Sessizliğe çığlık olabilmek

- Nezahat DOĞAN
318 görüntüleme


Abimm nerede?

Babam nerede?

Amcam nerede?

Kardeşim nerede?

Kendimizi bildik bileli Galatasaray Meydanı yıllardır sessiz çığlık ve sivil itaatsizliğe tanık oldu… Bu sessiz çığlık, pınarları kurumuş gözyaşı, bakışlarda yüreklere dokunan vicdan, gözlerde can yakan acıydı.. Ortada tek bir soru vardı: Evladımızın failleri belli, kayıplarımız nerede? Hesap verin?..  Annelerin, evlatlarını kaybedenlerin, mezar taşı olmayanların toplam acılarını paylaşma yeri olmuştu Galatasaray Meydanı… Her sorunun elbette bir cevabı vardı. Ama devlet işlediği suçların ne cevabını ne de hesabını verdi. Çünkü işledikleri suçları biliyorlardı..

Cumartesi Anneleri, faili devlet olan cinayetlerin,  gözaltında kayıpların, faili meçhullerin aydınlatılması için, adaletin sağlanması için yıllardır mücadele ediyor.

Türkiye’de demokrasiyi, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü esas alan bir siyasi irade olmadı. “Güvenlik güçleri”nin gerçekleştirdiği ya da yönlendirdiği suçlarda sanıklar korunurken, mağdurların iddialarının çürütülmesi yönündeki adli ve idari uygulamalar bu ülkede kesintisiz devam etti. Kimliklerini savundukları için, farklı görüşlerden, farklı inançlardan insanlar, barışın ve kardeşliğin birleştirici dilini kullandıkları için, özgür, eşit, birarada yaşamanın mücadelesini verdikleri için ötekileştirildi. 

Bugün toplumsal sorunların demokratik ve barışçıl çözümü yönünde mücadele eden ve çaba gösteren herkes hedef haline getirildi. Bugün tek kimlik dayatmasıyla toplumu kutuplaştıran, aynılaştırmaya çalışan devlet politikalarına biat etmeyen herkes gözaltına alındı, tutuklandı…

Analık vicdandır, iradedir, direniştir

“Artık biz kayıplarımızı, kaybettiğimiz ölülerimizi sayamaz olduk” diyen Cumartesi Annelerinin kayıplarını aradıkları yer olan Galatasaray Meydanı,  devletin şiddeti ve bu politikaları nedeniyle yasaklandı… Devlet bu yasaklamalarla gözaltında kayıpları bir kez daha kabul etmiş oldu. 

Anaların gözyaşları, bebeler, minik çocuklar enselerinden devlet kurşunuyla, zulmüyle öldürüldüğü için dinmiyor. Bu topraklarda Kürtler’e yönelik acı ve zulüm aralıksız sürüyor. Analar evlatlarının ölü bedenlerini toprağa dahi veremiyor. Hiçbir haber alınamayan O narin evlatların ne yası tutulaca kemikleri, ne de dua edilecek bir mezar taşları var. 

Bu topraklarda analar acılarıyla, yaslarıyla daha ne kadar sınanabilir ki? Analardan evlatlarını unutmaları isteniyor.. Hani cennet anaların ayaklarının altındaydı. Analık ne din, ne dil, ne ırk ne de kimlik gözetir. Analık vicdandır, merhamettir, varolmaktık, mücadeledir, inançtır, iradedir, direniştir..

27 Mayıs 1995’te başlayan Cumartesi Anneleri/İnsanları eylemi 24. Yılını dolduruyor. Cumartesi Anneleri eylemi gözaltında işkenceyle öldürülen öğretmen Hasan Ocak’ın ailesinin hak savunucularıyla birlikte Galatasaray’da oturma eylemi yapmasıyla başladı. Hasan Ocak, 21 Mart 1995 akşamı, Avcılar’daki evine giderken gözaltına alındı. Ocak’ın, işkenceden geçirilmiş cansız bedeni beş gün sonra, Beykoz Buzhane köyündeki ormanlık alanda bulundu. Ailesiyse cenazeye 58 günlük arayış sonucunda kimsesizler mezarlığına gömülü halde ulaştı. 

Anneler şiddetin ortasında bırakıldı

Cumartesi İnsanları eylemine öncülük eden Ocak ailesinin adalet arayışı 24 yıldır devam ediyor. Onlarca kez gözaltı, baskı ve tehdite maruz kalmalarına rağmen onlar binlerce kayıp yakınını yalnız bırakmadı. Hasan Ocak ile başlayan gözaltında kaybediş listesi uzadıkça uzadı. Geride ömürlerini adalet arayışına adayan anneler, babalar, evlatlar, abiler, kızkardeşler, torunlar kaldı. Kayıp Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız’ın dediği gibi “Bu devletin, bu ülkenin onlara can borcu vardı.” Devletin 24 yıllık sessizliğine rağmen evet onlar katillerin ve onları kollayanların kabusu olmaya devam ediyor. 

Onlar için şarkılar yapıldı, filmler çekildi, kitaplar yazıldı. Seslerini dünya duydu ama içinde oldukları toplum tam 24 yıldır onların gözlerine bakmaya cesaret edemiyor. 

Berfo Kırbayır, Cevriye Altunbaş, Fincan Bilgin, Meryem Bulut, Fatma Morsümbül, Zeynep Güney, Kiraz Şahin, Fatime Taşkaya, Kesriye Demir, Makbule Babaoğlu, Fatime Taşkaya,  Ziyneti Türkoğlu, Fincan Bilgin, Koçeri Kurt evlatlarının kemiklerini görmeden yüreklerindeki o derin acı ile yaşamını yitiren nice anneden sadece birkaçı…  

Türkiye’deki bu uzun sivil itaatsizlik eylemini, eyleme öncülük yapan Ocak ailesi’nden Galatasaray’daki hak mücadelesinin ikinci kuşağı olan Maside Ocak ile konuştuk. 

Mayıs ayının ikinci haftası Anneler Günü olarak kabul edilmekte. İslam’a göre “Cennet annelerin ayaklarının altındadır” denilmekte. Türkiye’de annelik olgusunun nasıl bir karşılığı var?

Maalesef “Cennet annelerin ayaklarının altındadır” sözünün bizim topraklarımızda hiçbir dönemde geçerliliği olmadı. Devlet politikalarıyla en çok kadınlar ve özellikle anneler şiddetin ortasında bırakıldı.

Cumartesi İnsanları eylemi Ocak ailesi olarak sizin öncülüğünüzde başladı. Şuan binlerce kayıp yakınının mücadele alanı oldu. Bu 24 yıllık süre zarfında ‘adalet mücadelesi’ne neler sığdırıldı? Kayıp yakınları olarak aranızda nasıl bir bağ oluştu?

Abim Hasan için yürüttüğümüz “sağ aldınız, sağ istiyoruz” kampanyasında Toraman, Bilgin ve Gülünay aileleriyle birlikteydik. Yürüttüğümüz kampanyada da sadece Hasan’ı değil tüm kayıplarımızı soruyorduk. 58 günlük arayışın ardından Hasan’a kimsesizler mezarlığında ulaşabildik. 

27 Mayıs 1995’de üç taleple Galatasaray’da buluşmaya başladık;

– Gözaltında kayıplar son bulsun,

– Akıbetleri açıklanarak ailelerine teslim edilsin,

– Sorumlular hakkaniyete uygun yargılanarak cezalandırılsın diyerek oturduk. Neredeyse her gün bir kayıp başvurusu aldığımız bir dönemdi. 30 hafta süren engelleme ve gözaltına alınmanın ardından 13 Mart 1999’da 200. haftada ara verdiğimizde o yıl içerisinde gözaltında kaybedilenlerin sayısı sadece 9’du. 

Biz kayıp yakınları için bir devlet politikası olarak kullanılan kaybetmenin önüne geçmiş olmak en büyük kazanımımızdır. Aslında biz insanların yaşam hakkını korumuş ve insanların gözaltında kaybedilmemesini sağlamış olduk. Mücadelemizin en büyük kazanımıdır bu.

Hepimiz farklı görüşlerden, farklı inançlardan insanlardık. Bizi ortaklaştıran sevdiklerimizin kaybedilmesiydi. Hepimiz çaresiz, kimsesiz ve umutsuzduk. Bir araya gelmemizle umutsuzluğun ortasında kayıplarımız için bir ışık yaktık. Kayıp yakınları olarak sadece bir mücadeleyi değil; acıyı, umudu, umutsuzluğu, arayışı ve bekleyişi birlikte yaşadık. Aramızdaki bağ o yüzden aynı evi paylaştığımız ailemizden bile daha güçlü çoğu zaman.

24 yıldır ‘kayıplar hakkında bilgi’ ve failler hakkında yargılama talep ediyorsunuz? Arşivlerin açılması ve faillerin yargılanması önündeki engeller nelerdir? Bu noktada yaşanan devlet korkusunun nedeni nedir?

Öncelikle tüm dünyada uluslararası sözleşmelerce insanlığa karşı suç olarak kabul edilen gözaltında kaybetme, Türkiye’de halen suç olarak görülmüyor. Kayıp dosyalarında etkin soruşturma yürütülmemesi hem bizim kayıplarımıza ulaşmamızı engelliyor hem de failler içinde cezasızlık geleneğini büyütüyor. Yargılanmasını istediğimiz emir komuta zinciri içindeki tüm yetkililer olunca tüm hükümetler, devletin yurttaşına karşı işlediği suçun üstünü kapatmayı tercih ediyor. 

Türkiye’nin ‘Kayıplar Sözleşmesi’ni imzalaması için Cumartesi İnsanları olarak girişimleriniz oldu mu?

BM bütün kişilerin zorla kaybedilmeden korunmasına dair sözleşmesinin imzalanması için önceki yıllarda kampanyalar düzenledik. 5 Şubat 2011’de dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a da bu sözleşmenin derhal imzalanması talebimizi ilettik. 2004’te imzalanması taahhüdünde bulunan Erdoğan’ın bize cevabı “bir bildiğimiz var ki imzalamıyoruz” olmuştu.

Üç kuşağı bir araya getiren bir adalet mücadelesinden söz ediyoruz. Galatasaray Meydanı’nı tarif etmenizi istesek neler söyleyebilirsiniz?

Galatasaray’ın ikinci kuşağıyım, ilk başladığımızda 19 yaşındaydım. Galatasaray benim için her zaman bir okul oldu. Sabretmeyi, umudu, vazgeçmemeyi annelerimizden, babalarımızdan, kardeşlerimizden öğrendim. Galatasaray babamın bana mirası, annemin ödevi, çocuğumun benden beklentisidir. 

2018’in 25 Ağustosu’nda Cumartesi İnsanları eylemi 700. Hafta’sında saldırıya uğradı. Gözaltına alınanlar arasında 82 yaşındaki anneniz Emine Ocak da vardı. O gün yaşananları özetler misiniz?

Hazırlık yapmak için erken saatte gitmiştik meydana. Ailelerimizin hepsi meydana yakın bir yerde oturuyorlardı. Yasak kararını duyduğumuzda önce inanamadık. Kaymakamlık, valilik ve hükümet yetkilileriyle telefon görüşmeleri yaparken etrafımız kalkanlı polislerce sarıldı. Bir gazeteci annelerimizin oturduğu yere gidip bizim gözaltına alınacağımızı söylemiş. Biz özellikle annelerimizin o ortamın içinde olmasını istememiştik. Annem yanımıza geldiğinde kalkanlı polislerce itilmeye başlandık. Annemin düşmemesi için tutmaya çalışırken polisler ikimizi çekerek sürüklemeye başladılar. 

Yeğenim, Hasan Karakoç ve Jiyan Tosun yere yatırılmış, dövülüyordu. İşitme sorunu olan abim bir taraftan darp edilirken bir taraftan düşen kulaklığını arıyordu. Nereye dönmem, kime koşmam gerektiğine şaşırdım. Elinde bastonuyla sürüklenen annemi bırakmadım. Araç yanına götürüldüğümüzde, yaşlı kadını bindirmeyin emri verildi. Çocuklarımızı aldınız, ben de geleceğim diyen annemi araçtan zorla indirdiler. ’90’larda iki kuşak gözaltına alınıyorduk, 700. haftada üç kuşak gözaltına alındık.

400-500 ve 600. haftalarımızdan sonra tüm dünyaya yayılan fotoğraflardan sonra 700. hafta ve sonrasında şiddet fotoğrafları tüm dünyanın gündemine girdi.

AKP hükümetinin gözaltında kaybedilenler gerçeği ile yüzleşme ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tüzüğünde hak ihlalleri, faili meçhuller ve adaletle ilgili maddeler olmasına rağmen iktidarda olduğu süre boyunca verdiği sözlere rağmen adaletin sağlanmasının önü sürekli kapatıldı. Bugüne geldiğimizde toplumun her kesimine uygulanan baskıyla bu hükümetin insanlığını ve vicdanını yitirmiş olduğuna tanık oluyoruz. Başta Mehmet Ağar olmak üzere kaybetme suçunu işleyenlerin rütbelerinin yükseltilmesiyle işlenen suçlara ortak oldular. Dolayısıyla yüzleşme ihtimali ve hakkaniyete uygun ceza adaletinden henüz çok ırakız.