Toplumsallaşmada bilincin kıvılcımları

- Gulîstan DÎROK
213 görüntüleme

Evrenin oluşumundan, canlılara ve insan oluşumuna kadar milyonlarca yıl geçmiştir. Ama evren kendini muhteşem bir şekilde insanda ve daha sonra toplumsallaşmakta formlaştırdı, anlamlaştırdı. Türler çoğaldı, çeşitli bitkiler, canlılar-hayvanlar türedi. Bu canlılardan, varlıklardan biri olan insan, primatlardan koparak kendi dışında doğaya, nesnelere bakmaya başladı. Kendi farkına vardıkça, yaşamı, çevresini daha çok anlamlaştırdı ve zekanın, aklın gelişmesiyle tekniği ileri taşıdı. Barınak, evler yapmaya başladı. Ateşi buldu, yasaları oluşturdu, yaşamı kolaylaştırarak yaşanılır hale getirdi. Kendi farkına varan insan, bilincin geliştiğini göstermektedir. Bizim burada asıl hedefimiz toplumsallaşma ile bilincin bağlantılarının ne olduğunu öğrenmektir. Bunu bulmak için binlerce, onbinlerce yıl öncesine inmek ve bilinç kıvılcımları çaktığında insanların, toplumun nasıl büyülediğini hissetmek veya düşünmek heyecan verici.

Farkındalık, kendini bilme….

Toplumsallaşma ile bilinç bağlantılarını kurmak için öncelikle birkaç bilinç tanımlamalarına bakmakta fayda var. Bergson şöyle bir tanımlama yapmakta; “farketme ya da tanıma olan yerde mutlaka zeka vardır” diyor. Eski çağ insanları da fark yaratarak, farklılaşarak kendilerini var edebilmişlerdir. Kendilerini nesnel dünyadan ayırıp, farklı bir biçimde yeni bir bütün toplumsal yaşam oluşturarak var etmişler. Dolayısıyla insansal yönünü ve bilincini, kendisini nesnel dünyadan ayırıp bir özne olarak nesnel dünyayla ilişki kurmasına borçludur. Yine Marks ve Engels; bilincin, toplumsal olması nedeniyle insana özgü olduğunu belirtirler. Önder Abdullah Öcalan da, bilinci kendi farkında olmak olduğunu ifade ederek birçok yazar ile ortak noktayı oluşturmakta. Bu ortaklığı şöyle de ifade edebiliriz; “farkındalık, kendi farkına varma, kendini bilmedir.”

Bu çerçevede ele alırsak “toplumsallaşma” gibi bir örgütlenmeye gittikten sonra müthiş bir bilincin de geliştiğini görebiliriz. Toplumsallaşmanın kalbi kadın ise bu bilincin geliştiricisi de kadındır. Artık insanın uğraşı üç güdü (üreme, beslenme ve savunma) aşamasını aşıp toplumsallığını korumak için geliştirdiği yamyamlık totemi ve dış evlilik tabuları da bir bilinç ürünü olduğu gibi ahlak ve politikanın gelişimini de ifade etmektedir. Toplumsal bağlar, ilişkiler güçlendikçe bilincin de geliştiğini anlamaktayız. Süreç içersinde “Nasıl yaşanılacağı” bilinci, birikimi de oluşuyor. Ana’dan kıza aktarılarak bir kültür yaratımı geliştiriliyor. Nasıl yaşanılacağı, nasıl yenileceği, çoğalılacağı, bir cevizi kırmak için taşın ele alınması gerekliliği öğreniliyor.

Bilinç ve toplumsallaşma

1926’larda Hindistan ormanlarında bulunan küçük kız çocuğu, hayvanlarla beraber yaşadığı için, onlar gibi el ve ayak üzerinde yürüyor, hayvanlar gibi giyiyor ve onlar gibi ses çıkartıyordu. Elleri ve ayakları var ama insan gibi kullanmıyor, insan gibi yürüyemiyor. İnsan toplumundan uzak olduğu için beyni düşünmüyor, gelişmiyor. Ve ya beynini sadece içgüdüsel olarak kullanılıyor. Beden ve fiziki olarak insan, fakat davranış ve şekilleniş yabani. Bu örnek bir kez daha bilincin toplumsal bir ürün olduğunu, bilinç ve toplumsallaşmanın insana has bir gelişim ve örgütleme olduğunu  teyit etmektedir.

Materyalistler insan bilincinin de doğal bir gelişim süreci olduğunu belirtseler de Marksistler sadece doğal olmadığını ve sadece biyolojik etkenlerle açıklanamayacağını; bilincin özünün ancak toplumsal tabiat anlaşıldığında kavranabileceğini belirtirler. Öz olarak, insan toplumu olmadan, insan bilinci, insan düşüncesi de olmaz.

Önder Abdullah Öcalan bilinci, ‘toplumun öz zihniyeti’, topluma kazandırdığı güç ve yetenek olarak tanımlamakta. “Toplumun öz zihniyeti kavramı üzerinde durmayı gerektirir. Eline ilk taş ve sopayı alan insanlık elbette bu işi düşünerek yapmıştır. İçgüdünün ötesinde, analitik düşüncenin ilk tohumları söz konusu. Deneyim biriktikçe toplumun gelişmesi, özünde bu düşünce yoğunlaşmasıdır. Bir toplum ne kadar deneyim, dolayısıyla düşünce yoğunlaştırırsa, o denli yetenek ve güç kazanır. Kendini daha iyi besler, korur ve üretir. Toplum kendini sürekli düşündürdükçe, ortak akıl veya vicdan da dediğimiz ahlaki geleneğini, yani kolektif düşüncesini oluşturur.”

Toplumsallaşmanın bilinç, tarih ve dil üzerindeki etkisi

Bilincin insana özgü olduğunu belirleyen bir diğer etken ise tarih oluşturmasıdır. Toplum yaşam biçimini, -yasaları- tabularını, ilişkilenme biçimini ve düşüncesini derinleştirdikçe, geliştirdikçe ve çoğalttıkça zamanla bir birikim oluşturmaktadır. Bu birikimle yaşamına yön vermektedirler. Zamanla oluşan bu birikim tarihi de oluşturmakta. Dünü oluşturan bu birikim, bugüne ve yarına ışık tutmaktadır. Bununla geleceğini belirleyerek güvence altına almaktadır. Oluşturulan bu birikimle toplumsallık kökleri yaşamın derinliklerine salınıyor, ortak yaşamın üretimi, düzenliliği, bilgisi ve ortaklığı da yaratılıyor. Toplumsallık olmadan bilincin de olmayacağı gibi, bilinç olmaksızın da toplumsallığın eksik kalacağı, yaşamın, toplumun gelişmeyeceği, ilerleyemeyeceği ve zenginleşmeyeceği de ortadadır. Bu anlamda bilinç aynı zamanda tarihseldir. Bu nokta, varlık olarak insanın nereden geldiğine, ne yaşadığına ve nereye gidebileceğine dair ışık tutmakta. Yalnız an’dan ibaret değildir insan.

Bilincin toplumsal oluşunu belirleyen bir diğer etken ise dil’dir. Bilincin toplumsal oluşunu, dilin toplumsallığında da bulmak mümkündür. Yazının başındaki kayıp kız örneği toplumsal bir ortamda yaşamayan bir insanın dili de kullanamayacağını anlatıyor. Demek ki dil de bilinç kadar eskidir ve her ikisi de toplumsal yaşamla ortaya çıkmıştır. Dil’in doğuştan gelmediğini, sonradan öğrenildiğini biliyoruz. Çocuğun doğup büyüdüğü topluluk hangi dili konuşuyorsa o da o dili öğreniyor. Dilin şekillenmesi, lehçeleri, grameri de o toplluluğun yaşadığı çevre, coğrafya kadar zengin olabiliyor. Örneğin primatlarda kullanılan dil simgeseldir. Onun için o süreçte doğup büyüyen çocuklar da o simgesel dili öğreniyor, kullanıyor. Özcesi toplumsallaşma olmadan bilinç de, tarih de dil de olmayacak.

Toplumsallık da bilinç ve zekanın ürünüdür

Düşündükçe, çalıştıkça bilincin derinliğine ulaşılabileceği de bir gerçektir. Toplumsallaşma ile yakalanan ortak birikim insanın yaratımında bir zenginleşmeyi, çeşitlenmeyi getirdi. Çalıştıkça, düşündükçe yeni fikirler ve pratikleşmeler çıkıyor. Toplumsallaşma bağları ve katkıları birbirine sıkı sıkıya sarılıyor. Örneğin yapılan çanak ve çömlek gelişimini izleyelim; burda da düşünceden, çalışmadan, renkleşmeden, sanatlaşmadan bahsedebiliriz, ki neolitik sürecin başlarında yapılan çömlekler aynı boyutlarda. İlk dönemlerde desensiz olan çanak çömlekler bir süre sonra desenli yapılıyor, çömleklerin boyutları değişiyor ve çok amaçlı kullanılmaya başlanıyor. Bu, yaratıcılıkta derinleşen düşüncenin sanata dönüşmesine işaret ediyor.

Yine bir hayvan postunu elbiseye dönüştürmek için iğnenin yapılması çok ince bir bilincin, düşüncenin düzeyini gösteriyor. Toplumsallık bilinci, bilinç de toplumsallığı güçlendirerek insan gelişimindeki akışını tüm hızıyla sağladı.

Bilincin toplumsal oluşunu belirleyen önemli etkenler içersinde insanın kendi farkına varmasıyla oluşturduğu tarih, dil ve toplumsal ortaklaşma, insanlık tarihinde önemli bir sıçramadır. İnsan çalıştıkça daha çok emek, düşünce ve farklılık gelişiyor. Çalışma sürecinde ilişkileniyor, ortaklaştırıyor, bu da bilincin derinleşmesi ve büyümesini salıyor. Tüm bu gelişmeler kadın öncülüğünde gerçekleşmektedir. Bilincin ilk tohumları, toplumsallaşma sürecinde çiçeklenmiştir. Yani toplumsallığın kendisi de bir bilinç, zeka ürünü ve olayıydı. İnsanlığın şafağında gelişen bu bilinç, toplumsallığın, insan hizmetinde olduğundan yaşamına anlam katmış, yaşanılır hale getirmiştir. Ve dünyasına ışık tutup aydınlatmıştır.

Bilinç farkındalık, farkındalık yaşamın güzelleşmesidir

Toplumsal inşanın da bilincin yolundan geçtiğini belirtebiliriz. Şöyle ki belirttiğimiz ve ortaklaştığımız nokta bilincin farkındalık olduğudur. Fark etmek ise kendisiyle bir canlılığı, hareketliliği ve değişimi yaratıyor, yaşamı daha da anlamlaştırıyor, ileriye taşıyor, güzelleştiriyor, yaşanılır hale getiriyor. Hareketlilik, canlılık, değişim, akış ise özgürleşmenin özellikleri ve tanımları arasındadır. Örneğin kadın bir bitki için tabu koyarken, misal bir ağacın olgunlaşmamış meyvesini kopartmaya karşı tabu koyarken çoğalmayı, yarını düşünmeyi, bitkinin de, ağacın da varlığını sürdürmesini korumuş oluyor. Toplumsal yaşamın doğadan, hayvandan, bitkiden, su’dan kopuk devam edemeyeceğinin bilincindedir. Aslında toplumsallığını inşa ederken insan ve toplum olarak varlığını sürdürmesini sağlarken, kendi dışındaki diğer canlıların (bitki-hayvan) yaşamlarını korumaya alıyor. Burada dikkatleri büyük önem arz eden “varlık, bilinç, form” belirlemesine çekiyorum. Verilen yaşam mücadelesinde insanın varlık olarak bilinç kazandıkça toplumsallaşma ile formlaştığını görebiliyoruz. Ne yapacağı, nasıl yaşayacağı sorularına yanıtlar bulan yeni form bu…

Gebze Kadın Kapalı Cezaevi