Rojava sınırında akan ab-ı hayat

- Site varsayılanı
263 görüntüleme

YPJ YURURKEN - TELSIZ

Bütün gün yaşanan yoğunluğun ardından, sesiz sakin bir anı yakalamaya çalışıyordum. Aslında burada kalabalıklar da, sessizlikler de bir arada yaşanıyor. Devrim anları dedikleri bu olsa gerek. Fırtına içinde yaşanan sessizlik yaşananların derinliğini anlatmaya yetiyor da artıyor…

İki güzel yoldaşımızı yitirmenin sessizliğini yaşıyorduk. İki genç, körpe can daha toprakla birleşmişti. Günlerdir burada yani Serêkanî’de yoğun çatışmalar yaşanmaktaydı. Artık burada savaş olağan bir hal almış durumda. Nerede ve ne zaman bir çatışmanın yaşanacağı ya da bir patlamanın olacağı belli değil. Her an, her şeye hazır olmak durumundayız. O gün de bir şeyler olacağını biliyorduk ve ona göre kendimizi hazırlamıştık. Tüm arkadaşlar çok yoğun bir gün geçirmiş olmalarına rağmen tetikteydiler. İçinde bulunduğumuz bina sınıra çok yakın ve riskli bir yerdi. Burada iki kadın arkadaş ile birlikte toplam yirmi beş arkadaş bulunuyorduk. Genelde Rojava’nın konumu özelde ise Serêkanî’nin konumu çok stratejikti. Bu yüzden çok duyarlı ve hassas yaklaşıyorduk.

O günün ertesi, sabah saat 05.00 sularında hepimiz, nöbetçi olan Ayten arkadaşın; “heval çabuk olun, çeteler sınır kapısına doğru ilerliyor. Bir grup arkadaş çatışmaya girmiş, hemen onlara takviye gitmemiz gerekiyor” demesiyle, yerimizden fırlamamız ve silahlarımızı alıp dışarıya çıkmamız bir oldu. Öyle acele etmiştik ki, geçmemiz mümkün olmadığını bildiğimiz halde bina duvarına yönelmiş, kısa yoldan gidip çetelerin önünü kesmek istemiştik. Tabii duvarı aşamayınca geri dönüp arka yoldan gitmek zorunda kaldık. Bu da kısa bir zaman kaybına yol açtı.

Çatışma alanına ulaştığımızda genç bir arkadaş, başından mermi almıştı. Biz arkadaşı öyle kan içerisinde gördüğümüzde, şehit düşeceğini düşündük. Arkadaşı çatışma alanından uzaklaştırmak istedik ama o buna izin vermedi. “heval ben iyiyim, siz savaşmaya devam edin” dediğinde o kadar coşkuluydu ki, sanki yaralanan o değil de bir başkasıydı. Arkadaşı daha önceden kumla doldurduğumuz torbalardan yapılan mevzilerin arkasında sağlama aldık. Zaten biz de bu mevzilerde çatışıyorduk. Çetelerin kullandığı tankla aramızda hemen hemen yüz metrelik bir mesafe vardı. Mesafe bu kadar kısa olduğu için tank bulunduğumuz noktaya isabetli atış yapamıyordu. Tank karşısında kullandığımız en güçlü silah B7 silahıydı. O da anti tank değil, anti mevzi idi.  Bu yüzden tanka isabet eden vuruşlar bile çok fazla etkili olmuyordu. Biz bir grup çeteyle çatışırken bizim bulunduğumuz yeri tam bilmeyen bir diğer çete grubu kendilerini bir anda bizim içimizde buldular ve neye uğradıklarını şaşırdılar.  Silah kullanmaya fırsat bulamadan biz onlara yöneldik ve hepsini etkisiz hale getirerek silahlarını aldık.

1Bir anda karşımızda çok daha büyük bir tank bulduk. Silah açısından oldukça donanımlı bir tanktı. Aslında itiraf etmeliyim, o an biraz korkmuştum. Korkum savaş ve ölümden kaynaklı değildi. Serêkanî’yi yani kapıyı kaybetmekten korkuyordum. Çünkü çok çok önemli bir alandı, buranın kaybedilmesi bizim açımızdan çok kötü olurdu. Tüm dünyanın gözü kulağı oradaydı. Öyle ki biz çatışmanın içerisindeyken bile dünyanın her yerine “YPG güçleri Serêkanî’yi kaybetti, çeteler alanı ele geçirdi” diye haberler yayılmıştı. Yanımızda basın muhabiri bir arkadaş vardı. Çatışmanın tam ortasındaydı ve anı anına arkadaşlara, televizyona bilgi aktarıyor, söylentilerin doğru olmadığını arkadaşların kapıyı bırakmadıklarını, hala çetin bir çatışma içerisinde olduklarını söylüyordu. Bizim de böylece dışarıda olup bitenden haberimiz oluyordu. Tabii yanımızdaki basıncı arkadaşlar diğer basıncılar gibi değildi. Gerektiğinde basın, gerektiğinde ise savaş araçlarını kullanıyorlardı. Bu basıncı arkadaşlar da zaman zaman elindeki makineyi bırakıp arkadaşların silahını alarak çetelere karşı çatışıyordu. Çetelerin elindeki o gelişkin silahlara karşı bizim elimizde kleş ve BKC’ler vardı. Ama onlardan çok farklı bir silahımız vardı, o da inançtı. Bu devrimin içinde yer alan ve savaşın her anını yaşayan tüm yürekler büyük bir iman ve inançla yaşıyor ve savaşıyorlardı.

Büyük olan tank kapının çok yakınında bulunan ve genelde kalmak için kullandığımız binayı vurduğunda, bazı arkadaşlar; “heval sanki kapıyı kaybedeceğiz” dediler. Onların bu sözleri ağızlarından çıkar çıkmaz Ayten arkadaş, kendinden geçen ve sarhoşlar gibi tekbir getirip canice saldıran çetelere karşı, “Zap” şarkısını yüksek sesle söylemeye başladı ve bütün arkadaşlar ona eşlik etti. Zaten bu çete gruplarının en çok tahrik olduğu şarkılardan bir tanesi de bu şarkıydı. Sessimiz öyle yükselmişti ki, artık halk da bize eşlik etmeye başlamıştı.

Belki başımızı mevziden kaldıramıyorduk ama o çuval deliklerinden kleşle çatışmaya durmadan devam ediyorduk. Çeteler tank dışında havan da kullanıyorlardı ve zaman ayarlı bir havan tam ortamıza düştü. Havan düşer düşmez kendimizi yerle bir ettik. Avantajımız oydu ki yer kumdu ve havan çok fazla etkili olmadı. Saat ilerledikçe çatışma daha da şiddetleniyordu. Yanımızda bulunan ve YPG’ye yeni katılan Sîpan arkadaş fedai bir tarzla kleşini çetelere yönelterek, onlara doğru ilerledi. Onu durdurmak istedik ama çok kararlıydı. Büyük ihtimalle içlerine girip bomba patlatacaktı ama birkaç dakika içerisinde arkadaş şehit düştü. Arkadaşın şehit düştüğünü gören diğer arkadaşlar daha fazla hırslanarak savaşmaya başladılar. O çatışmada yalnızca çeteler yoktu. Aynı zamanda Türk suikastçılar de yer alıyordu. Zaten Serêkanî’de bizimle savaşan asıl güç Türklerdi. Savaşan da, savaşın finansmanının sağlayan da, çeteleri besleyen de Türklerdi.

Öğlene kadar süren çatışma, öğlene doğru çetelerin yavaş yavaş çekilmesiyle biraz yavaşlamıştı. Bizim grubumuzda Zagros adında genç bir arkadaş vardı. Bu arkadaş öyle gözü pek öyle sıcaktı ki, geri geri giden tankların ardından koşuyor, elindeki B7 ile sürekli tanklara atış yapıyordu. Atışları oldukça isabetliydi ama gülleler anti mevzi olduğu için tankları çok fazla etkilemiyordu. Çetelerin toplam yirmi beş kaybı olmuştu. Onların bu kaybı ve arkadaşların dirayeti sayesinde Serêkanî’yi kaybetmemiştik. Serêkanî bizim için Filistin gibiydi ve asla bırakamazdık. Ölen çetelerin üzerine gittiğimizde şunu gördük, ölen hiçbir çete Suriyeli değildi. Ten renkleri kızıldı. Bunlar Afganistan’dan savaş için daha doğrusu Rojava’da vahşet yaratmak için getirilen insanlıktan çıkmış kişilerdi. İnançla, imanla hiçbir alakaları olmayan kendilerini kanla doyuranlardı. Kazanacaklarına, cennete kavuşacaklarına inandırılırmış zavallılar…A Kurdish female fighter from the YPG gestures as she rides on a vehicle near al-Hawl area where fighting between Islamic State fighters and fighters from Democratic Forces of Syria are taking place in south-eastern city of Hasaka

Onlar geri çekilmişti ama bizim geri çekilme gibi bir durumumuz söz konusu değildi. Çünkü çok iyi biliyorduk ki, biz orayı bırakır bırakmaz çeteler hemen oraya gelecek ve kapıyı tutacaklardı. O yüzden tüm yorgunluğumuza rağmen bulunduğumuz mevzileri terk etmedik. Halkın sloganları, kadınların zılgıtları kulağımıza geldikçe, onların coşkusuna tanık oldukça her şeyi unutuyorduk. Ama hava o kadar çok bunaltıcıydı ki, toz ve sıcaktan boğazımız kurumuştu. Sonra bir arkadaş yanımıza su şaşalları ve ekmek torbalarıyla yaklaştı. Su buz gibiydi. Bu havada buz gibi suyu nasıl bulduğunu sorduğumuzda, aldığımız cevap karşısında tüm susuzluğumuzu unuttuk. Su Serêkanî’nin yukarı bölgesinden yani Kuzey Kürdistan’dan gelmişti. Çatışma esnasında sesi duyan Kuzey halkı sınıra gelmiş, sloganlar ve marşlarla, YPG ve YPJ direnişine yüreklerini katmışlardı. Çeteler geri çekilip uzaklaşınca da tellerin üzerinden su, ekmek, yiyecek ne varsa atmışlardı. Bunu duyduğumda o kadar çok sevinmiştim ki, sanki tüm dünya benim olmuştu. Artık suyu içmesem de olurdu, çünkü Kürt halkı tüm fiziki ve zihni sınırları aşarak yürek birliğini yaratmıştı. Asıl önemli olan o an, o halkın yüreklerimize can veren suyu bizimle paylaşmasıydı. Kuzey topraklarından, Rojava’ya gönderilen ve özgür Kürt’ün ölümsüzlüğüne ölümsüzlük katan ab-ı hayattı bu. Şimdi milyonlar direniyorsa, savaşıyor ve en önemlisi onurluca yaşamaya devam ediyorsa sırrı bu paylaşılan yaşam suyundadır. Belki Serêkanî ismini buradan alıyordur. Ben o gün buna tanık oldum. Çatışmanın gürültüsü, kalabalığı içinde yüreğimize sessiz ve sakin bir şekilde akan o su bize bir kere daha ölümsüzlüğü kanıtladı…