarır.

Tecavüz kültürü, mağduru suçlu bulur. 13 yaşındaki kız çocuğuna tecavüzden yargılanan 28 erkeği, “kız rızasıyla cinsel birliktelikte bulunmuş” diye aklar. Ensest ilişkiye maruz kalan kadınları sonsuza kadar sessiz kalmaya zorlar. Tecavüz kültürü; “namuslu”, bakire, içki içmeyen, gece dışarı çıkmayan tecavüz mağduru ile içki içen, bakir olmayan, gece dışarıya çıkan tecavüz mağdurunu ayrı kefelere koyar. Birinin kitlesel törenlerle uğurlanmasına müsaade eder, diğerini da “elinin namus”uyla öldürür, kimsesizler mezarlığına gömer. Tecavüz kültürünün her dinden, her kesimden, her renkten, her sınıftan, her yaştan kadını kurban olarak seçebileceğini ignore eder.

Tecavüz kültüründe seni koruması gerekenlerdir sana tecavüz edenler: Ebeveyn, öğretmen, imam, doktor, polis, asker… Ve tecavüz normalde güvende olunması gereken mekanlardadır; yatılı-yatısız okul, ev, imam hatip, yurt, karakol… Tecavüz kültüründe parlamentolarda Aile Bütünlüğünün Korunması Araştırma Komisyonu bir yasa tasarısı hazırlar. Sayısı 3 bin ila 4 bin arası değişen ve cezaevlerinde bulunan tecavüzcüyü, reşit olmayan mağduruyla evlenme şartı ile serbest bırakmayı öngörür.

Bir toplumun tecavüz ve cinsel şiddeti tematize etme biçimi o toplumdaki güç-hegemonya ilişkileri, cinsiyet ilişkileri hakkında bariz ipuçları verir. Tecavüz kültürünün ele alınış ve konuşulma biçimi, bu kültürün devam ettirilmesinde önemli bir rol oynar. Kadın mağdurdur, madundur, susan ve içine çekilendir. Tüm tecavüz kalabalığında hiç kimse tecavüze uğrayan kadının akıbetini, hissettiklerini, yaşadıklarını sormaz, bilmek istemez. Nesneleştirilen imge olarak kadın bir magazin haberinden öteye gidemez. Tecavüz kültürü cinsel şiddeti içsellestirmesine rağmen toplumdaki cinsiyetcilik üzerine konuşulmaz. Bu yüzden sesi duyulamayanın yerine konuşmayı kendine hak görenler tarafından, sesi duyulamayan dışında herkesin sesi duyulur. Tecavüzcünün rehabilitesi söz konusu edilse de, tecavüze uğrayan kadının travmayı atlatabilmesi için işletilecek mekanizmalardan bahsedilmez.

Tecavüz kültürü ırkçı karakterlidir

Irkçılık ve cinsiyetçilik özellikle savaş süreçlerinde birbirini besleyen ve etkileyen iki önemli olgu olarak karşımıza çıkıyor. Sömürgenin/işgalcinin eril karakteri ile sömürülenin/işgal edilenin dişil karakterine vurgu yapılır. Militarist bir savaş kültürü olarak tecavüz kültürü bir katliam ve silah aygıtıdır. Gözaltında ve hapishanede bir şiddet biçimi olarak praktize edilir. Düşman toprağına, malına, mülküne ve düşmanın kadınına toplu tecavüz edilir. “Öteki” olanMANSETın dişileştirilmesi ve ona yönelik her türlü cinsel saldırıyı meşrulaştırmasıyla tecavüz kültürü hem savaş süreçlerinde hem de savaşın ‘görece’ olmadığı süreçlerde hakimiyet alanını egemen olandan yana genişletir.

“Blaming victim” olarak literatürde yer alan mağduru suçlama kavramı da rape cultur’a paralel biçimde 1970’lerde Amerika’da tecavüz davalarında faili aklama amaçlı tecavüz mağdurunu suçlayan savunma stratejisi olarak tanımlanır. Bu tarz savunma biçimi sadece cinsel tecavüz suçlarında değil, ırkçı saldırılara ve suçlara yönelik davalarda da bilinen bir yöntemdir.

Tam bu noktada ırkçılığın kadına yönelik şiddeti araçsallaştırma pozisyonuna ve takındığı iki yüzlülüğe de değinmekte fayda var. Cinsiyetçiliğin ve ırkçılığın birbirini besleyen boyutuna tekrar dikkat çekilecek olursa, 70’li yıllarda feminist hareketin ataerkil sistemin en önemli itki gücü olan  milliyetçilik, militarizm ve ırkçılığı tematize etmemiş olduğu eleştirisi, toplumsal cinsiyetin bu kategoriler ve ilişkilenmeleri  ele almadan anlaşılamayacağı tespiti özellikle Afro-Amerikan feministler tarafından yapılmış ve bu eleştiri feminist hareketi “beyaz, orta sınıf ve heteroseksüel olmayan kadınları”* da görmeye, mücadelesine katmaya zorlamıştı. Avrupa’da özellikle Ortadoğu ve Afrika’dan gelen yoğun göçmen akışından beri çeşitli vesilelerle tartışmalara konu olan “Kuzey Afrikalı, Ortadoğulu müslüman erkek” ve buna paralel olarak “kadına yönelik şiddet, taciz ve tecavüz vakalarının artması” çarpıtması cinsiyetçiliğin ırkçı sosuna batırılmış versiyonunu bizlere sunmaktadır. Tecavüz kültürünün milliyetçi ve ırkçı karakteri, tecavüzü ve kadının mağduriyetini bu kez “öteki” kategorisinde yer alan erkek üzerinden araçsallastırır ve temalaştırır. Aynı zamanda kurbanın pozisyonu kamuoyunun gözünde yeni bir kimliğe kavuşur: “korunması gereken kadınlarımız!”

Tecavüz kültüründen direniş kültürüne: Xwebûn 

Ama tüm bu tecavüz kültürü ve onun somut pratiğe indirgenen toplumsal sonuçları kadınları mücadele etmeye ve direnmeye sevk eden bir faktör olarak da karşımıza çıkar. “Mağdur-Nesne”den “Fail-Özne”ye geçiş olarak tanımlanabilecek bu süreç dünyanın her yerinde farklı protesto, mücadele deneyimlerine tanık olur. Tecavüz kültürü sakinleri kadınların ve diğer “öteki“leştirilenlerin Stulwalk’tan gece yürüyüşlerine, onur yürüyüşlerine tanık olur. “Burada bebeğini emziremezsin” denilen mekanlar toplu emzirme törenlerine şaada-dokh-siddet-aciklama6hitlik eder. Dünyanın en yaratıcı, en renkli dövizleri ve pankartları bu kültürü teşhir eden sözlerle donatılır. “Hep kadınlar ölüyor, biraz da erkekler ölsün” diyen bireysel inisiyatiflere; “dünyanın en güzel kadınları dünyanın en çirkin erkeklerini yendiler” diyen örgütsel mücadeleyi zorunlu kılar.

Kürt Kadın Hareketi’nin ilk olarak 8 Mart 2010 yılında başlattığı “özgürlük mücadelemizi yükseltelim, tecavüz kültürünü aşalım“ kampanyası etkisini bugün çok daha derinden hissettiğimiz tecavüz kültürünü ilk teşhir kampanyasıydı. Simdi Türkiye ve Kürdistan’da neredeyse her gün başka bir versiyonuyla karşılaştığımız cinsel istismar, şiddet ve tecavüz vakaları o süreçte  –belli ki daha önceleri savaşın gürültüsünde görülmez ve duyulmaz bir boyuttaydı-  Kürdistan’da henüz yeni yeni medyaya konu olmaya başlamıştı. Ataerkil sistemin bütün kurumlarıyla kadına karşı sürdürdüğü toplumsal cinsiyetçi yaklaşımların Kürt Kadın Hareketi mücadelesinin kadının özgürleşmesinde ve toplumun dönüşmesinde ortaya çıkardığı gelişmelere rağmen ortadan kalkmadığı tespiti bu kampanyayı gerekli kılan en önemli noktaydı. Toplum ve/veya devlet tarafından kadına yönelik uygulanan baskıya, şiddete ve tecavüz kültürüne karşı ortak mücadele çağrısı yapan Kürt Kadın Hareketi, kadınların nerede olursa olsunlar karşı karşıya kaldıkları sorunlara ortak çözüm aramaları, ortak eylemlerle ortak mücadele etmeleri gerektiğini bir kez daha bu kampanya çerçevesinde savunuyordu.

Tecavüz kültürünün ilk kavramsallaştırıldığı 70’li yıllardan bu güne dek dünya genelinde azalması bir yana daha da yaygınlaştığı, toplumun bütün hücrelerine yayıldığını söylemek yanlış bir tespit olmayacaktır. Aynı zamanda Kürt Kadın Hareketi’nin kampanyasını başlattığı 2010 yılından bu yana  –Kürt toplumu içerisinde-  yarattığı farkındalık düzeyini irdelemek yerinde olacaktır. Zira bu kampanya güncelliğini yitirmek şurada kalsın, gerekliliğini her gün bir şekilde deneyimlediğimiz bir kampanya oldu. Öncelikle kampanyanın konuşulmayanı ve görülmek istenmeyeni görünür ve konuşulur kılan bir süreci ortaya çıkardığını gördük. Ağza almakta, söylemekten kaçınılan “tecavüz” kelimesi özellikle örgütlü Kürt kadınları ve erkekleri tarafından kullanılır oldu. Bir nevi “yüzleşme” olarak tanımlanabilecek bu durum kampanyanın tecavüzü ve sistemsel karşılığını teşhir hedefine dikkat çekiyordu. Bu yüzleşmenin toplumsal anlamda karşılığını bulduğunu söylemek henüz mümkün olmasa da, bu kampanyanın sonuçlanmış bir eylem olmadığını, bütün diğer mücadele deneyimleri gibi uzun bir mücadeleyi gerektirdiğini özellikle vurgulamak gerekir. Bir sonraki adım olan tecavüz kültürüne karşı ortak eylemlilik çağrısı “öz savunma”  hakkını Kürt kadınlarının gündemine soktu. Kampanya hedefleri arasında yer alan “sistem karşısında kadının ve Kürt halkının haklarını korumak, mücadele etmek, öz savunma hakkını kullanarak otoriteyi zayıflatmak ve etkisizleştirme” tecavüz kültürüne karşı bir strateji olarak açığa çıktı. Kadınlara, bulunduğu her yerde ve ortamda eril şiddete karşı örgütlenme ve savunma hakkını kullanma çağrısında bulunan Kürt Kadın Hareketi, bu biçimiyle kadını hiçbir sistemsel kuruma değil, kadının kendisine emanet etmektedir. Bu ancak kadının kendisine ve hemcinsine inancı ve güveninin gelişmesiyle oluşabilecek bir durumda söz konusu olabilir. Kendisine ve hemcinsine inanan ve güvenen kadın hakiki kimliğine kavuşacaktır; kendisi olacaktır: Xwebûn!

Başarma dışında şansımız yok

Son olarak “Sömürgeciliğe karşı: Xwebûn” kampanyasını  -çözümü sorunun olduğu yerde arama prensibiyle-  25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele günü vesilesiyle başlatan Kürt Kadın Hareketi; cins, ulus ve sınıf olarak üç boyutlu şiddete maruz kalan kadının şiddeti ideolojik olarak çözümleyip, sistemle en etkili mücadelenin kendi sistemini inşa etmekten geçtiği tespitini yapar. Xwebûn kampanyası kadının alternatif sistemini kendisine şiar edinen bir kampanya olarak tecavüz kültürü kampanyasının “toplumsal değişim ve dönüşümü sağlama” amacını temel hedef olarak önüne almıştır. Toplumların özgürlükçü, cinsiyet eşitlikçi özlerine geri dönmesi olarak tanımlanabilecek bu süreç kuşkusuz ki uzun soluklu bir mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Kendisine yabancılaşmış toplumu kendi özüyle buluşturma ve kadınla barıştırma içinden geçtiğimiz karanlık günleri aydınlatan yegane umudumuzdur. Xwebûn’un, kadının, bizim başarma dışında şansımız yoktur.

Kaynakça:

•Devecioğlu, Ayşegül: [http://bianet.org/biamag/kadin/125028-savas-irkcilik-ve-milliyetcilik-karsiti-feminizm]21.12.16

•Wikipedia; Rape Cultur: [https://de.wikipedia.org/wiki/Rape_Culture] 20.12.16

•feminismus101.de; Rape Cultur: [http://feminismus101.de/rape-culture/] 20.12.16

•[https://antifakoeln.noblogs.org/mit-rassismus-gegen-sexismus/] 20.12.16.

•TJK-E “Ji bo tekbirina dagirkeri Xwebûn” kampanyası bildirisi

•DÖKH “Özgürlük mücadelemizi yükseltelim, tecavüz kültürünü aşalım“ kampanyası bildirisi