‘Ruhunuz büyük duyacak, özgürlüğü duyacak’

- Abdullah ÖCALAN
163 görüntüleme

Nasıl Yaşamalı”dan “Nasıl Savaşmalı”ya geçiş yapıyoruz. Yaşam gerçeğini tanımayanların en çok zorlanacakları bir husus da, yaşam için gereken savaşı verme bilincini, yüreğini ve tarzını göstermeleridir. Yaşamda büyük çözümsüzlüğü yaşayanların, savaş gibi bilinçle, örgütle ve günü gününe taktiklerle yürütülmesi gereken bir sanatı, kolayca sökecekleri, gerekeni yapacakları söylenemez.

Yaşam büyük bir sorun. Onun savaşımı daha da sorunlarla yüklü olarak önümüzde durmaktadır. Yaşam sorunlarından kurtulmak için devrim, devrimci savaş bir araçtır. Devrimci yaşamın kendisi müthiş bir olay, olağanüstü bir yaşamı gerektirdiği gibi, dayanabilmek ve hatta ilerleyebilmek, bu yaşam gerçekliğimizde kimsenin yaklaşmak bile istemediği bir durum oluyor.

***

Yaşamın üretim ilişkileri

Kendini doğal koşulların en aptallaştırıcı etkisine bırakan, ilkel kabileler, aşiretler gibi, istikameti belli olmayan, esen her rüzgâra göre çark eden, her şeye “kaderdir” deyip geçen veya bir fırsatını buldu mu, “yaşam budur” deyip kendini aldatan basit bir yaşam peşinde koşuluyor.

İnsan birtakım temel yaşam gereklerine göre kendine çekidüzen vermeyi bilmelidir. Yaşamın maddi altyapı koşulları, üstyapı koşulları vardır. Yaşamın üretim ilişkileri, üretim güçleri vardır. Üretim güçleri, yaşamın maddi olanaklarını ortaya çıkaran topraktır, insanın emeğidir. Üretim ilişkileri bunların ne kadarına sahip olduğundur. Ne kadar toprak sevdiğin, ne kadar emek, ürün sahibi olduğun, ne kadar paylaştırdığındır. Bunun bir de üstyapısı var, yani hukuku, siyaseti, askerliği. Zaten bunlar da üretim ilişkilerini korur.

Nasıl Savaşmalı?

“Nasıl Savaşmalı?”yı da sizlere öğretmek için, bizi büyük mücadeleye yönelten her şeyi nasıl kişiliğimizde duyduk, onu göstermeye çalışıyorum. Bir insan düşmeye görsün, ruhunu satmaya görsün, yenilmeye görsün, onu diriltmek, onu cesarete kavuşturmak bile büyük bir sorundur. Düşmanın yaşam kırıntılarıyla mı desem, oltaya takılan balık misali mi desem, bir yem ile idare edilmeyi nasıl sizde uygulamış, hep düşünmeye çalışıyorum. Çünkü bütün belirtiler şunu gösteriyor ki, yaşamın özüne de indirgesek koklamasını bilmiyorsunuz.

Zevklerim, arzularım, alışkanlıklarım, bir çocuğunki gibidir. Rahat değilim, ararım, peşinden koşarım. Dikkat edin adım ünüm bu kadar var, hiç aklımda bile değildir. Kendime göre alışkanlıklarım farklıdır, ruhumun arayışları farklıdır. Hazır olanı hiç kullanmak bile istemem. Ama sizler emekle bir şey elde edemediğiniz halde, rahatlıkla üzerine kuruluyorsunuz.

***

Yaşamaya ve savaşa doğru gelin

Savaş teorisini, taktiklerini bir tarafa bırakalım; siz bir halkın, yaşam hakkının hâlâ var olup olmadığını daha kabul etmiş değilsiniz. Özünüzde bunu itiraf etmiş değilsiniz. Bu halkın gerçekliğine biraz saygılı olunması gerektiğini içinizde kabul eden olduğunu sanmıyorum. Bana göre hepsi laftır, fazla ciddiye alınamaz. Kaldı ki, onu da arada bir tekrarlıyorsunuz. Ben halk sözcüğünü milyonlarca defa tekrarlamışım, hâlâ gerekeni tam yapmaktan uzağım. Halk olma hakkı, toplum olma hakkı, bir toplumun bireyi olma hakkı aklınızdan bile geçmiyor. Peki, onun zorunlu savaşına nasıl güç yetireceksiniz, onun kurtuluşuna nasıl cesaret edeceksiniz?

Savaş politikanın yoğunlaşmış ifadesidir. Politika, düşüncenin en gelişkin yoğunlaşmış ifadesidir. Ama sizlerde düşünce durmuş. Politik yoğunluğa yol açan düşünce yok. Halbuki savaş en yüksek yoğunlaşmadır. İki aşaması yok olduktan sonra, kendisi nasıl gerçek olacak? Eğer yararlı olacaksa, nasıl savaştığıma ilişkin tartışmak, tartıştırmak istiyordum.

Kolay tatmin olmamalısınız

Benim kendi kendime savaşçı yorumum; çok zor günleri götürebildiği, bir şeyler yaptığı, ama pek de istediği sonucu alamayan birisi gibi oluyor. Ama yine de neye karşı, nasıl savaştığım, başlı başına müthiş bir olaydır. Ve beni sürükleyen büyük bir heyecan kasırgasıdır. Hatta savaşımımı, kızgın bir sac üzerinde veya derin bir uçurumun kenarından, bir karışlık yolda tutunarak bir yürüyüşe benzetirsek; yanmamak, uçuruma yuvarlanamamak için sürükleyip götürüyor. Bunu sizden istemek herhalde çok ağır bir istem oluyor. Ama bu ülkenin savaşımı başka türlü verilemez.

Sizi kendi savaş tarzıma nasıl getirebilirim? Alçakgönüllülük yok, arzularınız çok zayıf. Hâlbuki benim tutkularım bir dünya kadar büyüktür. Hatırlardadır, gerek çocukluğumda, gerek şimdi, düşlerim çok büyüktür. En üstte, Özal vardı, o halimle bile “kolay tatmin olmaz” diyordu. Zaten dü

şman benim tatmin düzeyimi ölçmekle uğraşıyor ve değil böyle bir kişilik sömürgeciliğin bizi tatmin etmesi, ancak yok olacağını düşünerek benim tatmin olacağımı sanıyor. Öyle olmadığımı söylememe rağmen, “bunun başarısı bizim yok olmamızdır” diyor. Belki de öyledir. Her şeyi elinden alınan bir halkın özgürlük savaşçısı kolay tatmin olamaz. Bu bir kanundur. Bu halk gerçeğinden doğal olarak çıkarılması gereken bir şeydir.

Düşünün ki, o halkın sahipleneceği hiçbir şeyi yok, adı bile yok. Mensup olduğunuz sosyal olayın adı, maddi değeri, üretim gücü, hukuk gücü, siyasi gücü, askeri gücü yok. Nasıl tatmin olabilirsiniz ki! Ama bir kadın, çocuk, alışkanlıklar ve sigarayı buldunuz mu, hemen tatmin oluyorsunuz. Bunlar çok değersiz putlarınız oluyor.  Üretim yapacağın bir karış toprağın bile sana ait değil. Zaten düşman “bir çakıl taşı bile vermem” diye bas bas bağırıyor. Senin bir çakıl taşın bile yok. O zaman nasıl yaşayacaksın? “Kölelik yaparım” dersen, kime kölelik yapacaksın? Adamın zaten kendi kölesi çok. Neden ben bu haldeyim diye dehşete düşmelisiniz.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın “Nasıl Yaşamalı” kitabından derlendi.