Tarihin en uzun savaşı: KADINLAR

- Rojda YILDIRIM
320 görüntüleme

Habil ile Kabil arasındaki derin husumet Habil’in öldürülmesiyle son bulur. Bu olay mitolojik anlatımda tarihin ilk kardeş kavgası olarak geçer. Daha sonraları Sümerler ile Akadlar arasındaki savaşlar dönemidir. Peşisıra Hititler ve Mısırlılar, Perslerle Yunanlılar arasındaki savaşlar, Roma imparatorluğu döneminde de bitmek bilmeyen savaşlar yaşanır. Ortaçağ savaşları, Osmanlı imparatorluğunun yarattığı sınırsız yayılmacılık ve yıkım derken, 1. ve 2. dünya savaşlarına kadar uzanırız. Sayısız binlerce savaş örneğini tarih kitaplarından rahatlıkla öğrenebiliriz. Zaten büyük bir çoğunluğa “tarih nedir?” diye sorsak, alacağımız yanıt büyük ihtimalle “savaşlar dizisi” şeklinde olacaktır. Bu savaşlar “kahramanlarıyla, destanlarıyla, şanlı” anlatımlarıyla kitaplarda yerini alır. Kralların, hanedanların, komutanların adı geçer bu sayfalarda. Sayısız methiyeler dizilir. Şiirler okunur, mitolojik masallar üretilir. Anlatıla anlatıla bitmez. Bu savaşlarla adları anılan kişilerin hepsi ise erkektir. Savaşlar anlatılırken bir nevi erkekler dünyası da anlatılır.

Ama siz hiçbir tarih kitabında tarihin ilk derin çelişkisinin Adem ile Lilith arasında başladığına ve bunun yazıldığına tanık olmazsınız. Havva’dan önce Lilith diye isyancı bir kadın olduğunu ve bu kadının Adem’e boyun eğmediği için cennetten kaçıp dünyaya sığındığını duymazsınız.

Ya da bir zamanlar insanı insan yapanın kadın olduğunu, 15 bin yıl boyunca kadın eksenli toplumsallıkla kendi şahane sistemlerini kurduklarını anlatan tarih kitabına da rastlamazsınız. Hadi diyelim bir kısım kadın bu hakikatleri kadın duyarlılıkları gereği yazdı.

KADINA SİDDETPeki ama savaşların uzun uzun tarihi anlatılırken, sınıflı uygarlıkla birlikte kadınlara karşı tarihin en uzun savaşının ilan edildiğini hiç okudunuz mu? Ya da Ana tanrıça Tiamat, Marduk tarafından parçalanırken bu durumun aslında ataerkilliğin bilcümle tüm kadınlara karşı bir savaşın sembolik anlatımı olduğunu gördünüz mü?

Ya da Ortaçağda milyonlarca kadın ‘cadı’ diye yakılırken bunun tarihteki en büyük savaşlardan biri olduğunu okudunuz mu? Veya İskenderiye’de Hipatya adında bir bilim kadını taşlanırken, onun şahsında kadın aklının ve felsefesinin de taşlandığını duydunuz mu?

Binlerce yıldır kesintisiz olarak ölen kadınların neden öldüğünü sorgulayan bu “şanlı tarih” anlatımlarında hiçbir analize rastladınız mı?

Birinci dünya savaşının bir adı vardı. İkincisinin de… Hali hazırda üçüncüsünün de adı kapıda…

Peki ama binlerce yıldır kadına karşı sürdürülen kesintisiz savaşın neden bir adı yok. Üstelik diğer savaşların bir başlangıç bir de bitiş tarihleri vardır. Hatta hepsi için milli günler, anmalar ve kutlamalar da vardır. Ama kadına karşı bilcümle sistemin yürüttüğü savaşın bir adı yoktur. Başlangıcı ve sonu da yoktur. Her güne düşen onlarca kadının ölümünün herhangi bir tanımlaması da yoktur.

Oysa ki biz kadınlar için bunun bir adı ve tanımı elbetteki var. Bu savaş beş bin yıldır kesintisiz olarak vardır. Sınıflı toplum başladığında bizim de savaşımız başlamış oldu. Ama bizim istediğimiz bir savaş değildi bu. Erkek egemen karakterde doğan bu uygarlık ilk savaşını kadına karşı başlatmış oldu. Kadına ait ne varsa korkuldu, güç olarak görüldü. Başedemeyince egemen akıl onu “lanetli” ilan etti. An geldi “kadından şeytan” yarattı. An geldi kadını bir “fahişe” olarak niteledi. An geldi kadını kara bir çarşafın arkasına gizletti. An geldi kadınlar sadece ölümün soğuk yüzünü gördü. An geldi recm edildi. An geldi iliklerine kadar sömürülüp bedeninin her parçasından kazanç sağlandı, pazarlandı. Sınıflı uygarlık bu anlamda kadın karşıtı olduğu kadar toplum ve doğa karşıtı sistemiyle kesintisiz olarak günümüze kadar savaşını sürdürdü.

Bu savaş bir cins kırım olarak halen devam etmekte. İki yüz yıla aşkın bir zamandır kadın hareketleri örgütlü bir mücadele vermektedir. Tüm mücadelelere rağmen kadın kırımı halen uluslararası literatürde ve hukukta kabul edilmiş değildir. 25 Kasım Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü’nü bir kez daha karşılarken, süregelen cins kırımını görünür kılmanın ötesinde artık adı belli bir savaş olduğunu bir kez daha ilan etmek elzemdir. Aynı zamanda Şengal’de Êzîdî kadınlarına dönük gerçekleştirilen cins kırımını görünür kılmak kadar, bunun uluslararası alanda bir savaş suçu ve kadın kırımı olduğunu kabul ettirmek için de mücadele etmemiz tarihi bir sorumluluktur.

 

Soykırım ve Cins kırım

Birleşmiş Milletler, 1948’de Soykırım Suçunu Önleme ve Cezalandırma Anlaşması’nda soykırımı uluslararası bir insanlık suçu olarak kabul etmiştir. Bu anlaşma ile “millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubu kısmen veya tamamen imha maksadıyla” gerçekleştirilen bütün fiiller soykırım unsuru olarak ele alınmıştır: Soykırım Anlaşması’nın özünü oluşturan bu tanım, İkinci Dünya Savaşı esnasında gerçekleşmiş olan Yahudi soykırımına yönelik belirlenmiştir. Bu tanıma kültürel soykırım, doğaya dönük kırım ve kadına dönük cins kırım eklenmemiştir.

Kadına uygulanan cins kırımının uluslararası hukukta herhangi bir karşılığı ve tanımlaması yoktur. Yakın zamanda kadın hareketlerinin ve insan hakları örgütlerinin yoğun mücadelesi sonucu tecavüz bir savaş suçu olarak kabul edilmiştir.

Daha önce savaş suçlarını yargılayan ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Tokyo ve Nürnberg’de kurulan “savaş suçları” mahkemelerinde birçok savaş suçu yargılanmış, ancak cinsel şiddete maruz kalmış yüz binlerce kadının durumu göz ardı edilmiştir. Bosna ve Ruanda’da yaşanan çatışmalar sonrasında Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde kadına yönelik cinsel işkence ve tecavüz ağır savaş suçu, insanlığa karşı işlenen bir suç olarak yargılanmıştır. Gecikmeli de olsa, kadın cinselliğine yönelik her türlü zorlama, tecavüz, fuhuşa teşvik gibi uygulamalar Cenevre Sözleşmesi’nin ağır bir ihlali sayılmış ve savaş suçu olarak değerlendirilmiştir.

Bu konuda önemli örneklerden biri Bosna Hersek savaşıdır. 1992-1995 yılları arasındaki Bosna savaşı sırasında 16 bini çocuk olmak üzere yaklaşık 250 bin kişi katledilmiş, 20 ila 60 bin arasındaki kadın ve genç erkek, cinsel şiddete ve sistematik tecavüze uğramıştır. Tespit edilen tecavüzcülerin tümü Sırp erkeklerinden oluşmaktaydı. Tecavüze uğrayanlar ise Bosnalı kadınlardı.

kadina yönelik siddet 6Yıllarca sistematik tecavüze maruz kalan kadınlar, Sırp erkekleri tarafından Sırp çocuklar doğurmaları için zorlanmış, bu anlamda da soykırımın yanısıra derin bir cins kırım da yaşamıştır. Ancak tecavüz daha sonraları tüm açıklığıyla soykırım kapsamı içinde değerlendirilmemiştir.

Bu duruma örnek teşkil eden diğer somut bir örnek ise Ruanda için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi olmuştur. 1994’te, Ruanda’daki Hutular ülkedeki Tutsi azınlığına karşı bir imha harekâtı başlatmış; 100 gün içinde, bir milyona yakın insan öldürülmüş, 500 bin kadına tecavüz edilmiştir. Ruanda’da yaşanan tecavüzlerden sonra Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulmuş ve tecavüz bir savaş suçu olarak kabul edilmiştir. Bu karara, “tecavüzün, korunan bir grubun üyelerine ciddi bedensel ve ruhsal hasar verecek bir metot olarak uygulanmasının bir soykırım suçu oluşturduğu” üzerinden gidilmiştir. Buna ek olarak kararda, “tecavüzün bir gruptaki doğumları engelleme aracı olarak kullanılabileceği” belirtilmiştir. Yani, “etnik kökenin babanın kimliğine göre belirlendiği toplumlarda bir kurbana onu hamile bırakmak üzere tecavüz etmek kurbanın kendi grubuna dahil bir çocuk doğurmasını engelleyebilmektedir” denilmektedir.

Ancak bu kararda diğer soykırım biçimleri mevcut olduğu için, tecavüz de bir soykırım suçu olarak ele alınmaktadır. Savaş ve yerel halka dönük genel bir soykırım olmasaydı tecavüz kendi başına bir soykırım olarak nitelenmeyecekti. Yine, belirtilen çerçeve kadını kadın olması ve tecavüze uğraması üzerinden esas almamaktadır. “Etnik kökenin babanın kimliğine göre belirlendiği toplumlarda” deyip soy sürdürmenin dumura uğratılması, başka bir etnik kökenden erkeğin soyunun sürdürülmesi üzerinden bir insanlık suçu ve savaş suçu olarak nitelemektedir. Şunu dememektedir: Tecavüz nereden, nasıl, kimden gelirse gelsin kadına karşı yapılmış bir cinskırımdır; kadın kimliğine, kadının iradesi dışında yapılmış bir saldırı biçimidir…

Bu anlamda, yapılan tecavüz tanımının arka planını yine ataerkil zihniyet doldurmaktadır. Kadını ana odağına oturtarak yapılmış bir tanım değildir.

Oysa dünya üzerinde günlük olarak yaşanan tecavüzlerin ve şiddetin toplamı herhangi bir savaşta yaşanan şiddet ve tecavüzlerden farklı değildir. Aynı egemen kültürün toplumsal alanın her hücresine kadar yayılmasını ve nüfuz etmesini gösterir bize. Sadece savaşlarda değil, bir bütün olarak kadına ve kimliğine yapılan bütün saldırı ve kısıtlamalar suç olarak kabul edilmeli ve kadın cins kırımı olarak tanınmalıdır.

İstatistiksel verilerle cins kırım:

“Dünya genelinde her dört kadından 1’i yaşamlarının bir döneminde aile içi şiddete uğramaktadır.

  • Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün raporlarında belirtilen tahminlere göre tüm dünyada üç kadından biri yaşamlarının bir döneminde dövülmekte, cinsel ilişkiye zorlanmakta ve diğer yollarla taciz edilmektedir. Tacizi yapan kişi genellikle kendi ailesinden biri ya da tanıdığı bir kişidir.
  • Japonya’da, istismar yaşamış 613 kadının % 57’sinin fiziksel, duygusal ve cinsel şiddetin hepsine maruz kaldığı görüldü.
  • Kore’li kadınların üçte ikisi eşlerinden düzenli olarak dayak yemektedir.
  • Kenya’da yapılan bir araştırmada kadınların % 41’inin eşlerinde düzenli olarak dayak yediği saptandı.
  • Şili’de cinsel suç işleyenlerin % 72’sinin bu suçu yakından tanıdıkları kişilere karşı işlediği ortaya çıktı.
  • Mısır’ın İskenderiye kentinde öldürülen kadınların % 47,1’i akrabaları tarafından tecavüze uğradıktan sonra öldürüldü.
  • Dünya genelinde her 4 kadından 1’i hamilelik sırasında eşi tarafından isteği dışı cinsel ilişkiye zorlanmaktadır.
  • Öldürülen kadınların yüzde 40 ile 70’i yakın ilişki içinde olduğu partneri tarafından öldürülmektedir. 1989-1996 yılları arasında Avustralya’da cinayete kurban giden kişilerin % 43’ü, Bangladeş’de % 50’si, Zibmbabwe’de % 60’ı, Papua – Yeni Gine’de % 73’ü eşleri tarafından öldürüldü. İngiltere ve Galler’de 2000/2001 yıllarında öldürülen kadınların % 42’sinin, erkeklerin ise % 4’ünün katili eşleriydi.
  • Britanya suç araştırması sonuçlarına göre, İngiltere ve Galler’de şiddet içeren suçların yaklaşık dörtte biri aile içinde işlenmektedir. Eşler arasındaki şiddetin kurbanlarının % 81’inin kadın, %18’inin ise erkek olduğu saptanmıştır.
  • Aile içi şiddete uğrayanların ancak % 35’i bu durumu başkalarına söylemektedir.
  • Savaşın yaşandığı bölgelerde tecavüz, taciz, zorla hamile bırakma gibi yöntemler savaş stratejisi olarak uygulanmaktadır

Tüm bu veriler ve yaşamdaki karşılığı göz önüne alındığında, yaşanılanın sadece şiddet olarak tanımlanması cinsel terörün geldiği boyutları izah etmekte oldukça masum kalır. Açıkça görülüyor ki, bu durum kadın cinsine karşı yürütülen bir kırımdır. Gerçekleştirilen ve görünür kılınmayan bir cins kırımdır. Ve adı konulmamış bir savaşın adı olmaktadır.

TURKEY-SYRIA-KURDS-REFUGEESYakın zaman içinde Şengal soykırımı bu duruma diğer bir örnektir. Şengal’de Êzîdî Kürtlere yönelik bir soykırım harekatı başlatılmıştır. Ancak burada Êzîdî kadınlara uygulanan vahşet ise ayrıca ele alınmak durumundadır. Soykırımın cins kırımla tamamlanmak istendiği tipik bir örneği teşkil etmektedir. Ortadoğu coğrafyasında kadına dönük sistematik şiddet savaşın ağır tahribatları içinde ayrıca görünür olmak içinde mücadele vermek zorundadır. Kadınlar cins kırımını görünür kılmak için ayrıca bir bedel ödemektedir.

Dünya genelinde her an, her saniyeye düşen bir kadın kırımı süreci yaşıyoruz. Kimisi fiziksel, kimisi psikolojik, kimisi ekonomik, kimisi cinsel şiddete maruz kalmakta… Şiddet, savaş, tecavüz, baskı yüksek yoğunluklu bir savaş olarak hayatımızda varlığını korumakta. Ve maalesef şiddetin içselleşmesi ve kanıksanması her an kadın yaşamlarından çalmaya devam etmekte. Bir tek en diptekiler yani biz kadınlar bu dünyayı kökten değiştirebiliriz. Çünkü tarihin sakat giden ayağı cins kırımla oluşturuldu. Düzeltilecek bir yer varsa o da yine kadınlarla olacaktır…