Toplumsal hafıza jineolojî ile yeniden canlanıyor

17 görüntüleme
Demokratik uygarlık geleneği ile devletçi hegemonik uygarlığın binlerce yıldır çatıştığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu coğrafyada devletleşmeye direnen her sesin bastırılması, yok edilmesi için seferber edilmiştir ordular, kılıçlar, bombalar… Yine de bastırılamamıştır bu sesler, kurutulamamıştır demokratik komünal toplumun damarları.

19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında Ağrı’dan Koçgirî’ye, Mahabad’dan Koye’ye, Süleymaniyê’den Serêkaniyê’ye parçalanan, yok sayılan Kürt ve Kürdistan gerçekliğini haykıran sesler yankılanmıştır evlerin, sokakların, dağların bağrında. Kurutulamayan bu damarlardan beslenerek… Bu Kürt isyanlarının rüzgarı siyasal olduğu kadar kültürel, sosyal, entellektüel bir hareketlilik de oluşturmuş, kadınların yaşamında da yansımasını bulmuştur. Bu rüzgarın harekete geçirdiği kadınlar, seslerini bu yankıya katmış, örgütlenmiş, Kürt olmanın kadın halini fısıldayıp, itirazlarını yükseltmişlerdir. Bugün Kürdistan’daki kadın gerçekliğinden yola çıkarak nasıl okuyabiliriz Kürt olmanın bu kadın halini? Özellikle Başurê Kürdistan’da modernist, liberal özgürlük anlayışı ile feodal, aileci sistem normları arasında yaşanan sıkışmayı nasılyorumlayabiliriz?

Bir yaşam ilkesi olarak özerklik

Binlerce yıldır kök saldığımız, kurduyla-kuşuyla, toprağıyla suyuyla yoldaş olduğumuz coğrafyamızda, yok sayılmak, xulamlaştırılmak hep ağır gelmiştir Kürde. Bu yüzden özgürlüğünü ve özerkliğini korumak bir yaşam ilkesi, bir isyan gerekçesi olarak yer etmiştir. Boyunduruk altına girdiği anda, bünyesi bozulan, ruhunun zenginliklerini derinlere gizleyen bir gerçeklik. Bu gerçeklik en fazla da kadına ayandır. Özgürlük ihtiyacının en keskin, varlık bilincinin en sade, net şekilde kendini gösterdiği özne kadındır bu coğrafyada. Çünkü Mezopotamya’nın kadim topraklarında boyun eğdirilmeyle özgürlük arasındaki yüksek gerilim binlerce yıldır kadın kimliği üzerinde devam etmekte. Hammurabi’nin kanunlarını, Sargon’un kılıcını, ana katili Marduk’un kibrini kuşanan devletli uygarlıkla, ana-kadın kültürünün naifliğini, bereketini, üreticiliğini, şefkatini, kudretini taşıyan neolitik uygarlık arasında kopan savaşın meydanı kadın varlığı olmuştur… Devlet belki galip sayılır ama bilinir ki ana-kadın kültürünün direnişi de  devam etmiştir. Köyünden topladığı otları, şehirde devlet kayıtlarına geçirmeden satan kadın, binlerce yıllık bir bilginin taşıyıcısı olarak kıymet görmese de, taşımaya devam eder o bilgiyi. Ataerkil geleneklerin kıskacında iradesi kırılıp hiçe sayılsa da yaşamı örgütlemeye devam eder bildiğince. Şanidar’dan Til Xelef’e toprağın dilini okuyan, doğanın ruhuyla bir olan kadındı. Yok sayılmanın, köleleştirilmenin sancısını, zehrini de en iyi kadın bilirdi. Bu yüzden belki Kürdistan’da kadının bu bilgisini esas almayan hiçbir özgürlük çığlığı dertlere derman olamamıştır.

Toplumsal hafızadan kopuş

Jineolojî, ‘Kadın etrafında geliştirilecek bilimin doğru sosyolojiye atılacak  ilk adım’ olduğu farkındalığıyla, bu bilginin peşine düşüyor; varlık ve özgürlük mücadelesini besleyecek bilgi kaynaklarını, yöntemlerini açığa çıkarmanın, kendi kökleri üzerinde yükselecek yeni yaşamın tohumlarını çiçeklendirmenin arayışı oluyor.

Yıllar önce kulaktan kulağa fısıldanan ve yankıları isyana dönüşen “Kürdistan sömürgedir” sözünün bugün en çarpıcı şekilde hissedildiği alanlardan biri Kürdistan’ın Güney’idir. Yükselen özgürlük çığlıklarının büyük bedeller ödenerek bir statüye kavuştuğu ama sömürgecilikten kurtulamayan parçamız. Enfal’in ateşiyle yakılıp yine de özerkliğinden, özgürlüğünden vazgeçmeyen bir halk gerçekliği… Ama devletin zehirli sarmaşık misali sardığı zihniyetle sakatlanan bir gerçeklik. Bu topraklarda binlerce yıldır süren kölelik-özgürlük çelişkisinin kaynaklarını doğru çözemediği için çareyi modernizmde arayan, daha güçlü bir devlete sahip olsa sorunların çözüleceğine inanan çarpık bir zihniyet… Özgürlük umudunu da, geçimini sağlayacağı üretim gücünü de aile-aşiret çıkarları ekseninde gelişen siyasetsizlik içinde yitirdiği için kimlik bunalımı yaşayan bir toplum… Aynı madalyonun iki farklı yüzü olan geleneksellik ve “modernlik”  ikileminde sıkıştırılan ve kendini ifade edecek bir alan bulamayan gençler, kadınlar… Daha fazla İngilizce konuşmanın, daha fazla estetik ameliyat yapmanın, daha pahalı evlerde oturmanın, daha fazla tüketmenin, daha batılı giyinmenin, daha şehirli olmanın giderek modernliğin ölçüsü haline geldiği bir zamandayız. Kürt tarihinden, kültüründen, toplumsal hafızasından kopuşun adı modernlik olurken, diğer taraftan dinciliğin, aileciliğin dayattığı yaşam ölçüleri geleneksellik olarak yaşanıyor. Demokratik ve devletli uygarlığın iki çizgi olarak en fazla çatıştığı bu alanda en zayıf halka kadının konumunda beliriyor. Kadına yönelik şiddetin adeta yaşamın doğal bir parçası haline geldiği, kendini yakma vakalarının çoğaldığı, isimsiz kadınlara ait mezarlıkların olduğu, kadın sünneti uygulamasının sürdüğü bir gerçeklik. Hal buyken, emperyalizmin ve kapitalizmin sömürgeci siyasi, kültürel, ekonomik politikalarından kaçış da mümkün olmuyor. Bu sömürgeci politikaların uygulayıcısı ve taşıyıcısı olan yerel güçler, bu coğrafyada yaşayan toplumların adeta gardiyanı olmuşken; büyük bir öfke, özgürlüğe açlık da birikiyor yüreklerde, sokaklarda, evlerde… İşte bu kimlik bunalımı içinde köksüzlüğe karşı kök, umutsuzluğa karşı umut, çaresizliğe karşı çare olacak bir çıkış arayışı, dağlardan sokaklara yankılanan sesle filizlenmekte…

“Güney devrimi kadın devrimidir”

Kadınların kendi kök kültürüyle buluşmaya ve Rêber Abdullah Öcalan’ın, “Güney devrimi kadın devrimidir” sözünü yaşamsallaştırmaya en fazla ihtiyaç duyduğu coğrafyamız. Ağır çelişkilerin girdabında aile içi şiddet başta olmak üzere aileci, aşiretçi siyaset ve din eksenli geliştirilen şiddete karşı özsavunmasını yapmaya en çok ihtiyacı olan alan aynı zamanda. Bu gerçekliği doğru tahlil etmek kadar çözüm yöntemlerini geliştirmek jineolojî çalışmalarının odak noktasını oluşturuyor. Güney Kürdistan’da demokratik uygarlık ve devletli uygarlık çizgileri arasındaki mücadele içinde, kadın varlığını, iradesini güçlendirecek, bilgisini açığa çıkaracak araştırmalar, çalışmalar yürütmek jineolojî’nin buradaki varlığının temeli. Kadınların jineolojî’ye duyduğu ilgi de bu toplumsal gerçeklik içinde kimlik bunalımını aştıracak bir yöntem aramalarından kaynaklanıyor. Güney Kürdistan’ın farklı şehirlerinde yürütülen seminer, eğitim çalışmalarına duyulan ilgi, bu ihtiyacın bir ifadesi. 2012 yılında gündeme alınıp bir konferansla tartışılması da bu ihtiyaç ile ilintili. Jineolojî, seminer ve kurs gibi çalışmalar vasıtasıyla Kürt olmanın kadın hali çaresizlik değil, yokluk değil, boyun eğme değil, köksüzlük değil diyen kadınlarla buluşuyor.

Jineolojî, egemen kimliğini sorgulayan erkeklerle, ana-kadın kültürüyle yoğrulan erkek kimliğinin peşine düşüyor. Kürdistanlı kadınların toplumsal-kültürel hafızasını açığa çıkarma, yazılı ve sözlü eserlerini bir araya getirecek bir kadın arşivi oluşturma gibi hedefleriyle tarihimizi, günümüzü ve geleceğimizi harmanlayacak kadının bilgisinin akacağı kanal oluyor.