Tecride rağmen kadın özgürlüğü…

- Ebru GÜNAY
236 görüntüleme

“Önce kadını vurun!” direnen, savaşan her kadının çok iyi bildiği bir istihbarat emridir. Kuşkusuz bu emrin en temel nedeni köleliği derin olanın özgürlüğünün de güçlü ve korkutucu olmasıdır. Bu emre inat “önce kadın özgürlüğü” diyen ve felsefesini bununla şekillendirerek “toplumun özgürlüğü kadın özgürlüğü ile gelecek” diyerek ezber bozan bir liderdir Abdullah Öcalan. Kendi deyimiyle “Ortadoğu’da oyunu bozan adam” olmasının nedenlerinden biri de budur. Bozduğu oyun kapitalist sistemin Ortadoğu’da oluşturmaya çalıştığı dengelerden öte sistemin kendini inşa ettiği kodlarıydı. Bu sistem kodlarının başında kadının köleliği geliyordu. “Önce kadın özgürlüğü” diyerek sistemin elindeki en büyük köleyi özgürleştirmek için harekete geçti. Nasıl ki bir halkı yok olmanın eşiğinden çektiyse, kadını da derin kölelik çemberinden çıkartmaya başladı.

Yarattığı felsefe etrafında şekillenen Kürdistan Özgürlük Mücadelesi ve özelde Kadın ÖzgürlükIRAQ-KURDISH-PKK-OCALAN-DEMO Mücadelesi’nin son 17 yıllık zamanını ayrı değerlendirmek gerekir. Zira kendi deyimiyle “oyunu bozan adam” 1999 yılında uluslararası bir komplo ile imha edilmek; bu mümkün olmayınca da korkunç bir tecrit çemberine alınarak tasfiye edilmek istendi. Bu tecrit politikası her zaman medet umulan bir politika da oldu. 13 metre karelik bir alanda geçen 17 yılda yaşatılmak istenen bir cehennemdi. Bu cehennem hem Kürt halkının hem de özgürlük arayan kadınların cehennemiydi. Zira  “şahsımda dışlanan ve tek kişilik bir ada cezaevine mahkum edilmek istenen esasta özgür Kürtlüktür” diyerek özgür Kürt toplumu ve kadını ile arasındaki kopmaz bağları anlatıyor. Ama O, özgürlüğün bir hayal olmayıp mümkün olduğunu, özgür olmanın ise anlamlı ve hakikatli olmakla gerçekleşebileceğini ve mekanların özgürlüğü kısıtlayamayacağını hep söyledi. Çünkü “özgürlüğü olmayanın kimliği, dolayısıyla anlamı ve hakikati de olmaz” der. İçinden geçtiğimiz zorlu günlerin yakıcı çatışması da anlam-anlamsızlık, özgürlük-kölelik çatışmasıdır.

Bu çatışmanın adeta merkezinde bulunan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 17 yıldır İmralı adasında ağır tecrit koşulları altında tutuluyor. 17 yılın hikâyesini özetlersek, Türkiye devletinin kendi yasalarını dahi İmralı’da uygulamaması ve her türden eşitsiz koşullarda çözüm iradesine karşı çözümsüzlük ve savaş politikalarıdır. Tecridin varlığını İmralı adası ile kurulan fiziki temasla sınırlandırmak yanılgılı olacaktır. Kuşkusuz fiziki temas önemli ancak 17 yıllık sürecin sonunda İmralı tecridinin panzehiri sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanmasıdır. İmralı’da uygulanan tecrit bir sistem ve zihniyet halini alarak yaygınlaşmaktadır. Önce İmralı adasında başlayan tecrit şimdi Kürdistan’ın dört bir tarafına kent kuşatmaları ve ablukaları olarak yansımaktadır. İmralı adasındaki tecridi görmeden, tek başına savaş karşıtlığı yapmak maalesef ki eksik bir görmedir. 17 yıllık İmralı deneyiminden çok iyi biliniyoruz ki devlet tecridi derinleştirerek savaşı başlatıyor ve bu savaşı İmralı adasından başlatarak toplumun her alanına yayıyor. İşte tam da bu nedenle İmralı sistemine karşı durmak savaşa karşı durmaktır.

IRAQ-KURDISH-PKK-OCALAN-DEMOSon olarak 2013 Newroz deklarasyonu ile başlayan sürecin devamı olarak İmralı adasına sekreterya olarak sevk edilen 2 mahpusun da İmralı adasından sürgün edilmesi barış kırıntılarına dahi tahammülsüzlüktür. İki mahpusun sürgün edildikleri cezaevinde karşılaştıkları uygulamalar ise tam anlamıyla İmralı uygulamalarıdır. Kendi deyimleriyle “adeta kaçırılarak” çıkarıldıkları İmralı adasından asıl kaçırılan barış girişimleri ve umutlarıydı. Kuşkusuz İmralı sisteminin lağvedilmesi yani sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması barış umudu için önemli bir eşik olacaktır.

Devlet İmralı’dan başlayarak savaş politikalarını yaygınlaştırsa da, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın İmralı adasında geliştirip derinleştirdiği demokratik modernite tezi ağır tecrit koşullarına verdiği en güçlü cevap oldu. Demokratik modernite tezi ile toplumun yeniden özüne uygun olarak inşa edilebileceğini ve en önemlisi kapitalist moderniteye alternatif bir yaşamın olabileceğini göstermektedir. Bu vesile ile bütün dünyaya “başka bir dünya mümkün” demektedir. Hazırladığı savunmalarıyla başka bir dünya için toplumun en küçük yapı taşı olan bireyden başlayarak büyük bir alternatif yaşam önerisi sunmaktadır.

Bu alternatif yaşam önerisinin temelinde ise en eski sömürge olan kadın özgürlüğü yer almaktadır. İmralı adasının ilk yıllarında kadın özgürlüğü için şıkça söylediği şey “yarım kalan projem” idi. Anlam, hakikat ve özgürlük arayışında zamanın ve mekanın önemsiz olduğunu kanıtlayan bir hakikat arayışçısı olarak ağır tecrit koşullarına rağmen “yarım kalan proje”sini tamamlamak için de durmadı. Demokratik modernite tezindeki demokratik ulus kavramında kadının da bir ulus olarak ele alınabileceği, yine özgür eş yaşam teorisi ve en önemlisi de Jineoloji bilimi önerisi yarım kalan projeyi tamamlama çabalarıydı. Bu çabaların da Kürt kadınları arasında karşılık bulması, önerilerinin de hayata geçirilme çabaları karşılıklı bağları güçlendiren adımlar oldu.

Sayın Öcalan’ın İmralı adasında anlamlı bir yaşam arayışı için attığı her adıma karşı devletlerin ve egemenlerin bir karşı cevabı mutlaka oldu. Bu karşı cevaplar anlam arayışını anlamsızlaştıran, bireysel kurtuluşu toplumsal kurtuluştan ayıran hamleler ile boşa çıkartma çabaları oldu. İdeolojik ve felsefik boşa çıkartmaların hayata geçmediği yerlerde fiziki imhalar ve katliamlar devreye girdi. Demokratik konfederal sistemin yaşamsallaştığı Rojava’da IŞİD saldırıları ile yapılan katliamlar ve en önemlisi barbar IŞİD eliyle yürütülen kadınlara yönelik toplu tecavüz ve katliam, kadın özgürlük hamlesine karşı bir saldırıydı.

YURUYUS-ONDERLIK-OZGURLUK-MERSIN2013 yılında İmralı adasında başlayan barış görüşmelerine geçiş diyaloglarının daha başında Paris’te üç Kürt kadın siyasetçinin katledilmesi barışa bir suikast olduğu kadar sayın Öcalan’ın geliştirdiği kadın özgürlük felsefesine bir suikast anlamına geliyordu. Nitekim bu siyasetçilerden Sakine Cansız PKK’nin kurucu kadroları arasında yer alan iki kadından biriydi. Yine Kürdistan’da tecridin devamı olarak gelişen şehirlerin ablukaları ve tecritlerinde onlarca kadının hedef alınması ve son olarak Silopi’de üç kadın siyasetçinin de infaz edilmesi bu zihniyetin devamıdır.

Başa dönersek “önce kadınları vurun” emrinin bir diğer yönü de özgürleşme adımları atan kadınların sistemle tüm bağlarını kopararak yola çıkması ve ölümüne bir bağlılık ile hareket etmesidir. Kürt kadınlarının bu kadar hedef haline gelmesinde ağır tecride rağmen İmralı adası etrafında kenetlenerek bir çember oluşturmalarıdır. Bu ağır tecridi de yine kıracak ve dağıtacak olan Kürt kadının özgürleşme aşkı olacaktır. Simurg misali özgürleşmeye doğru atılan her adım yarım kalan projenin tamamlanması için yoldaşlık olacaktır.

*Asrın Hukuk Bürosu avukatı