Öz yönetim direnişleri ve rüzgara yön verenler…

- Newaya Jin
211 görüntüleme

2Hakikat! Bu yaşamda belki de en anlamlı kelimelerden biri. Bir şeyin aslı ve esası derler. Yani özüdür. Her birimiz dünya ile buluştuğumuz ilk andan itibaren bir arayışla başlarız yaşama. Bu ister tanıma arayışı olsun, isterse hakikat arayışı… Gerçek ve doğru olan bu yaşamda iyi bir hakikat arayışçısı olmaktır. Eğer ki bu arayış çabuk pes edip, kendini var olanın kollarına teslim ederse işte artık hakikatler her birimizin şahsında karanlıklara mahkum olur. Yani her rüzgarın esintisine kapılır ve savrulursun. Ama yok, arayıştan asla vazgeçilmezse, işte o anda er ya da geç hakikatin kendisine ulaşılır. Çünkü hakikate ulaşıldığında kendini tanırsın önce, sonra çevreyi, dünyayı ve tüm gerçekliğini. Kendi rüzgarını yaratırsın. Kendinle birlikte çevreni de bu yolculuğa katar ve beraber yaratırsın. İşte bu yolculuğun adı kendini yaratma yolculuğudur. Hakikat rüzgarına kapılmaktır bu. Dingin ve huzurlu rüzgarlarda yol alırsın, rüzgar seni savurmaz, sen rüzgara yön verirsin. İşte bu nedenle bu hakikat arayışçılarını ‘rüzgara yön verenler’ diye tanımlar ve onların yarattığı rüzgarın esintisine kendimizi veririz. Eğer ki kalbimizi hakikatin yönüne doğru açmışsak…

Özgürlük mücadelesinin tarihine dönüp bakar ve bu hakikat arayışçılarını anlayabilirsek, belki kendi rüzgarımızı da yaratabiliriz. “Dönüp bakmak” derken çok çok uzak tarihlere değil, geçen yılın Temmuz ayından itibaren başlatılan öz yönetim ilanları dönemine gitmemiz dahi yeterli, hakikatin nasıl da ters yüz edilmeye çalışıldığını bütün çıplaklığıyla görürüz. Nasıl mı? Gelin şöyle bir göz atalım…

Gerçeğin perdelenmesi

İlk ilanlardan tam da bugünlere kadar geldiğimizde gördüğümüz tek şey egemen sistemin uyguladığı ve bugün de uygulamaya devam ettiği katliamları görüyoruz. Hakikati, ortaya konan iradeyi, onuru, baş eğmemeyi apaçık katletmeye çalışıyorlar. Ve yaşanan gerçeklik görülmesin istiyorlar, gerçeği sorgulayanları, düşünenleri, itiraz edenleri nefessiz bırakmak istiyorlar. Oysa ki yaşama anlamlı katılımın en önemli ayrıntısıdır sorma, algılama ve uygulama… “Ne oldu, niye yaşanıyor bunlar, neden bu soykırım” gibi cümlelerin asla ve asla kurulmasını istemiyorlar. Sistem, koşulsuz, sorgusuz, sualsiz herkesin yanında olmasını istiyor. Yani toplumuna “arayışa girmeyin ve benim verdiğimle yetinin” diyor. “Eğer böyle olmazsan, sen de teröristsin” diyor ve “ya baş vereceksin ya da baş eğeceksin” dayatmasında bulunuyor. Bu dayatmalar aslında tarih boyunca yaşadığımız coğrafyada hiç de yabancı olmadığımız dayatmalar. Yüzyıllardır Ortadoğu toplumuna egemenler tarafından dayatılanlar, bu sayede en zengin ve kutsal toprakların nasıl çoraklaştırıldığının da sebebi oluyor. Hakikat arayışçılarının, toplumu bir üst aşamaya sıçratan bilgeliğinin ve yeniliğinin bir zamanki yaratıcı toprakları, bu egemen anlayışla ve tarzla bu noktaya getirilmedi mi? Tüm bu dayatmaları 93 yıllık TC devletinin tarihinde çok net görebiliriz. Bir anlamda bu coğrafyada yaşayan Kürtlerin, ilerici insanlığın, demokrat kesimlerin, aydınların hiç de yabancı olmadığı dayatmalar bunlar. Kelimeler ve yöntemler değişse de, hiç değişmeyen mantıkla hareket eden canavar…

1Başeğenler ve başkaldıranlar

Öz yönetim direnişlerinde yeniden dayatılıyor bu zihniyet. Devlete “sen kimsin ve nesin ki yaşamımı, kültürümü bu kadar belirlemeye, sınır koymaya çalışıyorsun” diye karşı çıkmak en can alıcı soruya dönüşüyor ve yasaklı kılınıyor. Çünkü biliyorlar kim olduklarını. Lakin herkes sussun istiyorlar; tepkisiz, kabullenici, korkak bir toplum gerçekliği getiriliyor karşımıza.

Şehir merkezlerine tanklar girip her yeri yıkarken, toplumun büyük bir kesimi sorgulama ihtiyacı duymuyor. Çünkü bu soruyu sormaktan korkuyor toplum, zaten sormaları yasaklanmıştı egemenler tarafından. Eee insan arayışsız olunca hemen itaat ediyor bu duruma. Bodrumlarda insanlar neden yakıldı? Tarihi binalar neden yerle bir edildi? Gençler, yaşlı kadınlar, karnında bebeği olan anneler, kucağında torunu olan dedeler ve çocuklar katledildi. Ama gel gör ki, kimileri görmek istemedi, kimileri duymak, kimileri de sorgulamak istemedi. Çünkü yaşanan korku soru sorma gücünü yutmuştu. Biat eden toplum böyle inşa ediliyordu.

Daha da ileri gidildi. Taybet Ana’nın cenazesinin sokaktan alınmasına izin verilmedi. Gençlerin cenazeleri vuruldukları yerde çürümeye bırakıldı. Çok az kişi bunun sebebini sorguladı. Ne yapılmak isteniyordu, nasıl bir psikoloji hakim kılınmak, ne tür bir korku salınmak isteniyordu? Akademisyenler tutuklandı, her gün bir gazeteci yakalandı, legal partiye saldırılar oldu ama güçlü bir “NEDEN” sesi yükselmedi. Çünkü bu bir buyruktu. Ve buyruğa reflekslerini yitirmiş, gerçeklere gözlerini kapamış, beyinlerindeki kurulu düzenin empoze ettiği örümcek ağlarını temizleyemeyenler baş eğiyordu.

Bir yan böyleyken öte yandan öyle bir direniş kültürü gelişti ki aslında bunu daha iyi görmek, daha derin hissetmek ve daha güçlü anlamlandırmak gerekiyor. Yönümüzü yaşanan gerçeğe, ortaya çıkan iradeye çevirirsek, işte o zaman anlam arayışını kavrar ve hakikat yolculuğuna başlarız. Çünkü burda soru sormak var, cevap almak var, aldığın cevabı anlamlı kılmak artık senin rüzgarına ait.

O ruhu yeniden hatırlamalıyız

490’lı yıllarda meşhur bir slogan vardı: ‘Gençler Botana özgür vatana’. Bu süreçte yaşadıklarımızı göz önünde bulundurduğumda bu slogan yeniden canlanıyor zihnimde. Tıpkı o günlerdeki gibi birçok genç hakikat arayışçılığına koşuyor. Bir kez daha yüreklerimizi direniş kültürüne yönelten bir hareketlenme yaşanıyor. Adım adım özgürlük inşa ediliyor. Adım adım özgür insan ölçüleri oluşturuluyor. İradeli, direngen, arayışçı, onurlu ve özgür yaşamda ısrarlı bir duruş herkesin yüzüne bütün keskinliğiyle gelip yerleşiyor. Tıpkı özgürlük mücadelesinin ilk yıllarında olduğu gibi eskiyi ret etme felsefesi bugün yeniden öz yönetim alanlarında can buluyor. Evet, ilk başlangıç eskiyi yıkmak için kararlaşmak ve eyleme geçmek olmalıdır. Tıpkı özgürlük mücadelesine adım atan ve sistemin verili nimetlerini reddederek Kürdistan’a doğru yol alan Hayriler, Kemaller, Mazlumlar gibi…

Birçok şeyi yeniden hatırlamaya, yeniden yaşamaya ve hissetmeye ihtiyacımız var. Köhnemiş zihinlere umudu, arayışı, inancı, sevgiyi, teslim olmamayı ve inandığı şey için onurluca mücadele etmeyi yeniden öğretmek gerekiyor. Özgürlük mücadelesine gönül verenlerin kendine esas aldığı en büyük değerlerdi bunlar. Ve günümüzde bir kez daha öz yönetim direnişlerinde ete kemiğe bürünüyor, can buluyor.

Darbeyi karşı darbeye dönüştürmek

Gülnaz Karataş’ı çoğunuz duymuşsunuzdur. Nam-ı diğer BERİTAN. Gericiliğe teslim olmamak için kendini uçurumlardan atan direnişçi Beritan… Dersim isyanında Türk askerlerine teslim olmamak için kendilerini uçurumlardan atan kadınları örnek alan Beritan…  Şimdi ise onu örnek alan ve son mermisini kendine saklayan birçok özyönetim direnişçisi var Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de… İşte bu ruh direniş geleneğinin hiç dumura uğramadan devam ettiğinin en büyük örneği, en anlamlı mirası. Kelimelere sığmayan bu heybet, mücadelenin her aşamasında yeniden filizleniyor. Özgür ve anlamlı bir yaşam uğruna ödenen bedellerin ne denli ağır ama bir o kadar onurlu olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

Biz Kürtler, yıllardır yaşanan birçok vahşetin tanığıyız, hiç yabancı değiliz. Yakın tarihimiz hep bu örneklerle dolu. Mesela Amed Zindan direnişi… Öyle acımasızca, öyle vahşi işkenceler yaşandı ki dile gelmez. Özgürlük mücadelesinin çok değerli isimleri bu zindan sürecinde yaşamını yitirdi. Ama öyle görkemli direndiler ki, uğruna can verdikleri mücadele kimlik kazandı, büyüdü ve evrenselleşti, bugün dünyada tanımayan yok. Şimdi Esat Oktay Yıldıran yerine JÖH’ler ve PÖH’ler var. Söylemeden geçmemek lazım; daha gaddar, daha baskıcı ve daha inkarcılar. Esat Oktaylar’ın bıraktığı soykırım geleneğini daha da derinleştirerek uygulamak istiyorlar. Ama unuttukları birşey var; en ağır darbelerden, en sert yönelimlerden, en işkence dolu günlerden daha güçlü doğrularak, her defasında küllerinden kendini bir kez daha doğuran PKK direnişi…

Mazlum Doğan adı belleğimizde, Kemal Pir, Mahsum Korkmaz, Zilan… Onlar en çetin dönemlerin direnişçileri oldular. Bu direniş ateşi bugün Mehmet Tunçlar’da, Sevêler’de, Pakizeler’de ve nicesinde yeniden büyük bir kora dönüştü.

Kemal Pirler’in ruhu can buluyor

MANSETÖz yönetim direnişlerinde kadınların belirgin olarak yer alması bir başka anlamlı. Çünkü kadının özgürlük bilinci iktidarcı sistemin aşılmasında en temel nokta.

Yüzlerce kadın, ana, genç kadın bu direnişe kendini özgürleştirme adımıyla başlamayı esas aldı. İlk başta özgürlüğü ihtiyaç olarak görüp, yüreğine, beynine kazıyıp, yaşamda uygulamayı esas aldı. Egemen sistemden medet umarsa, özgürlük mücadelesinin pasifize olacağını ve egemenlik içinde eriyeceğini bilerek hareket etti. Kadın bu sistemde özgür olacağını bilerek direnişte yerini aldı. İşte devletin amansız saldırılarının temelinde de görülen bu özgürlük bilincini yok etmek vardı. Kadına karşı daha bir düşmanca yöneldi. Kadında yaratılan bilinci, umudu yok ederek, bir toplumun bir bütünen uyanmasını engellemek istiyorlardı. Aynı konjonktüre uyuldu: “Önce kadınları vurun!”

Erkek egemenliğinin her daim güncellediği bu politikasına karşı, öz yönetim direniş alanlarında “önce kadınları özgürleştirin” felsefesi yaşam bulmaya başladı.
Şu anda iktidar bu eski yıkıntının altında can çekişiyor. Dayatılan soykırım projelerine, yenilenen ıslahat fermanına, çöktürme planlarına, sömürü hayallerine karşı bir direniş bu. Amed zindanında Türk sömürgeciliğinin dayattığı zihniyet nasıl enkaz altında kaldıysa, şimdi de Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de enkaz altında kalıyor işgalcinin fetih naraları.

Saklamaya çalışıyor enkaz altında kalışını. TV kanallarında, reklamlarında, dizilerinde, yarışma programlarında kendini korumaya çalışıyor.  Katliamın ve katillerin reklamını yaparcasına sunumlar yapıyor. İşsizliğe ve yoksulluğa mahkum ettiği toplumu, katliamcıların maaşlarını yükselterek onlara dahil olmaya mecbur kılıyor. Böylece bu kirli soykırıma kendi toplumunu da bulaştırarak ortaklaştırıyor. Herkesi kirletiyor. Tüm basınını, kurum kuruluşlarını, savunma gücünü satın alarak kendine övgüler dizilmesini görev olarak emrediyor. Oysa ki yapılan tüm bunlar görkemli direniş karşısında iktidarsızlaşmasının işareti. Mesele bunu görebilmekte.

Karşısında öyle bir inanç var ki, “sana boyun eğmeyeceğim” diyor ve tek bir tereddütü yok, tek bir ikilem yaşamıyor. Öyle cesur ki hepimizin yüreğine büyük bir kutsallık olarak yerleşiyor. Bu direnişlerde eski yıkılıyor. Sadece yıkılmakla kalmıyor, eskinin bizlere bıraktığı tüm izleri söküp atmayı hedefliyor. Bu lanet sistemin parçaladığı hakikatleri yeniden bütünleştiriyor. Ve bu durmayacak. Özgürlük elde edilinceye kadar devam edecek.

Yüzyıllardır hafızasız bırakılmaya çalışılan bu halkın çocukları hepimize birşeyler haykırıyor.

Sur’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Şırnak’ta, Gever’de; Beritan’ın, Zilan’ın, Mazlumlar’ın, Kemaller’in ruhu dolaşıyor. Sizler de hissediyor musunuz?