Toprak derler adıma…

- Newaya Jin
289 görüntüleme

MANSETAdımı soranlara ‘toprak’ derim. Heybesinde umut taşıyan, emeğin katık katık işlendiği mekânım ben. Nice çığlık var koynumda saklı olan. Kuşaklar atlattım, kavgalar gördüm, talanlar, zulümler, unutulmuşluklar yaşadım. Mirası oldum dünün, yarınlara yadigâr. Besledim, büyüttüm, yaşattım.Var oldukça var ettim yanı başımda sayıklayan yürekleri. Salkım salkım özlem büyüttüm, güneşi emzirdim koynumda. Ben istemesem de kavgalar oldu göğsümün hemen üzerinde. Dert etmedim, yine bağrıma bastım. Yataklık ettim sürgün yaşayışlara, eşkıya aşklar büyüttüm, türkü oldum dilden dile dolandım.

Baharın ıslaklığında, yazın kavuruculuğunda, sonbaharın sarısında, kışın soğuğunda direndim. Direnerek yarınlara ulaştım. Ve her mevsim başka baktım. Bakışlarımda yükseldi türlü türlü çiçekler. Bazen karanfil oldum, yokladım yüreğini fanilerin, gelincik oldum kelebeklerle dansa tutuştum, kardelen oldum sabrın gülen gözlerini sundum.

Toprak derler adıma. Kimisi ana bilir, bazıları yar diye sarılır. Bendim sevgimle ağaçlar, otlar yükselten. Bendim mevsimlere anlam kazandıran, canlılara yaşam pınarı olan. Bendim insana özgürce soluk aldırtan, yürüten, düşündürten, insanı insan yapan… Bendim şefkatimle çocuklarını emziren, büyüten. En yalnız anlarında ben vardım. Ölüm dedikleri anda bile ben vardım yanlarında, ben kucakladım onları, ben bağrıma bastım ana şefkatiyle.

Yeri geldi düşmanlık damıtılmak istendi yüreğime. Zemheri ayazlara mahkûm bırakıldım. Unutulmuşluklar reva görüldü, paramparça edildi bütünlüğüm. Hüzün koktu bir vakit. Yakama yapıştı zulüm. Horlandım, çürümeye, unutulmaya terk edildim. Cinayetler zinciri yaşandı gecelerimde. Utanan olmadı benden. Utanıp da yüzü kızaran hiç olmadı! Sonra yabancılaştı benden büyüttüklerim. İnkâr edildim, susturulmak istendi dilim. Bombalar patladı göğsümde, her patlamada yırtıldı bir damarım. Ölüm soludum, mezar yerine döndü bedenim.

NEWROZ KUTLAMASI 2008 GARE (14)Bir ben bilirim imhanın ağır sancısını. Sorgusuz sualsiz vurulurken çocuklarım, biriken acılarımı sırtladım. Efkâr bastı dolunaylı gecelerde, yıldızlara yoldaşlık ettim karanlık gecelerde. Sürüklenmemek için sürükledim dört bir yanımdan gelen rüzgârları. Tüm göçmen kuşlarının kanatlarına kokumu sürdüm, saldım her bir yanına dünyanın. Tüm karanlık suretlere inat, güneşe sundum hasretliklerimi. Yalan yaşayışlar çoğalırken, gerçeklere sarıldım. Özlemin ağırlığında ezilmemek için hücrelerime işledim çocuk gülüşlerini. Keskin bir bıçak var sırtıma saplanan. O büyüttüklerimdi bıçağı saplayan.

Acım büyük, kahreder çoğu zaman.

Uğultular yükselir zindan karanlığındaki gecelerde. Uçsuz bucaksız uçurumları andıran geceler… Sessizliğin sesinde kaybolanın kendisi olduğunu bilmeden insan, daha kaç güneşsiz ömür tüketeceğini sanıyor? Veba, kıtlık, açlık, kuraklık, hastalık… Kaybolan kendisidir. Aç bırakan, hastalıklar çoğaltan, kıtlıklar yaşatan, hızla bir bitişe giden yine kendisidir. Vebali boynuna insanın. Kucakladım, bağrıma basıp kendim gibi bildim. Onu yarınlara ulaştırdım. Günahı boynuna düşünenlerin, düşündüklerini sananların… Ar damarı çatlamışçasına, sinsice gülüşüne şahitlik ettim. Öyle hoyratça, öyle hayâsızca saldırdı ki üzerime, anlayana aşk olsun.

Zamanı da darmadağın etti. Parçalara ayırdı, bir parçasına dün, birine bugün, diğerine ise yarın dedi. Fesat karışınca, bugünü unuttu insan, dünü düşünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandı. Ama işin ilginç yanı tüm telaşlanması güneş doğup batıncaya kadardı. Aslında farkında olmadan yüzüne gözüne bulaştırdı. Rezil etti bugünü, rezil etti kendini.

Ölen de, öldüren de kendisi. Suçlu olan da, suçlayan da o. Yaradanmış gibi her canlıyı sorgulayan, yargılayan, mahkemesiz ceza kesen de o. Oysa mağduruyum hoyratça yaşayışının, kurbanı oldum düşüncesiz tavırlarının. Çığlık çığlığa, ayaklarının altında ezilen de bendim.

8 MART 2010 MORAL HALAYLARI (14)Kaç asırdır acılar yaşarım, acılarımla yeşeren nimetlerden tattı faniler. Ama zalimin elinden usanıp da yenilmedim. Bazen üşümüş bir kuş yavrusu gibi titrese de bedenim, bakmayın kendimi bulmanın ağır sancılarıydı. Başkaldırılara gebelik ettim. Bir çağlayan gibi coşkun yüreğimde inancım ve öfkemle karanlıkları deldim, güneşin gülen gözlerinde yaşam buldum, yaşam sundum. Saydam bir sessizlik çökse de yüzüme, suskunluğumu attım üzerimden, haykırışlarımı büyüttüm. İsyan çığlığım oldu bazı kendi farkında olan canlılar.

Daha sırrını yitirmeden bedenim, yorgun bir zamandan çıka geldi esmer bakışlı çocuklar. Beyaz kefenlerden, ölümlerden, kendini bilmezliklerden sıyrılarak yüreğimin derinliklerinden yükselen dağların doruklarında sevda türküleri dillendirdiler. Ağıtlarını da aldılar yanı başlarına, acılarını, ağlamalarını, sancılarını, en çok da özlemlerini ve sevmelerini… Belirdikçe esmer bakışlı çocuklar, ateşin alevleri daha da yükseldi göğe doğru. ‘Ateşin çocukları’ dediler kedine, rengini benden alan çocuklar… Dayadılar sırtını dağlara, bir bakış fırlatarak henüz uyanmış gözlerime, güneşle bağ kurdular. Gökte yıldız, yerde bir onlar vardı yüreğime yakın duran. Ölüm kusan celladıma karşı cesaret kuşandılar. Boydan boya inanç yüklendiler, umut büyüttüler yüreklerinde.

Dirildi umut, keskinleşti inanç. Şafakların serinliğinde önce alevler yükseldi. Gün doğumlarında ise dalga dalga uyandı şehirler. Bir bir, bin bin, milyon milyon koştular ana kucağına doğru. Sonra rüzgârın kanatlarında gülmeler yetişti yeryüzünün her bir köşesine. Sesi oldular yaralı bedenimin, sözü oldular kanayan yaralarımın. Suskunluğun, korkunun çirkin suretini alt ettiler. Alevlere saldılar, sonra da küllerini rüzgâra verdiler ulaştırsın diye nice karanlıkta saklanan yüreklere.

Eyyyy… Rengini benden almış sen! Dağ doruklarında umudun uslanmaz taşıyıcı olan esmer gülüşlü çocuk. Şimdi sesin, sözün bir tokat gibi çarpıyor beton yığınları arasına sıkışmış olanların yüzüne. Göçüp gitmişlerdi, beni bırakıp yalandan maskeler ardına saklanmışlardı. Maskeleri düştü, geriye kalan ise yanan özgürlük ateşinin her an daha da yükselen alevleridir.

Toprak diye bilirler beni. Bir ana gibi bana bağlananlar da var. Yar gibi sevip kollayanlar da. Ama toprak derler bana. Yaradan, doğuran, üreten, sunan benim. Benim, gamzelerinde özlem besleyen, dağ doruklarında umut yeşerten… Esmer bakışlı, güzel gülüşlü çocuklara beşiklik, cesaretlerine tanıklık eden, sevdalarına mekân olan benim.

Toprak derler adıma. Güneşi emziren toprak…