Ortadoğu’nun yeni denklemi ve 21. Yüzyıl Kürtler’i

- Nilüfer Koç
14 görüntüleme

Kürdistan’ın herhangi bir yerinde askeri-siyasi stratejilere dayalı işgal girişimleri kesinlikle sadece yerel değil, bölgesel ve küreseldir. Zira Kürdistan coğrafyası üzerinden de Ortadoğu’nun 1923 Lozan sınırları değiştirilmek istenmektedir. Kürdistan, mevcut Ortadoğu’da merkezileşen 3. Dünya Savaşı’nın en önemli merkezi konumunda. Bu coğrafya üzerinden herhangi bir demografya ya da sınır değiştirme girişiminin anlaşılması, bölgesel ve küresel hesaplar dikkate alınmadan çok zor. Medya Savunma Alanları veya Rojava’ya dönük gerçekleşen işgal girişimlerini de bu minvalde görmek önemli.

Kürdistan’da yürütülen bu paylaşım savaşının diğer çok önemli bir boyutu da, hegemon güçler ile demokratik cephe arasındaki çatışmadır. Daha da somutlaştırmak gerekirse; Kürtler’in demokratik özerk Kürdistan/Ortadoğu stratejisi ile bölgesel ve küresel güçlerin “böl-yönet” politikası arasındaki çatışmadır yaşanan.

Medya Savunma Alanları’na dönük işgal girişimlerine ilişkin Suriye ve Irak’taki gelişmeler kadar, göz önünde bulundurulması gereken diğer faktörler ise; ABD ve İran arasındaki iktidar savaşı, NATO ve ABD’nin Ankara rejimi üzerinden Ortadoğu’ya yayılma planları ve elbette neo-osmanlıcılığa soyunan Kürt düşmanı Erdoğan’ın yayılma stratejisi ile tüm bunlar arasındaki bağlantılardır.

Yeni Ortadoğu denklemi?

Suriye’de gelinen aşamada artık siyasal ve ekonomik yaptırımlar yoluyla rejim değişikliği öngörülmekte. ABD, ‘Sezar Yasası’yla tıpkı 1990’larda Saddam rejimine uyguladığı ekonomik yaptırımların benzerini Suriye’ye uygulayarak rejimi çökertmeyi hedeflemekte. Esad rejimini bertaraf etme konusunda Rusya-ABD arasında bir konsensüs sağlanmış gibi. Rejimin kalmasında ısrarcı olan İran’ın etkisi oldukça zayıflatılmış durumda. ABD’nin desteği ve Rusya’nın onayıyla İsrail’in sistematik olarak yürüttüğü hava saldırıları İran’ın Suriye’deki askeri varlığını oldukça zayıflatmış durumda. Benzer şekilde Suudi Arabistan gibi Arap devletleri de maddi kaynaklar üzerinden İran’ın toplumsal alandaki etkisini zayıflatmakta. Haliyle Suriye’de rakip olan İran, Suriye’nin geleceği için artık kayda değer bir söz hakkına sahip değil. Nitekim fiili olarak Irak benzeri yeni Suriye’nin de bir nevi sınırları belirlenmiş oluyor. Bu yeni sınır/coğrafya paylaştırma sürecinde TC, işgal ettiği İdlib, Ezaz, Bab, Efrîn, Serêkaniyê, Girê Spî gibi yerleri kendi hakimiyet alanları olarak bir statüye kavuşturmak istemekte. Bu yerlerde Suriye parası yerine Türk lirasının kullanılmaya başlanması, yine idari ve güvenlik bakımından Ankara tarafından yönetilmesi bu yayılma ve sabitlenme istemi açısından temel verileri oluşturmakta.

Diğer bir bölge ise Rojava olarak adlandırdığımız ancak coğrafya itibariyle Kuzey ve Doğu Suriye olarak tanımlanan alandır. Özerk ve demokratiktik bir alandır. ABD-Rusya ve Suriye’de müdahil olan Fransa ve yine Arap devletleri açısından stratejik açıdan en önemli merkezdir. Bu güçlerin bekaları açısından ideolojik olarak problem teşkil eden bir merkezi teşkil etmekte. Keza bu özerk alanda su (Fırat nehri), gaz ve petrol yataklarının mevcudiyetinin yanı sıra, Türkiye ve Irak’a sınır olması onu daha stratejik bir konuma taşımakta. Ziraat ve hayvancılık bakımından Suriye’nin temel gelir kaynağıydı.

Kuzey ve Doğu Suriye toplumsal, siyasal, ekonomik bakımdan mevcut durumda  demokratik bir idari sisteme sahip. Bu haliyle işgalci güçlerin burayı demokratik idari modeliyle kabul edip etmemeleri önemli olacaktır.

Suriye’de durum yaptırımlar aşamasında

Kürt düşmanı ve inkarcısı TC’nin savaşının temelinde de bölgenin statüsüzlüğünün yattığı gün gibi aşikar elbet. TC’nin bu Kürt zaafını çok iyi bilen küresel iktidarlar, Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürtler’in demokratik modelle ilerlememeleri için TC’yi sopa olarak kullanmakta. Mevcut durumda ise bu politika TC ve KDP merkezli olan ENKS içindeki bileşen partiler üzerinden yürütülmekte. “Ulusal birlik” adı altında yapılan görüşmelere katılan PYD’den istenen Kürtler’in demokratik modeli sınırlandırarak, bölgesel ve küresel güçlerin hizmetine açık bir hale gelmesidir. Çünkü görüşmelerde arabuluculuk yapan ABD ve Fransa TC’nin NATO müttefikleridir. NATO ise TC’yi Ortadoğu’daki önemli bir ayağı olarak görmekte. Bu eskisi kadar güçlü olmasa da, ancak hala geçerli bir politikadır. Rusya’nın ise TC ile çok sayıda askeri, diplomatik ve ticari antlaşması bulunmaktadır. Fakat Kuzey ve Doğu Suriye Özerk İdaresi fiili bir güç olduğundan, hiçbir hamle bu yapıyı görmemezlikten gelinerek yapılamaz. Hesaplarına Kürt siyasetini dahil etmek zorundalar. Siyaset ve ekonomik yaptırımlarla burası “çizgisinden yumuşaması’’ için domine edilmekte.

Suriye’de sorun bu haliyle artık siyasi-ekonomik yaptırımlar aşamasına girmiştir. Buradaki siyasi, diplomatik ve ekonomik pazarlıklar uzun bir dönemi kapsayacak gibi.

Suriye üzerinden İran’a karşı elde edilen sonuçlar Irak’a da yansıtılmak istenmektedir. Bilindiği üzere İran ‘Şia Hilali’ stratejisiyle Ortadoğu’nun birçok bölgesinde ahtapot tarzı yayılmacılığı esas almakta. Suriye’de ahtapotun bir kolu  oldukça zayıflatıldı. Lübnan’da çıkarılan iç kaosta benzer bir pozisyonu yaşamakta. İran generali Kasım Süleymani’nin Bağdat’a vurulmasından sonra ABD ve İran paylaşım savaşı yeni bir aşamaya taşırıldı. Irak’ta yeni hükümette ABD etkisinin artışı sağlandı. ABD, İran’a karşı Irak’ta cepheyi genişletme stratejisini devreye koydu.

21. Yüzyıl Kürtler’i…

Bu denklem içerisinde Medya Savunma Alanları’na dönük işgal saldırıları gündemi büyük önem arz ediyor. Sorunun özü ulusal birlik boyutuyla sınırlı değil. Hiç şüphesiz ki KDP bu plana dahil olmasaydı TC gibi bölgesel güç arayışında olan ve ABD gibi küresel hegemonyaya oynayan güçler bu kadar rahat Kürdistan özgürlük hareketine karşı bu denli ağır dayatmalarda bulunamazlardı. KDP bugün I. Dünya Paylaşım Savaşı koşullarındaki Kürt isyanlarının “küçük olsun-benim olsun” hesaplarının  devamcısıdır. Bu dar hesaplardan dolayı Kürtler geçen yüzyılda hep kaybetti. O dönem de kazanmanın fırsatları vardı. Parçalılık Kürtler’e büyük yenilgi getirdi. Mantıkta hep küçük düşünen, Kürtlük mevzusunun bölgesel ve küresel önemini  görmeyen dar ve egemen siyaset Kürdistan’a kaybettirdi. Bugün ise durum çok farklı. Geçen yüzyıla nazaran kazanmanın imkanları kat be kat daha da artmıştır.

Günümüz Kürdistan’ında kadın özgürlük mücadelesi üzerinden toplumsal bir devrim  gerçekleşmekte. Demokratik ve katılımcı bir toplum geleneği yaratılmıştır. Mevcut durumda aydınlanmış ama en önemlisi de örgütlenmiş bir halk gerçeği var. Yani I. Dünya Savaşı sürecindeki Kürtler ile 21. Yüzyılın Kürtler’i arasında muazzam bir farklılık söz konusu. Bu da Kürtler’i yerel ve küresel ölçekte görünür kılmakla beraber,   siyasal hesaplarda öznel bir pozisyonda tutmakta.

KDP’nin Kürtlük sınavı?

KDP’nin erkek egemenlikli  küçük iktidar anlayışı, büyük kazanmanın imkanlarının oluştuğu bir dönemde Kürdistan açısından çok büyük bir tehdit ve tehlikedir. Türk devleti kadar küresel güçler de KDP’nin bu zaafı üzerinden tüm kazanımlara yönelmekte. İşgalci güçlerin Kürdistan üzerindeki hesapları ise büyüktür.

Güney Kürdistan Federe Yönetimi’nin mevcut başkanı Neçirwan Barzani Kürt Özgürlük Hareketi’nin Güney’den çıkması gerektiğine dair açıklaması KDP zihniyetinin çok yalın dışa vurumuydu. İşin ilginç ve çelişkili tarafı ise,  onlarca Türk askeri üs ve karargahlarına ve yine MİT merkezlerine Güney’in kapılarını açan da aynı kafa ve siyasettir. Bu, ne tür tezat bir Kürtlük bilinci acaba? Bu dar siyasi görüşten dolayı Güney’in kendisi bile bir iç bölünmeyi yaşamakta. Bu tablo, 20. Yüzyıldan kalma Kürt profilinin kendisidir.  Halkının gücünü ve yine bölgesel ve küresel rekabetin Kürtler açısından sunduğu avantajları görmeyen, ancak PKK gibi görebilen realiteyi de tasfiye etme mantığıdır. Net olan nokta ise şudur: KDP’nin bu tutumu sırf PKK’yi etkilemez, bir çağı bir halka kaybettirme meselesidir. Garip olan diğer bir husus ise; DAİŞ’e karşı Güney’i en kritik dönemde savunan ve koruyan da PKK’nin ta kendisi olmasıdır. O dönemde Kürdistan gerillaları Şengal, Mexmur ve Kerkük’ü DAİŞ’e karşı savunmasaydı Neçirvan Barzani bugün neyin başkanı olacaktı acaba? KDP’nin bu tutumuna karşı Kürt toplumunda ciddi bir rahatsızlık ifade edildi. Baskı altına giren KDP, kendi konumunu meşrulaştırmak için sosyal medya üzerinden PKK’ye karşı “milliyetçiliği” ve “Kürt devleti” argümanlarıyla ideolojik olarak saldırmaya başladı. “PKK Kürt devletine karşıdır.” “HDP niye hala TC meclisinde”, “HDP’de neden Türkler var” gibi içi boş gerekçelerle halkın öfkesini yönlendirmeye çalıştı. Anti-Türk edasıyla ufak kimi çıkarları devşirmenin hesaplarını yaptı. Ancak gerçek olan şu ki, KDP anti-Türk değil. ‘Neden değildir?’ diye hala soruluyorsa; Güney’deki TC üs’lerini ve Türkçe dilinin yaygınlaşması için yürütülen binbir türlü faaliyeti göstermek yeterli olur.

Dönemin stratejisi; anti TC’dir

Bölgesel ve küresel çapta güç kazanan Kürtler ifade edilen şartlar altında nasıl bir ulusal birlik sağlayacaklar. Bir defa ulusal birlik çalışmalarında kesinlikle tüm bölgesel ve küresel aktörlerin rolleri ve güç dengeleri görülmek zorunda. Önder Apo’nun 2013’te geliştirdiği ve KDP Genel Sekreteri Mesut Barzani’nin fiili olarak başkanlık ettiği Kürt Ulusal Birlik Kongresi sürecini hatırlamakta fayda var. Kongrenin olmayışı sadece TC ve İran’nın karşı çıkışlarından ötürü değildi. Küresel güçler bu konuda daha fazla bir karşı koyuş gösterdi. Çünkü Kürtler’in siyasetten kongrede ortak bir antlaşma veya konsensüsle çıkmaları, Kürtler’i “böl-yönet” denkleminden çıkartacak ve böylelikle 100 yıllık kullanımdaki Kürt kartı işlevi zayıflayacaktı. 2017’deki Güney’in “bağımsızlık” referandumu da aynı güçler tarafından engellendi.

Ulusal birlik açısından ilk etapta yapılması gereken TC gibi işgalci bir devlet  karşısında ortak ulusal tutum belirlemek olabilir. Zira Bakûr ve Rojava’da siyasal ve kültürel soykırımı dayatan TC, Başûr’da da kalıcı bir işgalin alt yapısını hazırlamakta.

Başûr halkımız TC’nin varlığından rahatsız. TC dış diplomasisini de anti Kürt üzerinden inşa etmektedir. Her ne kadar TC KDP ile siyasi, askeri ve ekonomik antlaşma halindeyse de Bakûr’da TC devletine karşı direniş bu antlaşmaları zora sokacaktır. Şu an en reel ve geçerli olan siyaset, ulusal çapta TC devletinin anti Kürt politikasına karşı ortak Kürt tutumunu belirlemektir. Çünkü TC’nin mevcut siyaseti,  uluslararası alanda özne konumuna gelen Kürt siyasetinin muhataplığına karşı savaşarak, Kürtler konusunda yol ayrımında olan küresel güçlerin tutumunu kendi lehine çevirmektir. Yani Kuzey ve Doğu Suriye’nin Suriye siyasal çözümünde yer almaması için savaşmaktadır. ABD, Rusya, Fransa gibi arabuluculuk yapanlara varını-yokunu peşkeş çekmekte. Yeter ki Kürtler uluslararası siyaset sahnesine girmesin. TC, son süreçte hem ABD’ye yaranmak için, hem de İran-Kürt savaşını körüklemek için doğu sınırlarına da saldırmakta. Bu saldırılar özellikle de  PJAK’ın 6. Kongre sonuçlarını kamuoyu ile paylaşmasından sonraya denk geldi.

Tüm bu karşıt saldırı pozisyonundan yola çıkarak, “TC Kürtler’in ulusal düşmanıdır”  demenin tam zamanı ve yeridir.

TC’nin politikası yüzyıllık ‘Kürdü Kürde kırdırtma’ ve yayılmacı stratejisini tamamlama politikasıdır. Zira 2023’te hedef olarak belirlediği büyük Türkiye hesabı var. Bu büyük hesap Kürdistan işgalidir. Yine Libya üzerinden Kuzey Afrika işgali söz konusu. Rakip olarak gördüğü Kuzey Afrika’nın en büyük ve en donanımlı devleti Mısır’ı komşu devletler üzerinden ablukaya alma girişimi, büyük Türkiye hesabının bir diğer boyutudur. Ancak bununla mevcut durumda Katar hariç tüm Arap devletlerini karşısına almıştır. Yine Kuzey Afrika deniz sahilinde ‘Mavi Vatan’ projesiyle Yunanistan ve Kıbrıs işgalinin hesabını yapmaktadır. Bununla da Avrupa Birliği’ni tehdit etmektedir. Yayılmacı politikalarının maliyetinin ise haddi hesabı yoktur. Yayıldıkça ekonomik olarak batmakta. Çünkü karşısında ciddi direnişler söz konusu. İşgal amaçlı saldırdığı devletlerin de müttefikleri var. Libya ve Suriye işgalciliği yüzünden Arap devletleriyle ciddi sorun yaşamakta. Mavi Vatan projesiyle AB üyesi Yunanistan ve Kıbrıs’ı tehdit etmekte.

TC’nin bu saldırganlığı ve yayılmacılığının yol açtığı sorunsallık ile Kürtler’in demokratik çözüm modeli şansı daha da büyük. Kürt diplomasisi açısından tarihsel bir zamanlama. TC sahada sorunsallık yumağı ile, Kürtler ise çözüm önergeleri ile bulunmakta. Önder Apo’nun 3. Yol stratejisi ise herkese kazandıran bir kapsamda. Bu strateji çatışma değil tüm güçlerle uzlaşı ve diyaloğu öngörmekte.

Ulusal çapta kimi kazanımları elde etmek için bölge denklemini doğru okumak önemli. Kürdistan’ın tüm parçalarında kazanmak için Kürtler’in anti TC konusunda ortak harekete geçmesi gerekiyor. Kürtler’in kazanımı, TC’nin Kuzey Afrika, Mavi Vatan vb Osmanlı yayılmacılığının da sonunu getirecektir. Dönemin stratejisi Kürtler’in anti TC stratejisi olursa, bunun etrafında ulusal birliği sağlamak daha da mümkün olacaktır. Eğer bu olursa KDP’nin politikası da değişmek zorunda kalacaktır.