Türklükle kaynaştırılan çocuklar

- Zîlan SARA
37 görüntüleme
Sıdıka: Sabiha ile sembolleştirilmeye çalışılan süreç tamamlanmış, yeni bir aşamaya geçilmiştir. Bu sürecin sembol ismi ise Sıdıka’dır. Sıdıka Avar, 1922-23 yılında Çapa Kız Muallim Mektebi’nden çıkıyor. On iki yaşındayken önce babasını, kısa bir süre sonra da annesini kaybediyor. Sabiha gibi o da yalnızlığı yaşıyor.

İlk önce özel bir okulda hocalık yapıyor, ardından İzmir Amerikan kız kolejinde Türkçe ve jimnastik hocası oluyor.  M. Kemal kendisini Ankara’ya çağırıyor, Gazi Terbiye Enstitüsü’nde edebiyat kolunda eğitimini tamamlaması sağlanıyor. Bir süre Bolu’da görev yaptıktan sonra Elazığ’a gönderiliyor. Bu görev yeri rastgele bir tayin değildir. Bir amaç doğrultusunda eğitildiği, hazırlandığı belli olan Sıdıka, bizzat Atatürk tarafından görevlendiriliyor. M. Kemal yeni görev yeri için parmağını uzatarak Sıdıka Avar’a şunları söylüyor “Git… Dağ köylerine git… bir cemiyet kadın ve ana yoluyla fethedilir. Oradan alacağın kızları yetiştir. Sonra onları tekrar yerlerine gönder. Senin öğrettiklerini beraberinde götürecek, öğreteceklerdir…” Peki Sıdıka ne öğretecektir, bunun bilincinde midir? Yanıtı şöyle veriyor Sıdıka: “Atatürk, bu dağ köylerinde bütün yoksunlukların Türkçe bilmemekten ileri geldiğini söylemiş, bunu isyan sebeplerinden biri olarak görmüştü. Onun için Türkçe’nin bu köylere ana ile sokulmasını arzu etmişti. Bu en köklü öğretimdi. Tarihte örneği vardı. Rumeli vilayetlerinden ilk kız sultanisinin açıldığı bir ilden pek çok siyasetçi yetişmişti. Buraya da Türkçe’yi ana ile sokmalıyız.” Zaten kendisi de Türkçe öğretmeniydi. Ama burada dikkat çekici bir fark hatırlatmak gerekiyor. Sıdıka, ilk, orta ya da lise öğretmeni değil, enstitü öğretmenidir. Bu amaçla Elazığ’a gönderiliyor ve özellikle kız enstitüsü için görevlendiriliyor. Bu enstitünün özgünlüğü, Sıdıka’nın da sıradan bir seçim olmadığını göstermesi bakımından önemlidir.

“Küçük gönüller Türklükle kaynaştırılmalıydı”

Enstitüler genellikle ya bir üniversiteye bağlı olarak ya da bağımsız bir kuruluş olarak yapılandırılırlar. Belli konularda araştırma amaçlı kurulabilecekleri gibi eğitime de yer veren eğitim kurumları vasıflarını taşıyabilir. Dersim’de gerçekleştirilen katliamın ardından bizzat M. Kemal’in teklifi ve meclisin kararı ile Elazığ kız enstitüsünün kurulduğu belirtiliyor. Dersim bombardımanı için Sabiha’yı bizzat karşılayan 4. Umum müfettişi korgeneral Abdullah Alpdoğan hala Dersimde’dir ve enstitünün kurulup geliştirilmesiyle çok yakinen ilgilidir. Sabiha’dan sonra Sıdıka’ya da yakın ilgi ve desteğini esirgemez. Enstitünün öğrencileri, katliamla yüz yüze kalmış köylerin çocuklarıydı. Yaşları daha çok 10 ile 17 arasında değişiyordu. Jandarma marifetiyle zorla köylerden toplanıyor, enstitüde de her türlü aşağılama, hakaret ve kötü muameleye maruz kalıyorlardı. Bunu Sıdıka Avar’ın kendisi ifade ediyor, kendi tanıklıklarını da çok cüzi düzeyde aktarıyor. Fakat kendisinin tüm bunlardan rahatsız olduğunu, engellemeye çalıştığını, enstitüye hakim olunca da tümden ortadan kaldırdığını belirtmeden edemiyor. Peki on yaşından daha küçük çocuklar toplanmıyor mu? Onları ne yapıyorlar? Sıdıka, devlet politikasını deşifre edecek mevzulara girmemeye özen gösterse de kimi cümleleri bazı şeyleri ele veriyor. Yaşı küçük kızlar, çocuk esirgeme kurumuna veriliyor. Tabi bir de binlercesinin akıbeti hala belli olmayan, evlatlık verilen Dersimin kayıp kızları var. Sıdıka asla bu konuya girmiyor, imada dahi bulunmuyor. Öğrenci bileşimini ve misyonunu şöyle tarif ediyor: “Bunların çoğu isyanla ilgili olayların yaşandığı köylerin kızlarıydı. Bu yaralı küçük gönüller sevgi ve şefkatle tedavi edilmeli Türklükle kaynaştırılmalıydı.” Elazığ kız enstitüsüne ilk önce öğretmen düzeyinde görevlendirilen Sıdıka, kısa süreli Tokat’taki geçici görevlendirilmesinin ardından Elazığ kız enstitüsüne müdür olarak döner. Atamasını yapan ilgili bürokrat Sıdıka’yı hem över hem de ustaca hareket etmesini tavsiye eder. “Paşa, vali, sizin çalışmalarınızı beğeniyorlar, aferin. Tokat’ta da iyi sonuç aldın. Göreyim seni, esas vazifen burası. Tokat’ta denedik sizi, burada misyonerliğinizi görmeliyiz. Bir Türk misyoneri! Bu konu üstünde sessiz sedasız çalışmazsak oradaki vatandaşlarımızı gücendirirsiniz. Sizin işiniz güçleşir…” Sıdıka “çalışma hayatımda bu emirlerine samimiyetle bağlı kaldım ve ömrümü, gençliğimin bütün heyecanını bu ideale verdim” diyor. Öyle de yapıyor.

Misyoner gibi çalışır

Misyoner, hıristiyan olmayan toplumlar da bu dini yaymaya çalışan, bunu görev edinen kimse olarak bilinen Sıdıka’ya ise Türk misyonerliği yakıştırılıyor. Yani Türk olmayan toplumlarda bu kimliği hakim kılma çalışması yürüteceği belirtiliyor. “Kaba yapmayın, inceden inceden örün ki tepki doğmasın” uyarısı da bunun için yapılıyor. Sıdıka bu yakıştırmadan gayet memnun, ne yaptığının da bilincinde o nedenle adanmışçasına, gecesini gündüzüne katarak çalışıyor. Tam 20 yıl burada kendisine verilen görevi yerine getiriyor. Sıdıka, ilk geldiğinde tanık olduğu ama kendisi müdür olduktan sonra müsaade etmediğini belirttiği uygulamaları şöyle belirtiyor. “Tüm çocuklar aşağılık duygusu içindeydi, saçları tıraş edilmiş, isyan eden köylerden oldukları için sürekli suçlanıyor, hakarete ve şiddete maruz kalıyorlardı. Enstitünün temizlik işleri onlara yaptırılıyor, çıkan yemeklerin çok azı çocuklara veriliyor, temizlik ve sağlıklarıyla ilgilenilmiyordu, hademelerin yapması gereken tüm işler çocuklara hademelerce yaptırılıyor, buna göz yumuluyordu.” Sıdıka’nın anlatımlarına göre tüm bu uygulamalara son vermiş ve çocuklara bir anne şefkatiyle yaklaşmış. Bu yüzdendir ki çocuklar onu Avar ana olarak tanıyormuş. Diğerlerinin kabaca ve öfke ile yaptığını Sıdıka ilgili bürokratın uyarısı doğrultusunda ince ve ustaca yapıyor. Bu konuda bir misyoner gibi yetiştirildiği görülüyor. “Düşünüyordum bu düşmanca cezalar arasında, bu küçümseme havasında Türklüğe nasıl ısınacaklardı bu yavrucaklar” deyişi karşısında insanın “dert ettiği şeye bak” diyesi geliyor, ama zihniyet budur. Bu zihniyet tabi ki bunu dert edecek diyerek gerçeklik dünyasından konuşmak gerekiyor. Tepki toplayabileceğini düşündüğü kimi uygulamalar konusunda Alpdoğan Paşa’sına önerilerde bulunuyor. Örneğin “köylerden jandarma ile kız çocuklarının toplanması rahatsızlık yaratabilir, müsaade ederseniz ben köylere gideyim kız çocuklarını toplayayım” diyor, öyle de yapıyor.

Sömürgeci, soykırımcı zihniyet

Sıdıka, kaleme aldığı “dağ çiçeklerim” isimli anı kitabında, kendisini ne kadar şefkatli, merhametli, bölge halkıyla samimi ilişkiler kurabilen birisi gibi yansıtmaya çalışsa da birçok yerde sömürgeci, soykırımcı zihniyetini ele veriyor. İşte bazıları “Eylül başında müfettişlikten telefon ettiler. Kurşuna dizilenlerin yasak bölge dağlarına kaçan çocuklarından sekizi yakalanmış, yaşları küçük olanlar çocuk esirgeme kurumuna verilmiş. İkisinin yaşları büyükmüş, bize gönderiliyorlarmış… Bu kızlar ‘şerefsiz asilerin’ çocukları oldukları için okutulmayacak, okul işlerinde kullanılacaklarmış. İki kız geldi. Biri iri yarı, ismi Geyik, ne hain bakışlı! Saçları karmakarışık. Bellerinde birer urgan bağlı. KYüzlerindeki deri insan derisine benziyor, diğer yerlerindeki deriler sanki kahverengileşmiş bir ağaç kabuğu. Küçük o kadar zayıf ki, iskeletine yapışık kabuk gibi bir deri. Yüzü ihtiyarlar gibi buruşuk… müthiş kokuyorlardı… hademeler onu yıkarken temizlenmiyor derisi, ‘ne yapalım’ diyorlardı… elbise fırçası ile temizlediler ama temiz insan derisi gibi olmamıştı cildi. Geyik’i bir türlü içeri alamamışlardı. Müdüre hanım başa çıkamayınca iki erkek hademeye zorla almaları için emir vermişti. Koskoca iki erkek başa çıkamıyordu kızla. Aman yarabbi, ne kuvvet, ne direnme! Bu sırada sırtı kanamaya başladı. Onlar tutarken baktım sağ kürek kemiği üstünde büyük bir yara, sırtındaki elbiselerle karışıp kalınlaşmış bir kabuk, kabuk aralarında da küçük beyaz kurtlar… İlk öğlen yemeğinde masaya oturttuk. İskemleye dizinin altına koyup oturdu. Ekmeğini yerken yemeği önüne koyduk. Çatalı itip eliyle yemeğe davranırken elini tuttum, önüne kaşığı sürdüm. Elini sabunla yıkamasını öğrettik. Bir salkım da üzüm verdik. Alışkanlıkla koynuna sokmak istedi. Önlüğün önü kapalı olduğu için yapamadı. ‘Olmaz, ye’ diye işaret ettik. Hıçkırıyordu. O kadar çok, hem de acele yemişti ki üzümü zor bitirdi. Ama öyle ağzını şapırdatarak yedi ki. Sonra da tıpkı bir köpek yavrusu gibi yalanarak elimize bakmaya başladı.”

Tipik sömürgeci karakter

Sıdıka’nın Kürt çocuklarını, köy yaşamını aşağılaması, ilkel bulması sık sık hayvanlarla özdeşleştirmesi, bazen hayvanlardan bile aşağı bulması tipik bir sömürgeci karakteridir. Bugün adı Amerika olan kıtayı işgal eden sömürgeciler, oradaki yerlilerin insan olmadığını başka bir tür canlı olduğunu kanıtlama arayışına bile girmişlerdi. Yaptıkları vahşet ve katliamlar karşısında kendilerine “insani” bir savunma hazırlıyor gibiydiler. “İyi ama onlar insan değillerdi ki.” Kabullendirmek istedikleri buydu. O halde yapılacak her şey meşruydu! Dersim’den 500 yıl önce binlerce kilometre ötede yerlilere yapılanları okuyanlar, daha beterinin Dersim’de yapıldığını, uygulamaların birçok yönüyle özdeşleştiğini göreceklerdir. Sömürgeciler, “vahşi, ilkel yaratıklara medeniyet” getirmiş, onları “insanlık” düzeyine çıkararak “çağdaşlaştırmışlardı.” Sıdıka aynı zihniyetin tezahürü olarak Dersim’de beliriyor. Yukarıdaki uzun alıntıda bir cümle ile geçtiği bazı ayrıntıları asla sorgulamıyor. “Kurşuna dizilenler” diyor. Neden, niçin bu insanlar kurşuna dizildi, telef edilen tavuklardan bahseder gibi söylüyor, geçiyor. Her iki çocuk yedi ay boyunca neden kaçarak sığındıkları dağlarda saklanır, bunu dert etmiyor doğal olarak. Geyik’in sırtındaki yara nedir, nasıl oluşmuştur? Bir küçük çocuğu bile kurşunla ya da süngü ile vuran zihniyet nasıl bir zihniyettir, acaba daha kaç tane böyle vakalar vardır, bu konu ona göre basit, önemsiz bir teferruattır. Sıdıka için öne çıkartılması gereken husus bu çocukların “insana benzemeyen” derileri, iskemleye oturmayı bilmemeleri, yemek yerken ağızlarını şapırdatmaları, ağızlarını kollarıyla silmeleri ve çatal kullanmayı bilmemeleridir. Ve tabi sık sık hayvanlarla Kürt çocuklarını benzeştirmede hiçbir beis görmüyor. Ne kadar aşağı, barbar gösterirse, getirdiği düzeyle o kadar takdir toplayacağını düşünüyor.

Türkey’in hikayesi ve sömürgecilik

İşte, kendine paye çıkarmak için Kürt çocuklarını aşağıladığı başka bir örnek. “Kız geldi, aman yarabbi, bir umacı! Saçları kirli bir yün, çerçöp ve bit içinde. İki parmak kadar bir alın, kalın kaşlar, çukurdan ters ters bakan kara gözler, yayvan bir burun, koca bir ağız… daracık omuzlar, çarpık basan şiş bilekli koca ayaklar, şişkin bir karın… ismi Türkey, Türkan’dan bozmaymış. Bingöl çarşısından geçerken bir tanıdık “Bu ayı yavrusunu nereden buldun müdüranım” diye sordu. Akşam yemeğinde etleri ellerimle dağıtıyordum. En büyük ve lop eti gözlerini diken Türkey’in önüne koydum. Arabayla Elazığa dönüyorduk. Arabaya ilk kez bindiği için korkan Türkey avaz avaz haykırmaya başlamıştı. Ne başını kaldırıyor, ne susuyordu. Köprüyü gören Türkey’in içi rahatlamış uluması durmuştu… Türkey’in okul hayatı çok zikzaklı idi. Her şeyi çok geç öğreniyordu. İnsan seviyesine adeta çeke çeke çıkarmaya çalışıyorduk. Yıl sonunda köyüne yepyeni, tertemiz elbiselerle götürdüm Türkey’i. Bingöl’de inişimizde hoş geldine gelenler sordular “Müdüranım ayı yavrusu gibi bir kız götürmüştünüz, hangisi?” Ben cevapta tereddüt ederken çocuklar gösterdiler. “Ben ayı yavrusu yok, sen ayı yavrusu!” demez mi adamcağıza. Biz onun yerine özür diledik. Terkime alıp köyüne yollandık. Köyünün çocukları köy dışında peşimizde gittikçe çoğalıyordu. Türkey kendisine sorulan Kürtçe sorulara katiyen cevap vermiyor, öğrendiği bütün Türkçe kelimeleri peş peşe söyleyerek güya bana bir şeyler anlatıyordu… Türkey sessizce ağlıyordu. Bu ne sevindirici bir olaydı. Ağlamak insani bir davranıştı. Demek Türkey hissetmeye başlamıştı. Pencereye yaslanmış ağabeyi askere gittiği için ağlıyordu sessiz sessiz… Okulu yedi senede bitirmek nasip olmadı Türkey’e. Fakat temizlik, lisan, sevgi ve iyiliği öğrendi sanırım.” Sıdıka bu satırları yazarken kendisiyle ne kadar övünmüşse, insanlık değerlerini yitirmemiş biri bu satırları insanlık adına utanarak okur. Bu ne kibir, bu ne üsttencilik, bu ne vicdansızlık demeden edemiyor insan. Sadece Türkey’in hikayesi bile çözümlenirse Sıdıka şahsında sömürgeci zihniyetin ne menem bir şey olduğu açığa çıkar zorla köyünde kız çocuklarını koparacaksın, adeta bir hayvanı tarif eder gibi tarif edeceksin, ayı yavrusuna benzetenleri çok doğal göreceksin- ki sen de böyle gördüğün için o lafı ifade eden Türley’i azarlayıp, o hakareti yapanı “adamcağız” diye nezaketle anacaksın, Türkey’i insan seviyesine çeke çeke çıkarmak için uğraştığını söyleyeceksin, çocuğun korkusunu “uluma” olarak tanımlayıp yine hayvanlarla özdeşleştireceksin ve Türkey’in ağladığını gördüğünde “demek Türkey hissetmeye başlamıştı” diye sevineceksin. Hayvanların bile hissetme duygusu varken, Türkey’i hayvandan da aşağı bir yere koymayı çok doğal göreceksin! Ve tabi bu zihniyetin varmak istediği asıl sonuç; bir yıl içinde Türkey Kürtçe konuşmaktan utanır hale gelecek ve köydeki arkadaşlarına bile ana diliyle yanıt vermeyi reddedecek duruma getirilecek! Enstitü bunun için kurulmuştu zaten.