‘Onurlu barışın yolu açılsın istedik’

- Figen EKTİ
284 görüntüleme

Amed Zindanı’na girdiğimde bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm ve açlık grevi eylemine karar verdim. Huzurluydum çünkü 20 yıllık tecridin ortadan kaldırılması için bir eylem başlatacaktım. Heyecanlıydım, coşkuluydum, moralliydim, kaygılıydım. Birçok duyguyu bir arada yaşıyordum. Eyleme başlarken amacım sembol olmak değil, tecridin bir insanlık suçu olduğuna dair sesimi her tarafa duyurabilmekti.” Bu sözler 8 Kasım 2018’den 26 Mayıs 2019’a kadar Açlık Grevi eyleminde olan devrimci, siyasetçi Kürt kadını Leyla Güven’e ait. Ayları, mevsimleri, umutsuzluğu ve faşizmin duvarlarını devire devire tamı tamına 200 gün boyunca sürdürdü eylemini Leyla.

Onun öncülük ettiği ve akabinde binlerce insanın katıldığı direniş, en uzun kitlesel açlık grevi eylemi olarak dünya tarihinin sayfalarına geçti. Leyla ve direniş yoldaşları; umut etti, niyet etti, yola koyuldu ve başardı. Mutlak tecritte bir gedik açarak, 8 yıl aradan sonra Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yeniden avukatları ile görüşebilmesini sağlattılar. 

“Bizler, tecridi kıralım derken, kalıcı ve onurlu bir barışın sağlanmasının yolu açılsın istedik.” diyor Leyla Güven ve şu sözlerle herkesi göreve çağırıyor:  Açlık grevi süresince dayanışma gösteren bütün kesimler, kadınlar öncülüğünde sorumluluk almalı, demokratik ve özgür bir gelecek için daha çok çalışmalıdır.”

İmralı tecritiyle beraber kadın, toplum, siyaset ve yaşamın ağır izolasyon altında olduğu, toplumun nefessiz bırakıldığı bir dönemde açlık grevi eylemine başladınız. Nasıl bir öngörü ve hissiyat ile bu direnişte karar kıldınız? 

Sayın Öcalan’a uygulanan tecrit yeni değil. 20 yıldır bu tecrit ara ara ağırlaştırılarak devam etti. Bu süreçte Kürt halkı ve dostları da bu tecride dahil edilerek, adeta alıştırılarak kanıksatma politikasına gidildi. Öyle bir aşamaya gelindi ki artık herkes bu tecritle yaşamak zorundaydı sanki. 

“Bu tecridi kaldıracak gücümüz yok, koskoca devlete karşı ne yapabiliriz ki?” anlayışı hakim kılınmaya çalışıldı. Demokratik siyaset yürüten herkes de bu hukuksuzluğa dahil edildi. İsteyerek ya da istemeyerek biz de bu duruma alıştırıldık ve bu konuda etkin bir karşı duruş sergileyemedik. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda bu tecridin artık sadece sayın Öcalan’a değil bir topluma uygulandığını daha net görebildik. Özellikle kadınlar olarak çok çabalamamıza rağmen bu tecridi kıramamanın verdiği mahcubiyet ile karşı karşıya kaldık. Türkiye toplumuna bu tecridin onların da üzerinde olduğunu anlatamadık, bu bize dert oldu. 

Ben de bir Kürt kadını olarak, bir siyasetçi olarak bu tecridi kıramamanın verdiği mahcubiyetle tutuklandım. Meşhur Amed Zindanı’na girdiğimde bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm ve açlık grevi eylemine karar verdim. Huzurluydum çünkü 20 yıllık tecridin ortadan kaldırılması için bir eylem başlatacaktım. Ağırlaşan tecridin ortadan kaldırılması için bir adım atıyordum; heyecanlıydım, coşkuluydum, moralliydim, kaygılıydım. Aslında birçok duyguyu bir arada yaşıyordum. Sonuçlarını belki tam olarak kestiremiyordum ama Hazreti İbrahim’in içine atıldığı ateşe, ağzındaki bir damla su ile koşan karınca misali hissediyordum kendimi. “Ağzındaki bu bir damla su ile mi o ateşi söndüreceksin?” diye sorduklarında, karınca “Hiç olmazsa yönümüz belli olsun” diye karşılık vermiş. Ben de bu eylem için “Karanlıkta bir çığlık” demiştim. Sonuç itibariyle başladığım eylemde kararlılık ve moralin üstün geldiğini görebildim.

Sizin akabinizde Cezaevleri ve dünyanın birçok noktasında binlerce insan direnişe dahil oldu ve zamanla toplumsallaştı? Bu sahipleniş sizde nasıl bir etkilenme yaptı?

Evet benden 13 gün sonra sevgili Nasır Yağız sesimi duyarak bu eyleme katılan ilk arkadaşım oldu. Daha sonra başta cezaevleri olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinden ve Kürdistan’dan arkadaşlarımın, yoldaşlarımın dahil olmasıyla eylemimiz devam etti. Doğrusu bu eyleme başlarken bu defa sadece ben olayım istedim. Kürt sorununun çözülmesi için 40 yıllık geçmişe sahip mücadelenin yükünü, bedelini büyük ölçüde Kürt gençleri omuzladı. Ben de bir anne, bir kadın, bir siyasetçi ve taşıdığım diğer kimliklerle birlikte tecridi kırmak için şahsi bir eylem yapmak istedim. Binlerce yoldaşım bu yolda beni yalnız bırakmadı. “Senin talebin bizim de talebimizdir, tecrit bir insanlık suçudur, bu suça daha fazla tanıklık etmeyeceğiz ve tecridi parçalayacağız” diyerek eyleme dahil oldular. Yolculuğumuza birlikte devam ettik. Benim açımdan bu sahiplenme son derece önemliydi. Sadece PKK ve PAJK’lı tutsaklar değil bütün devrimci tutsaklar da eyleme dahil oldular. Ve biz artık kocaman bir direniş ailesi olduk, yolculuğumuza öyle devam ettik. 

12 Eylül faşizmine karşı zindanlarda başlayan direniş ruhu, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu ve takip eden yıllardaki birçok direnişle bugünlere gelmiştir. En son da öz yönetim alanlarında Sevêler’in Asyalar’ın Mehmet Tunçlar’ın şahsında bu direniş ruhunun hala çok canlı olduğu açığa çıkmıştır. Bu büyük direnişlerin yanında benimki denizde bir damla misali oldu.

Devrimci, siyasetçi, kadın kimliğinizin yanı sıra, bir annesiniz aynı zamanda? Beyaz Tülbentli anneler bedenlerini saldırılara siper ederek olası tehlikelerin önünü almak için harekete geçti? Tarihten günümüze Kürdistan’da analık kültürü hangi gerçeğin ifadesi olmuştur? 

Neolitik toplumun demokratik özünü ve izini taşıyan çok nadir toplumlardandır Kürt toplumu. Kürt anneleri yüzyıllar boyu bu özü ayakta tutarak yaşattı. Bu kültürel ve toplumsal değerler mirasını geleceğe taşıyabilmek için büyük çaba sarf etti. Kürt toplumunda kadının rolü son derece belirgindir. Yaşamın her alanında kadınların söylediği söz önemlidir. Bütün toplum kadının sözüne saygı temelinde yaklaşır. Çeşitli anlaşmazlıklar sonucu ortaya çıkan kavgalarda kadınlar beyaz tülbentini ortaya attığında o kavganın tarafları barışmak zorunda kalır. 

Sayın Öcalan’ın deyimiyle sınıflı topluma geçişle birlikte ilk sömürgeleştirilen kadın şahsında toplum da köleleştirilmek istendi. Buna karşı en örgütlü ve toplumsal duruş  Kadın Kurtuluş İdeolojisi felsefesi ile Kürt kadınları tarafından sağlandı. Ben de bir Kürt kadını olarak bu felsefe ile özgürleşeceğime inandım ve bu uğurda mücadele ettim. 

Kürt anneleri, Kürt sorununun en ağır yükünü omuzlarına alan evlatlarının yanında durarak “Onların talebi bizim de talebimizdir” diyerek mücadeledeki öncü yerlerini aldılar. Saygınlıklarıyla, bilgelikleriyle, çabalarıyla bütün topluma da örnek oldular. Eğer kadın isterse aile de, toplum da büyük bir hızla demokratik değişimi yaşayabilir. Bu Kürdistan gerçekliğinde kanıtlanmıştır. Ben de bu eylemi başlatırken başta annelerin sahip çıkacağını ve alanları terk etmeyeceklerini biliyordum. Sanırım AKP/MHP faşist iktidarı da bunu bildiği için alanlara çıkan annelere insanlık dışı uygulamalarda bulundu. İtip kakarak, itibarsızlaştırmaya çalışarak annelerin sokakları terk etmesini umdular; ama annelerimiz bilgece duruşundan taviz vermeyip sokakları terk etmedi. Bu kararlılık karşısında AKP polisi adeta şaşkına döndü. Her türlü şiddeti ve saygısızlığı uyguladı, fakat itibarsızlaşan anneler değil, AKP/MHP ve onun polisi oldu. Bütün dünya annelerin haklı, meşru mücadelesini gördü ve saygı ile karşıladı. Dolayısıyla anneler ile beraber yürüttüğümüz mücadele bir insanlık mücadelesidir. Yükü gençlerin omuzuna bırakmadan, onlarla birlikte bu mücadeleyi nihayete erdireceğiz.

Kürtler’in hak mücadelesinin sembol isimlerinden oldunuz. Eyleminiz kıtalar arası tek sese dönüştü. Arjantin’den Nora Cortinas, Filistin’den Leyla Xalit gibi dünyaya mal olmuş onlarca isim harekete geçerek eyleminizi sahiplendi. Bu desteğin sizdeki karşılığı nasıl oldu, aranızda nasıl bir bağ oluştu? 

Kürt özgürlük mücadelesi birçok kahramanca direnişe sahip oldu ve bu direnişlerde sembolleşen insanlar oldu. Ben bu eyleme başladığımda böyle bir sembolleşmenin yaşanabileceğini beklemiyordum. Zaten amacım da sembol olmak değil, tecridin bir insanlık suçu olduğuna dair sesimi her tarafa duyurabilmekti. Bu noktada nasıl bir sonuçla karşılaşacağımı bilmiyordum, ancak hem dünyada hem de yakın coğrafyamızda tanık olduğum kimi direnişler vardı. Ben de ancak bu uğurda yaşamımı yitirirsem sembolleşeceğimi düşünüyordum. Doğrusu yaşarken bu kadar büyük bir etki yaratacağını, tüm dünyaya yayılacağını öngöremedim. Yaşımı ve sağlığımı da hesaplayarak en fazla 100 gün sürdürebilirim diye düşündüm. Ancak eylem süresince moral, kararlılık, irade ve motivasyonun belirleyiciliğini çok net gördüm ve deneyimledim. Beyin gücümle bu eylemi başarıyla sonuçlandıracağım diye kendimi ikna ettim ve öyle de oldu. 

Eylem süresince beni zorlayan üç şey oldu. Birincisi; cezaevinden tahliye edilmem. İkincisi fedai eylemleri gerçekleştirip yaşamını yitiren arkadaşların durumu. Üçüncüsü ise ölüm orucuna başlayan Otuzlar’ın durumu. Bu her üç konuda da kendimi yeniden yeniden toparlamaya çalıştım çünkü güçlü olmam gerekiyordu. Çünkü benim pozisyonum ve duruşum hem belirleyen hem de kaygı duyulan noktadaydı. Dolayısıyla benim pes etme hakkım yoktu. Maneviyat beni ayakta tuttu. Direnç noktalarımı canlı tutmaya çalıştım. 

Bana motivasyon sağlayan diğer bir husus da gelişen uluslararası destek oldu. Arjantin Plaza de Mayo annelerinden Nora annenin,  yine Filistin devriminin sembollerinden Leyla Halid’in ziyareti, yurtdışı ve Kürdistan’dan gelen yoğun ziyaretler bende inanılmaz bir motivasyon sağladı, güç verdi. Her seferinde ‘evet, artık Filistin halkı, Arjantin halkı, dünya halkları Sayın Öcalan’a tecrit uygulandığından haberdar’ diyordum. Bu da gönül rahatlığı yaratıyordu. Gelen ziyaretçilerle birbirimizin ellerini tutunca sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi hissediyorduk. Anladım ki biz direnişte kardeşiz ve yoldaşız. 

Uluslararası kamuoyunun kayıtsız kalmadığı eyleminize Türkiye cephesinden nasıl bir tepki aldınız? Kadın hareketleri hangi düzeyde sahiplendi? 

Kuşkusuz eylemin ilk gününden son gününe kadar devrimci, demokrat, sosyalist, yurtsever, feminist birçok çevre duyarlılık gösterdi. Açıklamalarıyla, ziyaretleriyle, eylemleriyle de pratik sahada dayanışmayı aşan bir tutumun sahibi oldular. Ancak iktidar cephesinden hiçbir şey yokmuş gibi tavır sergilendi. Cumhurbaşkanı’nın ‘yok dersen yok olur’ perspektifi devrede idi. 3 bin 500 insanın kritik aşamaya geldiğini görmeyen bağımlı basın da taraf olduğunu bu eylemimize yaklaşımı ile bir kez daha tescilledi. İktidarları harekete geçirecek olanın halklar olduğunu bildiğimiz için bu duruma çok şaşırmıyorduk. Bu eylem karşısında en anlamlı dayanışma Türkiyeli kadınlardan geldi. Her kesimden kadınlar hem ziyaretleri ile hem eylemleri ile tarihi bir sorumluluk üstlendiler. Kürt kadın hareketinin öncülük ettiği eylem ve etkinliklere aktif katılım sağlayarak dayanışmayı da aşan çok değerli bir pratik sergilediler. Barış akademisyenleri aynı şekilde ziyaret ve mesajları ile ‘biz de varız’ dediler. 17 yıldır kutuplaştırılan toplumda bu duyarlılığın oluşması çok değerliydi.

Toplumsallığın parçalandığı insan gücünün metalaştırıldığı bir çağda toplum değerlerini savunmak, özgür birey olabilmek adına çıktınız yola. “Halkımızı bir asır daha beklemeye mahkum etmeyeceğiz” demiştiniz bir değerlendirmenizde.  Gelinen aşamada Kürt halkını nasıl bir süreç bekliyor?

Kapitalizm en çok da toplum içinde çelişkiler yaratarak kendisini ayakta tutar. Bu çelişkiler üzerinden toplumları kutuplaştırmakta ve iktidarını sürdürmeye çalışmakta. Orta Doğu coğrafyası bütün dünyadan farklı olarak birçok kimliğin, kültürün, inancın bir arada yaşadığı bir coğrafyadır. Ulus devlet sistemi bütün dünyada miadını doldurmuş ve halkların ortak yaşamını engelleyen bir hal almıştır. Tekçilikten beslenen, diğer bütün renkleri yok sayan bu sistem, artık hiçbir şekilde kabul görmemektedir. Sayın Öcalan’ın belirttiği gibi hazineler kaybedildiği yerde aranır. İnsanlığın doğuşuna beşiklik eden Ortadoğu’da kaybettirilen bütün değerlerimizi Kürt toplumu şahsında bütün halklara yeniden kazandırmanın mücadelesini veriyoruz. Kadınların öncülük ettiği bu devrim sürecini hızlandırmak bizim elimizde. Halklarımızın 100 yıl daha beklemeye tahammülü yok. Sayın Öcalan’ın geliştirdiği demokratik ulus tezi tam da bütün halklara nefes aldırtacak bir modeldir. Bizler de tecridi kıralım derken, kalıcı ve onurlu bir barışın sağlanmasının yolu açılsın istedik. Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü bir yaşamın mümkün olduğunu biliyoruz. Yeter ki biz bu düşünceler doğrultusunda harekete geçelim.

Direnişiniz sonucu sayın Öcalan 8 yıllık aradan sonar Mayıs ayı içersine avukatları ile görüşebildi. Görüşmede Sayın Öcalan onurlu barış, toplumsal uzlaşı ve demokratik siyaset vurgusu yaptı? Bu konuda kimler sorumluluk almalı, neler yapılmalı? Yine Öcalan’ın Gandi örneği nasıl bir toplumsal mücadeleye işaret ediyor?

Rojava’da olduğu gibi tecrit konusunda da bu iktidar kırmızı çizgilerini yeşile boyamak zorunda kaldı. 9 gencecik insan “Bu işin şakası yok” demek için yaşamlarını ortaya koydu. 3 binden fazla insan ellerindeki tek şey olan canlarını feda edeceklerini haykırdı. 

Bu eylemimiz aynı zamanda geliştiremediğimiz demokratik siyasetin, sağlayamadığımız toplumsal uzlaşı ve barışın özeleştirisi niteliğindeydi. Biz siyasette yeterli olamadık, bir savrulmayı yaşadık. Son yıllarda çok büyük acılar yaşandı. Her birimiz kendi sorumluluğumuzu tam olarak yerine getirmiş olsaydık bu gün daha farklı bir noktada olabilirdik. Sayın Öcalan’ın dediği gibi Gandhi’yi tekrar tekrar okumamız ve pratikleştirmemiz gerekiyor. Daha ilk avukat görüşünden bu güne Sayın Öcalan Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için çok önemli mesajlar verdi. Bu mesajlar bütün Ortadoğu halklarına yeniden umut olacak nitelikte. Bu mesajların bütün kamuoyunda öncelikli gündem olarak tartışılacağına inanıyorum. 

Açlık grevi süresince dayanışma gösteren bütün kesimler kadınlar öncülüğünde sorumluluk almalı, demokratik ve özgür bir gelecek için daha çok çalışmalıdır.