Sur direnişi ve ‘ayrı’lmış Diyarbakır

- Newaya Jin
408 görüntüleme

SURICISur’da ablukanın 48’inci günü… PKK’nin, çarşamba gecesi Çınar Emniyet Müdürlüğü lojmanlarına düzenlediği eylemin ardından YPS’nin direnişinin sürdüğü abluka altındaki mahallelere askeri tanklardan yapılan top atışları arttı. Günün neredeyse her saati yapılan top atışları şehrin, Sur’a uzak sayılabilecek ilçeleri de dahil, pek çok noktasından duyuluyor. Saldırının en şiddetli ve yoğun olduğu saatler şafak vakti; gece yarısı birkaç saat duran çatışmalar alacakaranlıkta tekrar başlıyor.

Gece şiddetli patlamaların sesinden uyuyabilirseniz sabaha karşı top atışlarının sesiyle yeniden uyanıyorsunuz. Sıcak yatağınızda hissettiğiniz duygular karışık; en yoğun olanı vicdan azabı, öfke, çaresizlik hissi… Bu karmaşık duyguların insanı hareketsiz bıraktığına kuşku yok ama hareketsizliğin nedeni sadece bireylerin içine düştüğü çaresizlik hissi mi? Sistemi sorgulamamız gerekmiyor mu?

“90’larda ne yaşandığını bilmiyorduk” ezberinin tekrar edildiği Batı’da şimdilerde yeni bir bahane türedi; “Doğu’da yaşananlar” karşısında neden tepkisiz kalındığı sorulunca tartışma yollarını kapatan cevap hemen veriliyor: “Tek başına ne yapabilirim ki?” Tek başına bir şey yapılamayacağı tartışma götürmez bir gerçek. Örgütlü olma imkânı varken ‘tek başına’ kalma halinde ısrar edilince gösterilebilecek tepkilerin, kolayca ‘boş kahramanlık’ tuzağına düşmesi ihtimali var. Çaresizlik hissine tek başına yapılabileceklerin sınırlı olmasının da neden olduğu açık.

Peki, “Batılı” olmayı bir “durum” olarak kabul edersek Diyarbakır’da şu anda yaşanan ‘hali’ bununla açıklayabilir miyiz? Sur’da direniş sürerken şehrin hiç de görmezden gelinmeyecek bir kesimi neden sessiz? Neden “… ama hayat da mecburen devam ediyor” sözü tekrar ediliyor? Bu sorulara yanıt aramak için iyi niyetli olduğu kuşku götürmez bireysel hislerden, “özel durumlardan” ve açmazlardan uzaklaşıp Sur’dan biraz çıkmak, kentteki mekânsal düzenlemeye ve mekân üzerinden kurulan sisteme bakmak gerekiyor.TURKEY-KURDS-UNREST

Gerekliliğin nedeni şu: Mekân aslında ideolojidir. Mekânın yapılanması, düzenlenmesi ve kullanımı toplumsal yapıyı yeniden şekillendirirken aynı zamanda toplum ve iktidar ilişkilerine dair önemli veriler barındırır.

Tarihi surlar içinde yasaklı olmayan mahallelerinde polislerin araması, kimlik kontrolü, tacizi altında biraz ‘gezinip’ Sur’dan çıktıktan sonra başka bir hayatla karşılaşılıyor. Diyarbakır’da birbiriyle çelişen iki hayat yaşanıyor: Bir yanda iktidar tarafından yasaklanan, devletin ilan ettiği savaşın hedefinde, üzerine top atışlarının yapıldığı, yaşam ve özgürlük mücadelesinin verildiği ve egemenin gaddarlığın en uç sınırda uygulandığı bir direniş mekânı, diğer tarafta neoliberal sistemin işleyişine uygun olarak tüketimin iştahla yaşandığı, hazzın, arzuya indirgenmiş öznelliğin, özel hayatın kutsandığı, ‘köylülüğü’ bir an önce yok etmek isteyen Batılılaşma ve modernleşmenin kurulduğu mekânlar…

Sur’dan çıktıktan sonra otobüsle en fazla 10 dakikada hepsi birbirine benzeyen çok katlı binaların yükseldiği veya villaların sıralandığı toplu konutların olduğu mahallelere, ilçelere geliniyor. Girişlerine “Liberal kentleşme vizyonuna hoş geldiniz” yazılsa hiç de yanlış olmayacak inşaat odaklı büyüme stratejisinin merkezi olan siteler, korunaklı duvarlarla çevrili, kapılarında özel güvenlik görevlileri bekliyor. Site sakinlerinin çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak üzere düzenlenmiş, ihtiyaçları karşılayan hizmetlilerin çalıştırıldığı toplu konutlarda kalite ve konfor ön planda tutulmuş. Sitelerdeki evler ‘korkunç derecede’ türdeş; evlerin ‘dekore edildiği’, o yıl moda olan benzer, hatta aynı mobilyalar, mutfak ve banyolarda aynı fayanslar birer statü sembolü.

Önce 1980’lerde İstanbul’da kurulmaya başlanan, 2000’lerde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin büyük kentlerine hızla yayılan “uydu kent”, site gibi yeni mekânların, “güvenlik” kaygısıyla kent yaşamına girdiği biliniyor. Şehirdeki kaostan, yoksulluktan, hırsızlıktan, kötü komşuluktan uzaklaşmak ve güvenlik içinde yaşamak isteyen orta, orta üst ve üst sınıflar için tasarlanan toplu konutlar, kent yaşamını birbirinden ayırırken sitelerde yaşayanlara da bir ayrıcalık, prestij sağlıyor. Sitelerde yaşam mutenalaşırken değersizleşen kent merkezi de “güvensiz”, “tehlikeli” sıfatlarıyla damgalanıp ötekileştiriSURliyor. Böylece kent içinde yeniden bir toplumsal hiyerarşi kuruluyor. Site yaşamı, kent içinde yeniden bir ayrıcalıklı sınıf yaratırken diğer taraftan bir arada yaşamdan ayrılan, sitelere ‘istiflenen’ bu kesim, konforlu evlerinde ‘tek başına’ hayatlara sıkışıyor.

Bu ayrıcalıklı, dolayısıyla ‘ayrı’ olma halinin, egemenin iktidar kurma yönteminin bir parçası, dahası bir tuzağı olduğunu anlamak için Michel Foucault’yu referans almakta fayda var. Foucault, ‘Hapisanenin Doğuşu’ kitabında kitleleri parçalara bölüp, mekânlara kapatmanın onları disiplin altına almanın, terbiye etmenin yöntemi olduğunu anlatır. Kitapta örnek verdiği 17. yüzyılın sonuna ait bir yönetmelikte, kentte veba salgını çıktığında alınması gereken önlemleri sıralarken toplumu disiplin altına alma ilkesinin cüzamlılarla (ve dilencilerle, serserilerle, delilerle, şiddete başvuranlarla) temas etmemek üzerine kurulduğunu açıklar. Bu katı çerçevelemeyle hem uzak durulan cüzzamlılar hem de toplum kontrol altında tutulur. Egemenlik kesen, bölen ve sınırları belirleyen iradedir ve iktidarın işleyişi içinde hareketsiz kılınan kent, mükemmel yönetilen kent ütopyasıdır.

19. yüzyılın başından beri düzenli olarak başvurulan yöntem budur: Akıl hastanesi, hapishane, ıslahhane, eğitim kurumu ve hastaneler, genel olarak bütün bireysel denetim mercileri, çifte bir tarz üzerinden işlemektedir. İkili ayrım ve işaretleme uygulanır: Deli-deli değil, tehlikeli-zararsız, normal-anormal. Baskı altına alıcı ayrım, farklılaştırıcı dağıtım işler: Kimdir, nerede olmalıdır, onu neyle belirlemeli, nasıl tanımalı, onun üzerinde sürekli bir gözetim bireysel olarak nasıl uygulanmalı?

Ancak bu mekânlar “disiplin mekanizmasının” uygulandığı mekânlardır ama Foucault, “güvenlik mekanizmasını” da bununla birlikte ele alma ihtiyacı duyar. Foucault’a göre güvenlik toplumu, disiplin toplumunun karşıtı olarak kurulmuştur. Disiplin mekanizması yasaklarla, dehşetengiz cezalarla iş görür. Devlet merkezi gücünü yaptırım yoluyla kullanır, kanunlara itaatin sağlanması iktidardır. Suç ve her suç türüne tekabül eden bir ceza vardır. Egemen olan korku salar ve böylece egemenliğini görünür kılar. Tolumda “normalizasyon” değil, “normasyon” işler. Normal ile anormal olan arasındaki çizgi normlar aracılığı ile çizildiği için, söz konusu olan normalizasyon değil normasyondur. Norma itaat beklenir.

Güvenlik mekanizmasında ise amaç riski (şiddet, anomali, hastalık, hırsızlık, veba v.d.) sıfıra indirmek değildir, çünkü aslında güvenlik sistemi riske ihtiyaç duyar; sistem riskten beslenir. Güvenlik mekanizmasında asıl mesele riskin nasıl optimize edileceğidir. Zararlı öğeler dengelenir, sınırlanır veya telafi edilir, sonunda “zararlı olan” önlemeye gerek kalmadan etkisiz hale getirilir. Hedef nüfusun tamamının güvenliğidir, bu da nüfusu disiplin altında tutmakla elde ediSURICI COCUKLARlmez; risk, tüm nüfusu tehlikeye sokmasını engelleyecek şekilde ‘yönetilir.’ Güvenlik sisteminde, disiplin sistemindeki gibi “normasyon” değil “normalizasyon” işler.

Foucault’nun analiz ettiği güvenlik sistemi nüfusun bir kısmını “harcanabilir” kabul eder. Liberal ekonomide nüfusun bir kısmının gözden çıkarılması “normaldir”; toplumun güvenliği aslında bu “harcanabilir” öğelerle sağlanır.

Foucault’nun kavramsallaştırması ışığında Diyarbakır’daki mekânsal düzenlemeye yeniden bakılırsa Sur’un disiplin altında tutulmaya çalışılan, eski şehir merkezinden çıktıktan sonra sadece toplu konut yapılanması şeklinde ‘gelişen’ kentin ise güvenlik mekanizmasının işlediği mekânlar olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu ikili ayrımın nasıl işlediğini görmek için hükümetin söylemlerini  bakmak yeterli. İktidar “Kürt kardeşlerinin güvenliği için” Sur’un “harcanmasını” şart koşuyor.

Peki, Diyarbakır’ın mekânsal bölünmüşlüğü, ayrılarak ‘tek başına kalma hali’, normalleştirilen eşitsizlik, egemenin bu stratejisine karşı direnebilir mi? Bunu bizlere Sur’da yaklaşık bir aydır devam eden direniş gösterecek. Bu direniş hem parçalanan toplumsallığı yeniden ayağa kaldıracak, hem ayrışan mekânları bütünleştirecek, hem de egemenin stratejisini yıkacak bir yaşam modelini inşa edecek. Yoksul Sur sokakları aynı zamanda modernizme karşı yani bencil olana, zengin olana, tamahkar olana, eşitsiz olana karşı toplumsal olanı, bölüşmesini bileni, paylaşanı, azla yetineni, eşit ve adil olanı savunma direnişidir ki bizlere çok şey anlatır…