Onlar bize kutsal yolu gösterdi

- Newaya Jin
318 görüntüleme

mansetİnsan neden toprağına benzer bilir misiniz? “Topraktan geldik toprağa gideceğiz”  denir. “Eski toprak” denir sağlam insanlara. Neden?

Toprak verimli, bereketli, güzelse,  o topraklar üzerinde mutluluk içinde yaşıyorsa insanı da iyidir. Gözü toktur… Hainlik, hırsızlık, kötülük, yalan gelmez aklına…  Güzel yaşadığı ömrünün sona ermesine de, ölümün gelişine de çok acımaz içi, iyi yaşamışsa.

Ölümden, yaşamayı başaramayanlar korkar. Yaşamayanlar… Bir türlü tadını alamadıkları o yaşamın sona ermesini kabullenemez, isyan ederler. Geldikleri toprağa dönmeyi kabul edemezler. Yaşamayı başaramadıkları gibi ölmeye de hiç hazır olmazlar. Kıtlıktan çıkmış bir insanın doymak bilmemesi gibidir yaşama doyamamak.

Toprak insanı doyurur. “Gözünü toprak doyursun” sözü en doymayanı bile doyuran, tamamına erdiren asli ana için söylenir. Toprak anadır; doyuran, besleyen, biçim verendir.

Toprağı bereketli ve güzel olanlar, güzel olurlar. İyilikten başka bir şey bilmezler.

İnsanların aklına kötülük ne zaman geldi, ilk kötülük nasıl oluştu bilmiyorum ama toprağının insanı olmayı bilenlerin iyi insanlar olduklarını biliyorum. Kötülük düşünmeyen, kötülere bile iyilik yapmaktan başka bir şey bilmeyen insanın saflığını bilirim. Saf ve temiz insanların meskenlerinde, onların yarattıkları gelenek, inanç sistemi ve yaşam anlayışı içinde yaşayınca kötülüklerin kaynağının sonradan ortaya çıkan bir canavarın yarattığı bir salgın olduğunu anlamak zor değil. İnsanın özünden gelmediğini, insan doğasında olmadığını iyi biliyorum.

İnsan neden toprağına benzer? Çünkü ondan gelmiştir. Onun üstünde oluşan gelenekten beslenmiştir. Buğdayından, suyundan beslendiği gibi… Onun sarp coğrafyasıyla yaşam kavgası verirken asi, güzellikleriyle oynaşırken asil, verimliliğiyle coşarken sevgi dolu olmuştur. Emek harcayıp karşılığını aldıkça inancı, umudu, sabrı öğrenmiştir.

O toprak ki bir avuç toz, çamur değildir. Hafızadır. Gelenektir. İnançtır. Yaşama tutkusu, sevgisidir. İnsanın insana bağlılığıdır. Aynı dilden konuşmanın, beraber yaratmanın ve birbirini anlamanın anlatılamaz sevincidir.

İnsanı toprağından koparmak bunlardan koparmaktır. Anılarından, canından, ruhundan… Bir gün birileri gelir ve kök saldığınız bu hayattan, bu topraktan sizi söküp atmaya çalışır. Öyle acımasızca yaparlar ki, hatırlamak bile istemeyesiniz, dönüp arkanıza bakmayasınız isterler.

Ölmek kolaydır ve özlenen bir şeydir çoğu zaman ama topraklarından ayrı kalmak, toprağın bilgisinden koparılmak… İşte onu yaşamak, anlatmak öyle zordur ki.

Üstünde bir zamanlar özgürce yaşadığımız ve ondan kopmayı ölümden daha korkunç bulduğumuz topraklarımızdan sürüldük, bizi var eden topraklarımız yakıldı, yıkıldı. O ana, bizi biz eden o tarih yakılmak, ygerilla-kanasok edilmek istendi. Yakıp yıkanlar karşımıza kurtarıcı olarak çıkmak istediler. Kendilerini kahramanlarımız olarak sunmak istediler. Kapılarına yüz sürdük tüm saflığımızla. Tekrar tekrar kandırıldık.

Bir kere toprağından kopmasın insan. Kendi kökleri üzerinde duramasın, yalpalamaya başlasın bir…

Daha üzerinden bir nesil geçmeden, yaşananların tanıkları hâlâ ayaktayken kendini unutuş ve başlarına gelenlere bu kadar sessiz kalışı anlar mısınız siz? Dersim’de 38’de insanlara yapılanları? O korkuyu… Gözlere, yüreklere, ruhlara sinmiş korkuyu hiçbir şey paklamaz. İnsan içinde bir kere duymasın onu, iflâh olamaz.

“Kılıç artıkları” kelimesi geleceğini geçmişin korkularına feda edenleri ifade eder. O büyük korkuyu her şeyi ile duymuş birinin yüreğinde iflah olmaz bir hastalık peyda olur. O, artık yaşamayı hiç başaramaz. Ölümden korkan yaşamayı da unutur. Kendini unutur. Korkuları onu her şeyden alır. Topraktan korkar olur. Ondan sonra artık benzemez toprağına. Onu reddettiği anda her şeyi reddetmiştir. Topraklarından kendilerine bulaşan o tozu üstlerinden silkelemeye ve bunla yetinmeyip tozlu olmayı küçümsemeye, ayıpsamaya, bu hallerinden utanmaya başladıklarında bulaşıcı bir hastalık gibi yayılır ve bu bir yıkım getirir.

Bu yüzden Dersim’de iki çeşit insan yaşar. Keskin bir bıçakla ayrılmış gibi farklı iki çeşit insan:

Tozlular ve üstlerindeki tozdan utananlar…

En kötüsü nedir bilir misiniz? Unutmak… Toprağı, orada yaşananları unutmak…

Bize bunu yapanları tanımamak, yüreğindeki acıyı hafifletmenin en kolay yollarına düşmek.

Sonradan bir yama gibi bedenlerinde taşıdıkları kötülüğün ve bir türlü kendilerine olmayan bu giysilerin içinde biçimsiz duruşları da bundandır bazılarının. Bu kadar iğreti ve itici… Bu kadar yabancı…

Unutmak o yüzdentoprak ihanettir. İhaneti doğuran yatak belleksizliktir. Belleksiz bir insan ve toplumu kendine karşıt olmaya rahatlıkla yönlendirebilir, kandırabilir ve topraklarının kokusunu, sesini, sessizliğini, rengini, güzelliklerini oradan kendisine yapışan o izleri görmemesini sağlayabilirsiniz. Hatırlamamak ve acı çekmemek için çok şey yapabilir o zaman insanlar.

Oysa yas tutan bir toplumuz biz…

Ölümlerine, acılarına yas tutan… Unutmayan, unutmamak için ruhunu kırbaçlayan bir toplumuz biz. Bizler acılarımızı hafifletme peşinde koşmadık hiç. Acılarımızın kaynağına inerek, onu daha derinden yaşamanın yollarını aradık. Bu toprakların insanı ağıtlarla büyüttüğü acılarını bile yaşama bağlanmanın bir nedeni haline getirdi. Bizi toprağın sesinden uzaklaştırmayan ve onu anlamamızı sağlayan bu oldu.

Bu yüzdendir ki ne kadar katledilsek, sürgünlere uğrasak da baş eğmedik bu devlete. Bu sistemi içten içe hiç kabul etmedik. Hep ayrı bir yol aradık kendimize. Katillerin yolundan ayrı olsun istedik yolumuz. Öfkemizi gömer gibi yaptık ama bir yerlerden fışkırmasına da engel olamadık… Hep bir kıvılcım bekledik gizliden gizliye… Acılar derledik bir gülün dikeni misali sürekli yüreğimize batan… Ağıtlar büyüttük yüreklere işleyen, içli… Cellat tırpanı misali boyunlarımızı biçen düşmanın vahşeti karşısında öfkeler biledik doludizgin… Gizli gizli, yüreğimizde büyüttük özgürlük sevdasını. Özgür geçmişin hikâyeleri, Zerdeşti gelenek ve özgürlük ahlâkı ile beslenmiş bir çığlık yerleşti; ağıtlarla, anaların gözyaşları ile sulanmış bir öfke yürüdü bakışlarımıza…

Ve sevdalar büyüttük yaman…

Devrimciler yetiştirdik yiğit…

Hepsine de “domanê ma” diyerek sarıldık. Onların yarattıkları o büyük umuda sarıldık. Geçtikleri yollara, gölgelerine, bıraktıkları izlere ve kendilerini bizler için feda ettiklerinde cansız bedenlerine sarıldık onların. Onlar, “bizim çocuklar” korku içinde, ürkek bir dille ve ağıtlar eşliğinde birbirimize fısıldadığımız gerçekleri haykırmak ve varoluşumuz adına direnmek için o kutsal yolu gösterdiler bize…

Devletin zulmüne karşı savaşana, devrimcilere “domanê ma” derler Dersim’de. Gizli bir sırrı birbirine fısıldar gibi bu sözcükler fısıldanır kulaktan kulağa. Devrimcilerin ikinci adı “bizim çocuklar” anlamındaki “domanê ma”dır. Sıcacık, sarmalayan, sahiplenen bir kelimedir bu. Kendisini tüm Kürdistan’dan biraz farklı gören ve “biz” aidiyeti içine kolay kolay kimseyi kabul etmeyen Dersimliler dağların firari çocuklarına “bizim çocuklar” derler. Onlar, devletin propagandasını yaptığı terörist, katil, eşkıya veya kim ne derse desin her şeyden önce “bizim çocuklar”dır.

Hiçbir şey bu iki kelime kadar güzel bir biçimde yan yana gelip de insanın içine bir sıcaklık yayamaz. Hiçbir kelime bu kadar sahiplenme ve sevgi taşıyamaz. Hiçbir kelime bu kadar yakınlık ifade edemez. Dağların başında, yüzlerimize çarpan ayazın donduruculuğunda, sığındığımız kaya kovuklarında titrerken içimizi ısıtan şey bu kelimelerin büyülü anlamı olurdu.