TC ile sınırsız ortaklık KDP’yi de bitirir

- Omedya WELAT
49 görüntüleme
Suriye savaşının akıbeti, Rojava’ya dönük saldırılar ile bölge kadınlarına dayatılan kırım politikaları, kadın devrimi kazanımlarına saldırılar, Kürtler arası birlik stratejisi ile İmralı tecriti başlıklarını Demokratik Birlik Partisi Eşbaşkanlık Konseyi Üyesi Foza Yusif ile konuştuk.

Bölgedeki kriz ve savaşın daha da derinleşerek süreceği öngörüsünde bulunan Foza Yusif, Kürtler’in 21. yüzyıl stratejilerinin Demokratik Ulus Projesi olduğunu hatırlattı. Erdoğan’ın politika ve stratejisini Kürtler’in hiçbir yerde statü sahibi olmaması üzerinden kurguladığını anımsatan Foza Yusif, KDP’nin Türk devletiyle olan ortaklığının tüm Kürtler’in geleceğini tehlikeye attığı uyarısında bulundu. DAİŞ çetelerinin Şengal’de işlediği suç fiilerinin bugün Erdoğan rejimi tarafından işgal edilen bölgelerde devam ettirildiği bilgisini paylaşan Foza Yusif, siyaseti erkek işi olarak görenlerin bu nedenle Eşbaşkanlık sistemi gibi siyasetteki kadın öznelliğine saldırdığını vurguladı. Foza Yusif, Kürtler’in hala katliam tehditi ve tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu anımsatarak, “Kürtler olarak topyekün direniş içerisinde olmamız gereken bir süreçten geçiyoruz” dedi.

 

10’uncu yılına giren Suriye savaşının bedeli halklar ve kadınlar açısından oldukça ağır. Güncel pencereden soracak olursak; hangi politika bu sorunu kördüğüm halinde bırakmakta?

Bugün Ortadoğu’da yürütülen savaşı 3. Dünya Savaşı olarak tanımladık. Suriye ise bu savaşın merkezinde yer almakta. Rusya, Amerika, Avrupa ülkeleri gibi hegemonik güçlerin yanı sıra, İran, Türkiye ve İsrail gibi bölgesel güçler bu savaşın birer tarafı. Asıl amaç ise parçalanılan Ortadoğu’nun yönetilmesi. Bölgede çözüm ve istikrar ortamının gelişmesi istenmiyor. Her bir güç, kendine göre farklı yol ve yöntem kullandığı için çatışma ve kriz direnleşmekte. Esas aldıkları politika; parçalamak, devrimci-alternatif güçleri pasifize etmek, devrimci-demokratik güçlerin gelişmemesi için gerici ve sağcı güçleri desteklemek, toplumları açlık ve yoksullukla terbiye etmek, kendilerine bağlı çete güçleri yoluyla bu krizi derinleştirmek, milliyetçiliği, dinciliği ve cinsiyetçiliği körüklemek. Özgürlükçü ve demokratik güçleri kuşatıp boğuntuya getirmek için bu güçlere karşı gizli ya da açık bir anlaşma içerisinde hareket etmek. Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi’ne dayatılan da bu politikadır.

Sorunu doğuran temel dinamikler “siyasi çözüm” arayışlarının da temel muhatapları kılınmış durumda. Bu formasyon, çözümden ziyade sorunun devam ettirilmesinden yana bir tercih değil mi?

Kesinlikle doğru bir tespit. Bugün kriz yaratan güçler, aynı zamanda kendilerini çözüm muhatabı olarak dayatmakta. Bu yüzden de on yıldır çözüm gelişmiyor. Bu güçlerin çözüm geliştirme temelinde bir niyet ve hazırlıklarının olduğunu söylemek de zaten mümkün değil. O nedenle çok farklı gerekçelerle çözüm çabalarını boşa çıkartıyorlar. Eğer şimdiye kadar Suriye Hükümeti ile Özerk Yönetim arasında ciddi bir diyalog gelişmemişse, bu kesinlikle bahsi edilen güçlerin müdahalelerinden bağımsız değil. Aynı zamanda eğer Özerk Yönetim şimdiye kadar Cenevre ve Astana toplantılarının bir parçası olmamışsa, bu çok bilinçli politik bir tercihin sonucudur. Çözümün gelişmemesi için her zaman elde bir koz bulundurulmakta.

Ülkenin Kuzey Doğu bölgesi her ne kadar kendi alternatifini kurma mücadelesi verse de, genel olarak Suriye’nin geleceği sizin de ifade ettiğiniz üzere emperyal güçlerin insafına kalmış vaziyette. Bu sonuca göre bölgenin yakın tarihteki geleceğine dair politik öngörülerinizi sorsak?

Suriye’nin durumu Ortadoğu coğrafyasından kopuk değil. O yüzden kişisel öngörüm kısa vadede bir çözümün gelişmeyeceği yönünde. Rusya şimdiye kadar Amerika’nın geri çekilmesini bekliyordu ve bundan dolayı da zaman kazanmak istedi. Bununla bağlantılı olarak da çözüm konusunda rejimin üzerinde baskı kurmadı. Öte yandan Amerika’da yeni hükümet kuruluyor ve yeni hükümetin Rusya açısından tutumu etkili olacak. Eğer Rusya Amerika’nın geri çekilme beklentisinden vazgeçerse, o zaman buna göre adım atmak zorunda kalacak. Ayrıca Libya’nın durumu, Akdeniz ve S-400 konuları var ve tüm bu başlıklar, Suriye dosyasını etkiliyor. Eğer bu dosyalara dönük bir çözüm gelişmezse, Suriye’nin durumuna ilişkin de temel bir değişim gelişmez. Hegemonik güçler kendi aralarında anlaşmadığı sürece, Suriye’deki savaşın durması zor görünüyor. Çünkü savaşın sebebi kendileridir. Kişisel kanaatime göre Ortadoğu’daki kriz daha da derinleşerek sürecek.

Özerk Bölge olarak biz de hazırlığımızı, gücümüzü bu gerçeğe göre örgütlüyoruz. Demokratik güçlerin değişim ve dönüşümün dinamiği olabilmeleri için, bölgesel ve evrensel çapta güçlerini ortak ittifaklar temelinde örgütlemeleri bu anlamda önemli.

Kürtler bölgenin temel dinamik gücü. Herkes Suriye’nin bütünü ile uğraşırken Erdoğan rejiminin derdi ise buradaki Kürtler. Bu kez de Eyn Îsa ve Şehba gibi bölgeler hedefte. Fiili bir saldırı süreci de başladı aslında? Erdoğan rejiminin nihayi hedefine dair neler belirtebilirsiniz?

Erdoğan Kürtler’in hiçbir yerde statü sahibi olmamasını amaçlıyor. Ayrıca ikinci Atatürk olmak, sınırları genişletmek ve bu savaştan kazançlı çıkmak istiyor. Eyn Îsa’yı işgal etme çabalarının amacı; uluslararası yolu denetime alarak Raqa’yı işgal etmek ve bu şekilde Irak sınırına ulaşmaktır. Bir sonraki hedef ise Musul ve Kerkük.  Nihai hedef 100 yıldır kaybedilen Misak-ı Millî sınırlarının tekrar geri kazanılması. Bu yüzden Erdoğan cumhuriyetin 100. yılını büyük bir başarı temelinde karşılamak istiyor.

Erdoğan’ın bu hedefleri ve geliştirdiği hamleler amacına ulaşamayacak çünkü;  Türkiye Kürt sorununu çözmeyene kadar bölgesel bir güç olamaz ve her zaman yaralı bir şekilde kan kaybetmeye devam edecek. Yanı sıra Türkiye rejimi, sırtını çete gruplarına ve faşizan politikalara dayadığı müddetçe bir alternatif olamaz. Varını-yoğunu Kürtler’i bitirme projesine yatırdığı için, hegemon güçlere muhtaç bir pozisyonda ve onların tüm şartlarını kabul etme mecburiyetinde kalıyor. Dolayısıyla stratejik anlamda temel bir değişim olmadığı sürece Erdoğan rejimi her zaman kaybetmeye mahkumdur. Çünkü bu haliyle bel bağladığı hegemon güçler de ona geniş çaplı yayılma ve hakimiyet alanı kurma fırsatı tanımayacaktır.

Bu politika ve tablonun bölge kadını üzerindeki etkilerine geçmek istiyorum. Efrîn, Serêkaniyê, Girê Spî gibi işgal edilen topraklarda kadınlara karşı ciddi suç fiilerinin işlendiğine dair bilgi akışı var. Elinizde konuyla ilgili ne tür veriler var?

İşgal edilen alanlara Türk ordusu ve çete grupları dışında kimse giremiyor. Bu alanlar zindan gibi kuşatılıp örgütlendirilmiş. Bundan dolayı bu alanlarda yaşanılanlara dair  detaylı bilgi almak zor oluyor. Elimize ulaşan verilere göre bin civarı kadın kaçırılmış, yüzlercesi öldürülmüş, onlarcası da taciz ve tecavüze uğramış.

DAİŞ çetelerinin Şengal’de yaptığı suç fiilerini bugün Türk devleti ve çeteleri gerçekleştiriyor. Şimdiye kadar uluslararası kurumların bu alanlara gitmesi yönünde birçok başvuru yapılmış olsa da bu gerçekleşmedi ve hiçbir kurum alana gitmedi.  Birleşmiş Milletler ile muhatap uluslararası örgütlerin mevcut umursamaz tavırları Kürtler’e karşı esas alınan genel politikalardan kopuk değil. Kürtler üzerinde hala soykırım kararı ve tehditi kalkmış değil. Hegemon güçler hala Kürtler’i Türkler ile olan çıkarlarına kurban ediyor. Dolayısıyla bu tablo Rusya ile Amerika tarafından belirlenen politikaların bir sonucu olarak gelişmekte.

Buradan Kürtler arası ittifak ve diyalog stratejisine geçmek istiyorum: Kürtler arası parçalılık mevzusu aslında yukarıda bahsettiğiniz küresel ve bölgesel güçlerin beslendiği temel nefes borusu. Rojava’da geçen yıl başlayan ve Kürt halkında büyük umut yaratan Kürt partileri arası diyalogun akıbetini sorsam…?

Başlatılan diyalog ve görüşmeler bir süre devam etse de, akabinde ilerleme olmadı. Tıkanması ve geciktirilmesinin nedeni ENKS’nin tutumu. ENKS, Rojava’yı Başûr Kurdistan gibi ikinci parça yapıp paylaştırmak istiyor. Rojava Devrimi’nin özgürlükçü ve demokratik karakterini içerikten yoksunlaştırıp gerici bir sistem oluşturmayı hedefliyor. Örneğin halkların ve bileşenlerin ortaklığı ve anlaşması sonucu geliştirilen ve kadın özgürlüğünü savunan toplumsal sözleşmeyi reddediyor. Demokratik katılımcı temsilden ziyade tek renkli-tek sesli iktidar anlayışını dayatıyor. İşin mücadeleci, inşaacı, oluşturucu yanından ziyade yetki ve gücün yüzde 50 paylaştırılmasını istiyor. Özcesi; ENKS’nin derdinin Kürtler arası birliği geliştirmek olmadığı, tek derdinin inisiyatifi elde edip devrim kazanımlarını çıkarları lehine kullanmak olduğu anlaşılıyor.

Bu görüşmeler esnasında ENKS’nin şerh koyduğu başlıklardan birinin de Eşbaşkanlık sistemine dair olduğu kamuoyuna yansıdı. AKP-MHP faşist koalisyonu da Eşbaşkanlık sistemini suç fiili saymakta. Yine KDP yetkilileri de bu sistemi hedef aldı. Tüm bu itirazlardaki paralellik bir tesadüf mü sizce. Bu ortak itirazlar ne tür bir ittifaka işaret ediyor?

ENKS ataerkil bir zihniyete sahip zaten. Şimdiye kadar yönetim mekanizmalarında sadece bir kadın yer almakta. Programlarında kadın özgürlüğü namına bir şey yok. Siyaset erkek işi olarak görülmekte, kadına ise bu siyasette araç statüsü atfedilmekte. Bundan dolayı kadın devrimine ve kazanımlarına karşıtlar. Gerici güçler resmi ya da gayri resmi birbirlerini güçlendirip destekliyorlar. Onun için milliyetçiliğin olduğu yerde, cinsiyetçilik, bilimcilik ve dincilik de körükleniyor. Bunlar bir halka gibi birbirine bağlı olarak gelişiyor. Dolayısıyla demokratik siyaset anlayışını geliştirmeyen güçlerin özgürlükçü olması da beklenemez. Bahsettiğiniz paralelliğin olması bu açıdan çok normal çünkü iktidarcı ve anti demokratik siyaseti tercih etmeleri ortak noktalarını oluşturuyor.

Kürtler arası ilişkiye yeniden dönecek olursak… PDK bir süredir Kürt karşıtı stratejiye destek veriyor.   Bu strateji kimi zaman fiili saldırıya dönüşebiliyor. Son olarak Rojava da saldırıların kapsamına dahil edildi. Böyle devam etmesi halinde PDK’nin bu pozisyonunun sonuçları ne olur?

KDP’nin Türk devletiyle olan ortaklığı tüm Kürtler’in geleceğini tehlikeye atıyor. Yıllardır Kürt soykırımı temelinde tüm yöntemleri kullanmasına rağmen amacına ulaşamayan Türk devleti çözümü Kürtler’i birbirine karşı kırdırtıp savaştırmakta, güçten düşürmekte buluyor.

Türk devleti bugün tüm Kürtler’e karşı düşmanlık yapıyor. Başûr Kürtleri’ne de düşman. Kerkük referandum sürecinde bu düşmanlık net olarak görüldü. Türkiye tüm hava alanlarını kapatarak Başûr üzerinde ambargo uyguladı. KDP bu kirli ve tehlikeli oyuna gelmemeli. Türk devletiyle olan sınırsız ortaklığı, KDP’yi de bitirir. Eğer Bakûr yenik düşerse, Başûr’un 24 saat bile ayakta kalması mümkün değil. Özgürlük Hareketi’nin varlığı ve güçlenmesi, tüm Kürtler açısından koruyucu bir garantörlük oluşturmakta. Tarihimiz bu anlamda öğretici örneklerle dolu. Türkiye ile ortaklık yapan tüm güçler, daha sonra tasfiye edilmekten kurtulamamışlardır. Eğer KDP Kürtler’e karşı savaşın bir parçası olursa, kendi kendisini yok eder. Bu şekilde tüm Kürtler içerisinde itibar kaybedip suçlu görülür. Bu durumu ne Kürtler ne de tarih hiçbir zaman affetmez.

Ulusal birlik meselesi bir noktada partiler/örgütler ötesi bir mevzu aslında. Kürtler arası iç barışta Kürt kadınlarının tarihsel bağlamda belirleyici bir rolü olmuştur. Kürt kadınları yakın tarihte iki ulusal konferansta bir araya gelmeyi başardı. Kürtler arası ilişkilerin gergin olduğu bir dönemde Kürt kadınlarının bir araya gelerek ulusal birlik mesajı vermesi neden pratikleşmiyor?

Ne yazık ki kadınlar olarak biz de hala siyasi partilerin gölgesinden kendimizi kurtaramadık. Partilerin tutumu ne ise, o partili kadınların tutumu da benzer eksende oluyor. Parti politikasından bağımsız ulusal ve cins menfaatleri odaklı buluşmaya ilişkin tarafımızca birçok girişim olsa da, Kürdistan Demokrat Parti’si içerisindeki kadın temsilleri buna yanaşmadı. Bu örnek, Kürt kadınları olarak kendimizi topyekün olarak bağımsız bir siyaset yürütme düzeyine ulaştıramadığımızın göstergesi. Çözüm ve aynı zamanda çağrımız, Kürt kadınlarının bağımsız irade göstererek kendilerini içersinde bulundukları partilerin gölgesinden çıkarmalarıdır. Ulusal çıkarlar her şeyin üstündedir. Kürt kadınları olarak bizlerin yapıcı bir rol ile hareket ederek, düşmanlarımızın yaktığı ateşin kanımız ve canımız ile elde edilen kazanımlarımızı yakmasının önüne geçmeliyiz. Kürt kadınları devrimsel düzeyde birçok gelişme yarattı ve direnişleriyle dünyayı sarstı. Ulusal birlik mevzusunda da bu rolümüzü oynamalıyız.

Kürtler’in statüsüz kalmasının bir nedeni emperyal politikalar ise, diğer bir nedeni de ulusal parçalılık. Bu parçalı pozisyondan yararlanan küresel ve bölgesel güçler birçok Kürt önderini katletti. Şubat ayındayız. Kürt mevzusunun kilit muhattaplarından olan Rêber Öcalan’a dönük Uluslararası Komplo’nun startı bu ay içersinde ve bulunduğunuz Suriye coğrafyasında verildi. 9 Ekim 1998 Komplosu ile güncel Rojava’ya dönük saldırılar arasında herhangi bir paralellik görüyor musunuz?

Global ve bölgesel güçler Rêber Apo’nun politik ve alternatif düzeydeki sistemsel fikirlerinden çok korkuyor. İmralı’daki tecritin ağırlaştırılmasının nedeni de, Önderliğin hareketiyle ve halkıyla iletişim kurması neticesinde birçok şeyi değiştirebileceğini ve birçok oyunu bozabileceğini bildiklerinden ötürüdür.

Rêber Apo, sadece Kürdistan coğrafyasında değil, Ortadoğu halkları nezdinde de çok etkili bir aktör. O nedenle de etkisini kırmak ve Onun şahsında da Kürtler’in etkisini kırmak istiyorlar. Komplo’nun gerçekleşme amacı da buydu. Bundan dolayı bugün İmralı’da büyük bir savaş yürütülüyor. Alana yönelik dünya savaşının Rêber Apo şahsında başlatılıp her yere yayıldığını söylemek yanlış olmaz. Bu savaş büyük bir direniş ve politik duruşa çarpmakta. Kürt ve bölge halkına büyük güç veren ve mücadeleye motive eden de bu direniş ve duruştur. Rêber Apo’nun ortaya koyduğu Demokratik Ulus Projesi, 21. yüzyılın manifestosu niteliğinde ve bu proje tüm halklara mal olduğundan dolayı, hiçbir güç bunun yaşamsallaşmasının önünü alamaz.

Rojava devrimine saldırılar da aynı korku ve amacın sonucu gerçekleşmekte. Kürtler adına nerede bir kazanım oluyorsa, hedef alınmakta. Dolayısıyla İmralı’da dayatılan tecrit politikası ile Rojava devrimine saldırılar aynı politikanın dışavurumudur.

Tecritin kalkması ve Rêber Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması için başlatılan kimi hamleler ve Açlık Grevi gibi eylemsel-direniş süreçleri var. Tüm bunlar tecrit ve kuşatma çemberini kırmak için yeterli mi?

Kürtler olarak topyekün direniş içerisinde olmamız gereken bir süreçten geçiyoruz. Çünkü bizler katliam tehditi ve tehlikesi ile karşı karşıyayız. İmralı’daki izolasyon çemberini kırmadığımız sürece, katliam tehlikesini de bertaraf edemeyeceğimizin bilinciyle hareket etmeliyiz. Bu iki nokta kesinlikle birbirine bağlı ve bu yüzden gece- gündüz demeden yekvücut mücadele içerisinde olmamız hayati önemde. Toplumsal gücümüzü güçlendirip büyütmeliyiz. Kürde düşman politikası ile saldıranların umutlarını kırmalıyız. Direnişimiz düşmanlarımızı çok zayıflattı ve eğer bu direnişi daha da yükseltirsek, Rêber Apo’yu muhatap almaya mecbur kalacaklardır. Dolayısıyla her Kürdün bulunduğu her yerde soykırım tehlikesine karşı tutum sahibi olması, varlığına ve onuruna sahip çıkmak için harekete geçmesi gerekiyor.