‘O, SEN DE OLABİLİRDİN’

- Şükran SİNCAR
386 görüntüleme

Kapitalist modernite 5 bin yıllık erkek egemen ideolojisinden devraldığı mirası daha örgütlü ve sistematik kılarak tüm toplumda derinliğine işlemeyi esas almıştır. Özelde kadının yarattığı emeği, toplumun tüm renklerini, dilin inancını ve ortak değerlerini ortadan kaldırmak için kullandığı argümanları ve araçları çok ustaca piyasaya sunmuştur.

Kapitalist sistem toplum içerisinde günlük ve anlık krizler yaratarak kendisini yaşatmaktadır. Bireyin günlük ihtiyacını, yaşamının her saniyesini örgütleyerek özünde bireyin birey olmaktan çıkması için yoğun bir tempo ile kapitalist yaşam listesi arkasından koşturtmaktadır. Toplumsallığı parçalanan birey ruhta, duyguda, düşüncede kısır, umutsuz, kaygılı, düşünemeyen, üretemeyen, kararsız ve aciz bir konuma gelmektedir. Kadın bedenini, düşüncesini, duygusunu ve aklını küçümseyen, hor gören bu eril sistem politikasını erkeğin zihniyetinde çeşitli kodlamalar ile yaşama geçirmektedir. Toplumun tüm iradesini kendi tekeline, kadının iradesini de erkeğin tahakkümüne teslim etmeyi öngörmektedir. Erkeği de insan olduğunun unutturulduğu ve erkeklik olgusunu bir kalkan gibi kullanmasını, gerektiğinde doğayı, kadını katletme hakkının ön planda olduğu bir karaktere dönüştürmektedir.

Ancak en büyük paradoks da bu abartılı güç ile erkeği donatan sistem, erkeğin bilinç altına da kendine güvensiz, her an ihanete uğrayacakmış gibi, etrafındaki insanlara güvensiz, umutsuz bir kodlama yaratmaktadır.

Şiddet eşittir devlet, eşittir erkek

Ulus devletlerin mikro modeli olan aile kurumunda da erkeklik olgusu çok köklü yaşattırılmaktadır. Devletlerin, inançların nikahı veya özgür birliktelikler adı altında kurulan tüm birlikteliklerin özünde bir birlik yoktur. Hemen hemen tüm birlikteliklerde bir süre sonra kadının varlığının gittikçe silikleştirilerek iradesi erkek tarafından gasp edilmektedir. Kadını ilgilendiren tüm kararların, birlikteliklerin devamı ya da bitişine dair karar mercisinin erkek, uygulayıcısının da kadın olduğu zoraki birlikteliklere dönüşmektedir.

Ataerkil şiddet kültürü, erkeğin “erkek olmak”tan kaynaklı açığa çıkan bir normalizasyon sürecini örmektedir. Şiddet eşittir güç, eşittir devlet ve eşittir erkek.

Varolan baskıya, şiddete haksızlığa hayır diyen her kadın önce erkek tarafından,  sonra toplum ve ardından devletlerin sözüm ona “demokratik yasalar”ı tarafından sistematik olarak şiddete maruz kalmaya devam ediyor.  Kadınlar var olan sisteme karşı kendisini savunduğu, itiraz ettiği veya kendisine alternatif yaşam aradığı için katlediliyor.

Şiddete, tacize, tacavüze uğrayan, intihara sürüklenen ve katledilen kadınların sayısı resmi rakamlara yansıyan sayıların çok çok üstündedir. Kadına yönelik geliştirilen ekonomik, psikolojik ve fiziki saldırıları sadece cinsler arası eşitsizlikten kaynaklandığını düşünmek ve öyle ele almak eksik kalmakla beraber, meşrulaştırılmaktan başka bir işe yaramaz. Tüm şiddet biçimlerinin özünde erkek egemen sistemin günlük ve anlık olarak ürettiği politik saldırılar vardır.

Toplumun renginin, dilinin, inancının olmadığı yerde cinsiyet farklılıklarını beklememek gerekir.

Şiddet ve katliamın gerekçesi olmaz!

Yasa oluşturucular, hukuk sistemini devletin haklarını güvenceye almak üzerinden kurmaktadırlar. Yunan mitolojisindeki adalet dağıtan tanrıça Themis’in resmi evrensel hukuk simgesi olarak kabul edilse de, maalesef kadın aleyhine yasaları uygulayan erkek aklı geçerli olmakta. Katledilen kadınların katilleri yargılanırken de cinsiyetçi yaklaşım ve değerlendirmeler olmaktadır. Geçtiğimiz yıl Almanya’da katledilen Saray Güven’in dava duruşmalarında da tüm yorumlar kadın kimliğine saldırı ve katliamı gerekçelendiren, hüküm verirken hafifletici sebepler aranmıştır. Ceza koyucular böyle yaklaşırken egemen erkek ve klasik kadın anlayışları da şiddetin gerekçesini aramakta, kadını sorgulayan yaklaşımlar içersine girebilmekte.

Şiddeti sadece uygulayan ya da uygulanan ile sınırlı görmek, sessiz kalmak, kadını şiddet sarmalına mahkum etmek anlamına geliyor. Sadece yasalardan medet ummak tek başına yetmiyor. Çünkü ulus devlet hukuku kadın her türlü şiddete maruz kaldıktan sonra devreye giriyor. Ayrıca ciltler dolusu yasal haklar olsa da, toplumda bir bilinçlenme, kadınların bu yasalardan faydalanmaları için çalışma yürütülmezse ulus devletlerin hukukunun kadınların yaşadıkları sorunlarda bir karşılığı yoktur.

Kendini “modern” olarak tanımlayan Avrupa ülkelerinin de kadın hakları ve kadına yönelik şiddeti önlemede pek başarılı oldukları söylenemez. BM bünyesinde devletlerin uymak zorunda olduğu bazı sözleşmeler vardır. İstanbul Sözleşmesi bunlardan biridir. Ülkelerin bu sözleşmeyi kabul etmeleri ile bazı hükümlülükler devreye girmektedir. Ancak şu ana kadar bu sözleşmelerin hükümlülüklerini yerine getirmek bir yana, Almanya, Avusturalya, Fransa gibi ülkeler kendi çıkarına göre özellikle de göçmen kadınları hesaba katarak en kritik maddelere çekince koyarak İstanbul Sözleşmesini hayata geçirmektedir. Her ne kadar Türkiye de bu sözleşmenin taraflarından biri olsa da şu an kadınların her türlü şiddete uğradığı ülkelerin başında gelmektedir.

Söylemde özgürlükçü, uygulamada katliamcı 

Yasalarda sağlanan göstermelik cinsiyet eşitliği ne yazık ki toplumda kadın aleyhine bozulmaktadır. Toplumsal, ailevi, aşiretsel kaygılar ve çözümde umutsuzluk kadının şiddeti tanımlamasını ve adım atmasını engellemektedir. Toplumda şiddet gören birçok kadın şikayet etmiş ve koruma altındayken de şiddeten, katledilmekten kurtulamamaktadır.

Katledilen kişinin eş, anne, kızkardeş, yenge, gelin, ayrılan eş, birlikte yaşadığı kadın, sevgili olması, kıskançlık ya da namus adına farketmiyor.  Katledenlerin hedef aldığı temel ortak nokta kadın olmalarıdır. İstatistiki verilere baktığımızda katledilen kadınların %98’i kendisine yakın olan erkekler tarafından şiddete uğramakta ve katledilmektedir. Erkeklerin, kadınların kendi kaderini kendilerinin belirlemesine verdikleri cevap şiddet ve katletme oluyor. Devlet ve erkek zihniyet ve söylemde çok özgürlükçü, ama yaşama geçirmede inkarcı ve katliamcı. Tüm bunlar gözönünde bulundurulduğunda kadına yönelik şiddet ve katliamın politik olduğunu yeniden çok net görebilmekteyiz. Bu kadar sistemli, örgütlü bir erkek ideoloji karşısında kadının da kendi farkındalığını, bilinç yükseltmesini ve örgütlülüğünü güçlendirmesi hayatidir.

“Kadına yönelik şiddet politiktir”

Avrupa Kürt Kadın Hareketi olarak bir yılı kapsayacak olan “Kadına yönelik şiddet politiktir” kampanyamız ile erkek egemen ideolojinin şiddetle yoğrulmuş karakterinin deşifrasyonunu yaparak, aşılmasına dönük yoğun ve çok yönlü bir mücadele yürüteceğiz.

Kampanyamızın “O, SEN DE OLABİLİRDİN/O, BEN DE OLABİLİRDİM” temel sloganı çerçevesinde, şiddeti uygulayanın ve şiddete maruz kalanın bizden çok uzakta olmadığının bilincini yaratmayı hedefliyoruz. Bireyin psikolojisinde kendisine uygulanmıyorsa ya da uygulansa bile tanımlanmıyorsa şiddetin bir tehdit olarak algılanmasının sağlanması önemli. Tüm uluslar, inançlar ve cinsler arası farklılıkların birbirine alternatif olmadığı, birbirini tamamlayan değerler olduğu bilincinin yaratılması bu kirli zeminin kurutulmasının temel basamaklarındandır belki de.

Dolayısıyla kampanyamız temel 3 ayak üzerinden yürütülecektir. Birincisi; toplumun tüm kesimlerini kapsayan ve toplumsal cinsiyetin özgürleştirilmesini hedefleyecek panel, seminer gibi eğitici/bilinçlendirici çalışmaların yürütülmesini öngörüyoruz. Bu minvalde basın ve sosyal medyanın aktif kullanılması olmazsa olmazlardan.

İkincisi ise; birinci aşamada yaratılacak bilinç yükseltmesinin sokaklara taşırılması. Miting, yürüyüş, serbest kürsülerin kurulması, afiş ve bildirilerin dağıtılması gibi sokak etkinlikleri ile sesimizi daha geniş kitlelere taşırmak.

Kampanyanın üçüncü ve son aşamasında da meclislerimizin bulunduğu yerellerde farklı kadın örgütleri ile ortak mücadele hedefiyle buluşmak, ortak komiteler, insiyatif ve platformlar gibi örgütlenmelere giderek örülmeye başlanan kadın ağını genişletmek.