‘Sözleşme’nin ardından birkaç ‘satır’

- KAKTÜS
9 görüntüleme
Bahar ayına girdik ama ruh halim hiç baharlık değil. Ağır ve yıkık bir şehrin kasvetli havasında gibiyim. Kendime karşıdan bakıyorum, “Bu tablo, Pablo Picasso’nun Guernicası mı yoksa” diye soruyorum kendime. Ama yılgınlık yok, öfke var, azim var, kavgada ısrar var. Yüklenmişim tavayı, oklavayı, kaşık kevgiri ve tabi en önemlisi satırı.

“Niye ki” diye sormayın, hem elma keseceğiz desem inanır mısınız? Tabi ki inanmazsınız. Ceviz kıracağız, oldu mu!?!Şimdi canım, canlarım, kavga zamanında savaşacak silahınız olmalı. Madem meydana atılıyoruz tedbirsiz gitmeyelim. Bize cop kaldıranın kafasına tavayı, tekme atanın kıçına kaşık kevgiri geçirelim yani. Küfür edenin münasip bir yerine oklavayı indirin. Bir tüyo verecektim ama ortam müsait değil. O yüzden gönlünüzden nasıl geçiyorsa öyle yapın. Satırı mı nasıl kullanacaksınız? Zamanı gelince söyleceğim, aceleye mahal yok. Kanmayın intikamın her zaman soğuk yenilen bir yemek olduğu safsatasına. Hep soğuk, hep soğuk, karnınız ağrır, parazitler oluşur. Sıcağı iyidir, sıcağı…

Gecenin bir vakti kararname çıkartmak ne demek

İştar aşkına bir beri gelin, beri! Ula ayın arka yüzü kara delik. Öyle gecenin bir vakti kararname çıkarıp, kadın hak ve özgürlüklerini içeren sözleşmeyi iptal etmek nedir? Rüyanıza ne girdi, terbiyesizler! ‘Bi b.ktan anlamaz helaya gardiyan yazılır’ diyeceğim olmayacak. Çünkü bunlar her bi şeyin varacağı noktayı çok iyi bilir, iyi hesaplarlar. Ne de olsa tüccar kafalılar. Nasıl alacaklarının, nasıl satacaklarının alaveresini-dalaveresini iyi yaparlar. Bugüne bugün bunlar ayakkabı kutusunda para istifleyenlerdir. Adamdaki rahatlığa, küstahlığa ve de şımarıklığa bakar mısınız; “Canım istedi imzaladım, canım sıkıldı iptal ediyorum” havasıyla kadınların, çocukların hayatıyla oyunuyorlar. Kanalizasyon beyinliler… Bu konuda çok ciddiyim, gerçekten rüyanda nasıl bir pislik gördün de gecenin bir vakti kararname çıkarttın? Bunu soruyorum çünkü, rüyasında eşini/kızını çıplak görüp, “şehvet uyandırdıklarını, günaha girdiklerini” söyleyip katleden kokuşmuş zihniyetliler var. De gel de böyle kokuşmuş zihniyetlilerle aynı dünyanın havasını solu? Gördüğü rezil rüyadan bile kadınları sorumlu tutuyor. Sanki biz onların rüyalarının bekçisiyiz! Şimdi özsavunma babında iki tava geçireceğim kafasının ortasına, korkarım ölsün, sakat kalmasın. Ölürse yaptıklarının acısını nasıl çıkaracağız bundan. Zaten o Kenan Evren denilen adi öyle gitmedi mi? Bari bir zalim de yaptığı zulümde az biraz debelensin ama, değil mi?

Şiddete karşı farkındalık

Düşünebiliyor musunuz, “adamlar” o kadar zalimler ki, kadınlar bir günyüzü görsün istemiyorlar. Söyler misiniz, İstanbul Sözleşmesi’nin genel hatları neydi, kime ne yüklüyordu, ne vaat ediyordu? Bir kere sözleşmenin yükümlü tarafı devlet. İçerik olarak da toplumsal cinsiyet eşitliğini öngörüyor ve bu temelde devletlerin politika üretmesini, kadınların ekonomik olarak istihdam edilmesi için kaynak ayırmasını içeriyor. Yine kadına yönelik şiddeti önleyecek toplumsal zihniyet değişikliği, şiddetin boyutu hakkında istatistik verilerin toplanması, çocukların şiddetten korunması sözleşmenin getirdiği yükümlülükler. Peki böyle bir sözleşmeden çekilmenin anlamı nedir?

Şiddete karşı farkındalık yaratılması iyi bir şey değil mi? Sözleşmede mağdurların korunması, yasal tedbirlerin alınması, cinsel şiddete karşı tedbirlerin alınması gibi çok sayıda madde yer alıyor. Siz şimdi iki kadının can güvenliğini sağlayacak mısınız? Cinsel şiddete karşı çocukları korumayacak mısınız? Peki devlet olarak siz niye varsınız? Biz sizi niye çekmek zorundayız? Düşünsenize, sözleşme 2011’de imzalanmış, 2014’te sözüm ona yürürlüğe girmiş. Ama uygulama sıfır. Zaten uygulamak gibi bir dert de yoktu. Ama dil alabildiğine uzun. Bir konuşuyorlar bir konuşuyorlar sanırsınız Özgürlük Beyannamesi’ni onlar yazmış. “Cennet kadınların ayağının altındadır”, “Annelik en kutsal meslektir.” “Kadın üniversitesi açacağız”, “Pembe otobüsler geliyor, artık kimse kadınları rahatsız edemeyecek.” “Ebeveynlerin ikisi çalışınca çocuklar kreşe veriliyor, yazık değil mi o çocuklarımıza.” Hay düşüşün ola çıkışın olmaya… “Kadınlar, üç çocuk yapın!” demesi kolay. Kim besleyecek, büyütecek? Zalimmm,  “Kadının çocuk doğurma bakımından en verimli çağı 12-17 yaş arasıdır.” “Kadın dediğin iffetli olmalı.” “İtaat et, rahat et!” diyor. Wııışşş, hema ölüm sizi öpsün! Bir de bu sözleri öyle bir söylüyorlar, sanırsınız ki bunlar kadın hakları beyannamesinin maddeleri. Bir hararetli, bir hararetli… Ama gaza gelenimiz de yok değil?!! “Vay anam, vay bacım gelin gelin, cennet ayağımızın altında.” Fakat laf aramızda sevgili okuyucu, iyi ki cennet ayağımızın altında değil, yoksa bunlar bizde ayak bırakmazdı. Düşünsenize tüm kadınların ayakları ya tahta ya da protez ayak olurdu. Ayyy tahtaya vurun, bunların işi belli olmaz. Zaten bir kutsal mesleğimiz var, gelen kutsuyor giden kutsuyor. Kutsallıkta mezar tanımıyoruz.

Peki şimdi ne yapacağız? Tam bir kördüğüm. Köşeye sıkıştırılmışız. Evden kaçsak diyecekler ipini kopardı, “sokağa düştü”… Kaçmayıp itaat etmeye çalışsan, kaldıramayıp canına kıyabilirsin. Ee ne yapalım, kimse köle doğmuyor. Hatta o kadar özgür doğuyoruz ki, dünyaya çıplak geliyoruz. Şimdi bunların gözü Allah’ın verdiği bu iki nefes özgürlüğümüzde. Gün, size yüzünü göstermesin inşallah! Peki siz söyleyin, bu iki dünya arasında kalmaktan başka bir yer yok mu? Başka hayat mümkün değil mi?

Bakın söylemedi demeyin, bir kediyi bile köşeye sıkıştırırsanız, tırmalar. Bu kadar sıkışmışlıkta değil sizi tırmalamak, parçalamak an meselesi. Yettiniz be! Getir kız ordan satırı ya da saturları, ceviz kıracağız, sıcağı sıcağına..!