Sibel Yiğitalp: Kadınlar cesaret veriyor

- Döne GÜZEL
217 görüntüleme

Kuzey Kürdistan’da süren öz yönetim direnişi her gün farklı bir boyut kazanıyor. Türk devletinin bütün vahşi yönelimlerine rağmen öz yönetim direnişi büyüyerek yaygınlaşıyor. Gençler, kadınlar mahallelerini savunarak öz yönetim cephelerinde yerini alıyor. HDP Amed milletvekili Sibel Yiğitalp öz yönetim ilanlarından bugüne kadar direniş sürecine tanıklık eden isimlerden. Yiğitap ile direnişe öncülük eden kadınları, bu kadınların direnişin güçlenmesindeki kattıklarını ve öz yönetim alanlarına Türk işgal güçlerinin yönelimlerini konuştuk…

SIBEL YIGITALPHalkın direnişi özelde de kadınlarını direnişini, öz yönetim alanlarını bilen bir isim olarak bizlere biraz aktarabilir misiniz?

Biliyorsunuz uzun süredir AKP ve sarayın Kürt halkına ve özelde de kadınlara yönelik bir yok sayma, kimliksizleştirme, iradesini kırma ve kadının geldiği yeri kabullenmeme politikaları sürüyor. Bunu özellikle öz yönetim alanlarında özelde kadına uyguluyor. Bizler her gün bu tür uygulamalarla karşı karşıya kalıyoruz. Dikkat ederseniz devlet sivil katliamların çoğunu kadınlar üzerinden gerçekleştiriyor. Çünkü kadınların yaşama bakış açısı, bulunduğu yere sahip çıkması, hareketlilik katması söz konusudur. Ve Kürt kadınları politik bir bilince sahipler. 40 yıldır Kürdistan’da süren bir mücadele var, tabii bu mücadele kadınlarda ciddi bir bilinçlenmeyi ve politikleşmeyi de beraberinde getirdi. Bir farkındalık oluşmuş durumda. Bu farkındalık beraberinde kadının nasıl bir yaşam istiyorsa, o yaşamın hem iddiasında bulunuyor hem de öncülüğünü yapıyor.

Silopi’de katledilen ve bedeni günlerce sokak ortasında bekletilen Taybet İnan’a baktığımızda bunu görebiliyoruz. Bulunduğu alana, yaşama, değerlerine, ailesine, halkına sahip çıkıyor. Bu duygu ile hareket ediyor. Özcesi Taybet Ana kimliğine sahip çıkıyor. Taybet Ana bu nedenle bulunduğu alanı terk etmiyor. Sadece bununla sınırlı kalmıyor, yaşamını eyleme dönüştürüyor, zılgıt çekiyor, ses çıkarıyor ve haklılığına inanıyor. Bu yüzden kadınların öz yönetim alanlarını terk etmemesi, sahiplenmesi devletin kadını hedef olarak seçmesine neden oluyor. Kadınları bu devlet bir tehlike olarak görüyor ve öz yönetim direnişini kadınlara saldırarak kırmaya çalışıyor.

Ben ilk Cizre direnişinde vardım. Kadınlar yaşam alanlarına yönelik yoğun top atışlarına rağmen “ne yapalım bu bir savaştır, biz öz yönetimleri sahipleneceğiz ki, gelecekte çocuklarımız rahat etsin” diyorlardı. Ben bu duruma, kadınların öyle bakmasına çok da şaşırmıştım. Çünkü top atışlarının yapıldığı bir alanda hayata devam etmek çok zordur. Ve bu kadınlar bunu yapıyordu. Hemen yan tarafa bakıyorsunuz kadınlar orada öz savunma güçlerine yemek yapıyor. Kadın hem üretiyor, hem direniyor, yani kadınlar duruşlarıyla öz savunma alanlarına hayat katıyor. Cizre halkının şöyle bir şeyi de var. 90’lı dönemlerde göçü yaşamış, devletin o dönemki vahşetini birebir yaşamışlar. Dolayısıyla devletin neler yapacağını bilen bir halk var.  90’lı yıllarda köylerinde zorla koruculaştırılmaya çalışılan ve tüm bu uygulamaları o dönem reddeden bir halk var. Cizre halkı çok büyük bedeller ödemiştir.

HENDEK-KADIN-COCUK-NUSAYBINCizre halkı 90’larda verdiği bedelin, maruz kaldığı vahşetin aynısına şimdi bir kez daha maruz kalıyor, bedel ödüyor. Devlet bütün zalimliğiyle yaşam alanlarına saldırıyor. Cizre halkı neler yaşanacağını bilmesine rağmen topraklarında ölümüne direnerek kalıyor. Halkın bu konuda hafızası çok diri. Bu da öz yönetim direnişini daha çok sahiplenme, motive olma durumunu getiriyor. Özellikle kadınlar bu konu da daha cesurlar, deneyim sahibiler ve direnişe sonuna kadar destek veriyorlar. Hafızası canlı ve taze olduğu için o yaşadığı bedelleri bir daha yaşamamak için her şeyi göz alarak direniyor, öncüsü oluyor.

Taybet İnan’ın cenazesi 10 gün boyunca sokakta bırakıldı, yine Selamet Yeşilmen karnında 3 aylık bebeğiyle sokak ortasında vuruldu. Şu an Rozerin Çukur’un cenazesi 13 gündür sokakta bekletiliyor. Tüm bu zulüm yöntemleri ne denilmek isteniyor?

Aslında bunu ilk olarak Ekin Wan olayını hatırlayarak değerlendirmek gerekiyor. Ekin Wan’ın bedeni üzerinden yapılan o hunharca, alçakça saldırı kadına ve Kürt halkına bir mesajdı. Halkın değerlerini kadın bedeni üzerinden teşhir etmeydi. Dolayısıyla devlet ilk olarak kadına saldırarak bu süreci başlattı. Çünkü Kürt kadınları değer yaratıyorlar, politik bir güce sahipler. Devlet bunu görerek saldırılarını yapıyor. Kadının bilinçlenmesi toplumun bilinçlenmesini paralelinde getiriyor. Toplumsal değişim dönüşümü yaratan bir gerçeklik var. Topluma kadınlar üzerinde göz dağı verilmek isteniliyor. Ancak bu politikalar şu ana kadar tutmadı, tutmaz da. Kürt halkı kadınları klasik namus anlayışıyla ele alan zihniyeti çoktan aştı.

Aslında şöyle; insan aklının almadığı yöntemler bunlar. Duygusal anlamda kopuşu, öfkeyi derinleştirmez mi?

Bu akşam ben bir taziyeye gittim. Orada çok politik olmayan bir kadın yanıma geldi. Ve şunu söyledi. “Ben hiçbir tarafta değilim, ama o cenazelerin sokak ortasında bırakılmasına dayanamıyorum. Bunu kabullenemiyorum. Ve ben ne yapacağımı bilemiyorum. Her top sesi geldiğinde yemek yiyorsam boğazıma takılıyor, ağlıyorum, acaba gidip ne yapsam diyorum.” Bu politik bilinci olmayan bir kadın. Şimdi bu kadın öyle düşünüyor. Kürdistan’ın özellikle Amed’in %75-80’i politize olmuş bir toplum. Cenazelere öyle bir uygulama halkta korkunç bir öfkeye dönüşmüş durumda. Ancak bu öfkenin topyekûn görünür olmasında sorunlar var. Herkes şunu söylüyor; cenazeler yerde, Sur’da bir direniş var ama yine diğer merkez ilçelerde ya da illerde bir ses çıkmıyor, tepkiler yaygınlaşmıyor. Devletin amansızca bir saldırısı var. Direnişin olmadığı alanlarda gençler katlediliyor. Ofis, Batıkent, Seyrantepe Kavşağı’nda gençler katledildi. Bu alanlarda ne sokağa çıkma yasağı vardı, ne de herhangi bir eylem. Sıradan, çok basit bir faaliyette bile çok amasızca saldırılarla karşı karşıya kalıyoruz. Tüm bunlar toplumu sindirme adına yapılıyor.

TAYBET INANBakın Mesut ile İsa’nın cenazelerini almak için onlarca şey yaptık. En son cenazeler getirildiğinde emniyet beni aradı, “hastaneye gelin” dediler. Cenazeleri tanınmayacak duruma getirilmiş. 28 gün boyunca Mesut ve İsa’nın cansız bedenleri onların elindeydi. Bu cenazeler karda, yağmurda, güneşte kaldı. Anlatabiliyor muyum? Hunharca bir saldırı var. İnsanlar nasıl öfkelenmesin. Öyle bir şeyle karşı karşıyayız ki amansızca, kural tanımayan bir uygulamaya maruz kalıyoruz.

Sizin de çalışma arkadaşlarınız olan Sêvê Demir, Pakize Nayır ve Fatma Uyar Silopi’de Türk devlet güçlerinin hedefi oldu. Özellikle siyasi kimliği ön planda olan kadınların hedef alınmasına ilişkin neler belirtebilir siniz?

9 Ocak 2013’te Sakine yoldaşların Paris’te katledildiği olaya baktığımızda aslında AKP’nin ve egemen güçlerin Kürt kadın siyasetçilerine ilişkin pratikteki tutumlarını görebiliyoruz. Bu devam etti, biz Kürt kadınları güçlendikçe saldırılar da artarak devam etti. Kürt kadınları toplumsal eşitlikte, siyasette, öz savunmada, yani kısacası her alanda söz söyleme hakkını elde etti ve bunun mücadelesini verdi. Yaşamın tüm alanlarda kadınların birebir irade ve özne olma mücadelesini verdiğimiz için Türk devletini de zorladık. İdeolojik anlamda bir çatışma yaşıyoruz. Eril bir zihniyetin yaklaşımlarıdır tüm bunlar. KCK tutuklamalarıyla başlayan, 9 Ocak Sakine, Rojbin ve Ronahi’nin katledilmesiyle devam eden, gerilla kadınların bedellerine yapılan insanlık dışı muameleler ile süren ve devamında öz yönetim alanlarında mücadele eden Sêvê, Pakize ve Fatma arkadaşların katledilmesi… Bu arkadaşlar halk tarafından bilinen, saygı duyulan, mücadelesi kabul görmüş arkadaşlardı. Sêvêleri devlet bilerek ve isteyerek hedef almıştır. Burada amaçlanan ve hedeflenen şey şudur: politize olup ve bunun mücadelesini yürütenlere her türlü şeyi yapabiliriz, katlederiz. Ancak bunun karşısında KJA, kadın aktivistler daha da kenetlenerek mücadelelerini güçlendirme kararına gittiler. Kadınlar, 3 kadın devrimciyi güçlü sahiplenerek alanları bırakmayacaklarını haykırdılar. Bu, bundan sonra kadın kimliği üzerinde devletin hiçbir politikası tutmayacağının da garantisidir. Kadınlar, Kuzey Kürdistan’da öz yönetimde öncü roldeler, savunmadalar ve cesaret veriyorlar. Şu bilinmelidir; devletin her saldırısı kadınları daha da çok kenetliyor, örgütlüyor ve mücadelelerini büyütüyor.

Karşımızda erkek bir iktidar var. Dolayısıyla bu erkekliğin yaşama yansıması doğrudan şiddet oluyor, yok sayma ve inkar oluyor…

Bu topyekûn bir savaş, hele bu zihniyetin binlerce yıldır köle olarak gördüğü kadını kabul etmesi çok zor. Biz bunu birebir alanlarda çokça yaşıyoruz. Tüm eylem ve etkinliklerimizde bunlarla karşılaşıyoruz. Son derece kaba, eril ve yok sayan yaklaşımlarla karşı karşıya kalıyoruz. Öyle bir zihniyete sahip olan bir iktidarın bu yaklaşımları bizi şaşırtmıyor. “Bir kadın olarak sus, kadınsan ağırlığını bil” gibi söylemeleri olan bir iktidar var karşımızda. Dolayısıyla yaptıklarıyla kendisini ortaya koyuyor. Bununla birlikte bizi HDPli vekiller olarak kabul görmeyen bir iktidar var. Bizi reddeden bir tutumları var, bir de kadın olunca bu yaklaşımlar iki kat artıyor. Ancak biz kadınlar, kendimize olan öz güvenimiz ve politik bilincimiz ile onların ‘tahammül’ sınırlarını da zorluyoruz. Biz yaşamın her alanında söz söyleme bilincine sahibiyiz. Böyle bir gelenekten geliyoruz. Onların söylediklerine karşı geri adım atmamız mümkün değil, dolayısıyla pratikte tavrımızı ve direnişimizi gördükçe daha da saldırganlaşıyor.

SIBEL YIGITALPSon olarak böylesi bir süreçte Avrupa’da yaşayan Kürdistanlılara, Kürt kadınlarına bir çağrınız, bir mesajınız var mı ?

Aslında bu süreçte Avrupa’da yaşayan halkımıza biraz da kızıyoruz. Avrupa’da yaşayan Kürtler, Türk devletinin 100 yıllık politikaları ve dayatmaları sonucunda orada yani sürgünde yaşamak zorunda kaldılar. Savaşın acısını ve bedelini yaşamış bir halk var Avrupa’da. Biz burada katlediliyoruz, soykırıma uğruyoruz. İnsanlar kendi çocuklarının cenazelerini almak için 20 gündür açlık grevindeler. 30 gündür cenazelerimiz yerde. Bundan daha ağır ne olabilir.? Ruhumuz bu acılara dayanmakta zorlanıyor ama direnişi gördükçe de cesaretleniyoruz. Burada yaşamak  gerçekten çok zor. İnsanlarla iç içe yaşamak, her gün ölümlere tanık olmak gerçekten dayanılmaz. Biraz önce Sur’daki arkadaşlarla konuştum. Düşünün oradaki ekmek fırınlarını kapatmışlar. Yani insanlar ekmek almasın aç kalsınlar ki orayı terk etsin diye fırınları kapatmışlar. Yokluklukla halkı terbiye etmeye çalışıyorlar. Su yok, elektrik yok. Bu kışın ortasında bunlar yapılıyor. Ama yine de biz mücadele alanlarımızı terk etmiyoruz. Direnişimizin sonuç alacağına inanıyoruz, Avrupa’da yaşayan Kürtlerin de destek değil, bu mücadeleye sahip çıkmalarını bekliyoruz. Biz kimseden bir destek beklemiyoruz. Bu mücadele bir insanlık mücadelesidir. Avrupa’daki tüm demokratik kamuoyuna da sesleniyorum. Bu mücadele ve direniş tüm ezilenlerin, yok sayılanların mücadelesidir. Burada yaşanan her vahşet, katliam ve soykırım sizedir. Aylardır yaşadığımız hatta son aylarda hiçbir kural tanımayan devletin bize uyguladığı savaşı gündemde tutacak, Avrupalılara anlatacak, görünür kılacak olan bizim oradaki yurtsever, demokrat ve yüreği insanlık için çarpan halkımızdır. Bu mücadeleyi sahiplenmeniz ve kendi mücadelemiz gibi görmelisiniz. Bulunduğunuz yerde bir ıslık çalsanız, bir ses verseniz yeterlidir. Sizden daha güçlü refleksler bekliyoruz.